Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Kendini Kabre Hazırlamak

Bu Yazıyı Paylaşın:
Kendini Kabre Hazırlamak

İnsanın doğum ve ölüm arasındaki hayatı, ruhlar âleminden gelip ahiret âlemine varacak olması bir gidişe delalet değil midir? Evet, sürekli olarak bir gidiş vardır. Bu gidişin ilk durağı ise kabirdir. Ahiret hayatının ilk yeri olan ve berzah âlemi de denilen kabrin varlığı insanlar için kaçınılmaz bir gerçektir. Kabre “dünyadan ahirete geçiş için beklenen durak” veya “dünya ve ahiret arasındaki bekleme salonu” diyebiliriz. Kabrin “beklenen yer” olması hasebiyle; beklenilenin neler olduğunun veya olabileceğinin tasavvuruna baktığımızda, bu dünya hayatının ne kadar önemli olduğunu vurgulamamız gerekiyor. Çünkü yaşadığımız her anın bir sonu vardır ve bu sonda, yaşadığımız tüm anların hesabına çekileceğiz. Bu hesaptan kaçış da mümkün değildir. Bu dünya hayatının ilk hesap yeri olan kabirde, asıl olan yerimize gitmeyi bekleyeceğiz. Daha da önemlisi bu bekleyiş, gideceğimiz yere kavuşma arzusu veya korkusuyla geçecek…

Bildiğimiz gibi bu dünya hayatında insanların çeşitli korkuları vardır. Bu korkuların aşırı dozda olması veya aksine insandaki az korku halleri hastalık özelliklerini taşır. Alman filozof Arendt, korkuyu “Korku, hayatta kalabilmenin vazgeçilmez unsurudur.” diye tanımlamıştır. Evet, korku insanın hayatta kalabilmesine yardımcı bir duygudur. Çünkü korkular, önceden tedbir alma ve daha itinalı olma yetisini kazandırır bizlere. Korku, hazırlıksız yakalanmayacak kadar yeterli olmayı öğretir. Fransız sanat bilimcisi ise korku için “İnsan, içinde her zaman korkuyu bulabilir. Ancak yeterince derinde aramasını bilmelidir.” diyerek aslında insanda olması gereken doğru korkuya işaret etmiştir. Doğru korku ve bu korkunun insanda oluşturduğu davranış biçimleri, onun hem kendisi hem de çevresindeki insanlarla sağduyulu olmasını sağlar. Çünkü doğru korku, insanda en başta olması gereken “Allah korkusudur.” Kişi Allah’tan korkar ve buna göre hayatına yön verir. Fakat insanın psikolojik yapısının etkisiyle oluşan ve hastalık halini alan panik ve fobik bozukluklar da vardır. Ve yine hayatın içinde bizleri devamlı dürten, kaygılarımızı çoğaltan korkularımız da vardır. Örneğin; kimisi karanlıktan korkar, kimisi kapalı alanda kalmaktan korkar, kimisi ise yalnızlıktan... Evet, evde yalnız kaldığımızda duyduğumuz ufak bir sesin dahi, bizi ne denli etkilediğini ve uykumuzu acımasızca böldüğünü hepimiz biliriz. Peki, geleceğe dair kaygılarımızı, yani ahirete yönelik amellerimizi artıracak korkunun içinde miyiz? Ve hatta korkuların en önemlisi, en şiddetlisi ve en kaçınılmazı olması gereken bu korkunun neresindeyiz? Evet, asla varsayım olmayan ve tüm gerçekliği ile her saniye her dakika bir kaçışın olmayacağını da tekrar tekrar vurgulayan ölüm gerçeği vardır ve kabirden asla kaçış yoktur. Kabir hayatı, insanın kendi içinde yaşadığı korku dünyasının en sığ köşesinde unutulmak ve bastırılmak üzere bırakılmış bir haldedir. Ya da her an ölecekmiş gibi yaşamanın etkisiyle; insanın her nefeste ölümü soluduğu yerdedir. İnsanın bu durumu; her işin, her eylemin, her olayın hesabını verebilme hazırlığında olmasıdır.

Evet, ölüm var. Ölenler var. Bir de bu gidişi sorgulamayan zihniyetlerin, çaresiz kullukları… Ve ölümün ardından gelen başka bir hayatın varlığı, kabir!.. Gitmemeye çaren yok, gidip de tekrar dönmeye imkân yok… Gidenlere sorsan cevap yok… Yaşadığımız bu dünya hayatının gerçekliğine karşı, hayal gibi rüya gibi görünen bu alemin varlığı; var olan bir gerçekten nasıl da uzaklaştırıyor bizi. Kurgulamıyoruz ya da kurgulayamıyoruz başımıza gelecek olanları. Ölümden kaçış dünyanın neresinde? Kaçış yok, kurtuluş yok. Asıl gerçeğe doğru yürüyüş var. İslam âlimi mutasavvıf İmam-ı Gazali şöyle der: “İnsan uykuda iken rüyada görülen birtakım şeylerin varlığına inanır. Rüya esnasında onlardan şüphe etmez. Sonra uyanınca rüyada gördüklerinin hiçbirinin aslı olmadığını anlar. Dünya hayatı, ahirete nispeten bir uyku hali sayılabilir. Öyleyse içinde bulunduğumuz hayat, rüyadan başka bir şey değildir. Ölünce uyanacağız.” Kabir ile ilgili olarak da bizlere şunları söyler: “Ölümün onu yok eylemediğini, gözünü, elini, ayağını, kulağını ve bütün hisleri alması olduğunu, hisleri kendisinden alınınca hanım, evlat, mal, mülk, ev, hizmetçi, hayvan, akraba ve yakınları; hatta yer, gök ve his ile anlaşılanların hepsinin ondan alınacağını bilmesidir. Eğer bu şeyleri seviyorsa ve kendi varlığını bunlara vermişse, ayrılırken zaruri olarak azapta kalır.”

Kabir, dünya hayatında yaptığımız tüm iyi ya da kötü amellerin ve insanda oluşan iyi yada kötü hasletlerin berzah aleminde hesaba tutulacağı yerdir. İnsanın kabri, yaşadığı bu dünyada oluşmaktadır. Kendi kabristanını oluşturan, yani kendi nefsini hesaba tutan insan için ölüm sonrasındaki kabir dehşetinin tek sığınağı yüce Yaradan’dır. Yani Rabbi’ne karşı oluşturduğu büyük bir sevgiyle O’nun merhameti ve rahmetini ümit ederek teslim olmasıdır. Tıpkı bu dünyada yaptığı gibi. Evet, sadece O’na teslim olmak ve iş işten geçmeden af dilemek... Ve bütün bunlarla birlikte bu dünyada yapmamız gereken gerçek sorumluluklarımızın farkında olmak. Bu sorumlulukların, Allah’a kul olma yolunda ilerleyen, Allah ile ilişki kurma vesilelerine ne kadar sarılıyoruz? İslam’a dair öğrendiğimiz ve inandığımız bilgi hazinelerini, kendi benliğimizde nereye taşıyoruz ya da boşaltıyoruz? Biz biliyoruz ki ister inansın ister inanmasın hiçbir insan ölüm gerçeğinden kaçamaz. Fakat ölümün varlığı insanlar için bir yok oluş değildir. Ölüm dünya hayatından ayrılıktır. Ayrılık dediğimizde ise insan, yaşadığı evrenden boyut değiştirmek olarak anlaşılan düz bir algının tuzağına düşmemelidir. Çünkü bu ayrılık sadece dünyadan değildir. Ölümle insan nelerden ayrılıyor? Evet, insanın nereden değil de nelerden ayrıldığının tespitleri ile dünyaya bağlanma derecesini irdelemesi ve tekrar gözden geçirmesi gerekli… Çünkü dünya sevgileri yani dünyaya tutuklu kalmak, yedi cihan verilse bile vazgeçememektir. Ayrılık acısını kimse çekmek istemez ki.. Ayrılığımız mekân değiştirmek değil, o çok sevdiğimiz dünyadan kopmaktır. Dünya ile kurulan ilişki çok sağlamsa bir anda kopmak zor olacaktır. Ve kabir dediğimiz berzah âleminin çilesi, hayatta iken oluşturduğumuz, öncelik verdiğimiz tüm dünyalık sevgilerinin çilesi olacaktır. Orada bizi bir işkence yeri veya rahmet âleminde teneffüs etme, cenneti görebilme yeri beklemiyor. Sen hazırlıyorsun yerini!.. Hayatta iken yaptığın tüm amellerin sende bir sen oluşturuyor. İşte bu “sen”, insanın kabre konulduğu andan başlayıp kıyamet kopana kadar devam edecek bir yaşamın ara bölgesinde sana arkadaşlık ediyor. Dünya amellerinin arkadaşlığı ise yaptığın amele göre ya cennet bahçesi ya da cehennem çukurunu oluşturuyor. Sonuçta insan, kendi kabrini kendisi hazırlamış oluyor. Ve insan başka bir âlemde başka bir formda hayatına devam ediyor. Yani ölüm öldürmüyor... Gerçek ve sonsuz hayatın başlangıcı oluyor.

Nitekim Peygamber Efendimiz; “Akıllı kimse sürekli kendi nefsini sorgulayan ve durmadan ölüm ötesi hayat için çabalayandır. Nefsinin hevasının peşinde koşturan ve buna rağmen Allahu Teala’dan beklentileri olan kimseye gelince o zavallının tekidir.” buyurarak, ölümü hatırlamayı ve insanın kendisini sürekli muhasebe ederek, ölüm ötesi hayat için çalışmasını tavsiye etmiştir. Çünkü ölümle başlayan kabir hayatı, iman ve amellere yönelik ilk ve temel sorgulamanın olacağı yerdir. Bu dünya hayatındaki yaşam şeklimizi oluşturan bütün katmanlara baktığımızda; sırf dünya çıkarları ve hiç ölmeyecekmiş gibi dünyaya bağlanma derecesindeki sevgilerle bezenmiş bir hayatı, insan çok ucuza harcadığının farkına varmalıdır. Ah ! Keşke ! deyip inlememek için her gününü ihsan üzere yaşamaya çalışmalıdır ve geçen zamanını Allah’ın razı olacağı ölçülerle değerlendirerek, kendini sorgulamalıdır. Evet, her gün, yeni bir gün ve tekrar yenilenmek için büyük bir fırsat. İşlediğimiz günahlardan kaçma, tövbe kapısına koşma ve daha da önemlisi gönlümüze Allah sevgisini yerleştirmek için sevgi kanallarımızı dezenfekte etme günü. Şu kısacık ömrümüzde, Allah’a kavuşma anını kollayarak, bu anın önemini her geçen saniye kalplerimizde daha da hissederek ölüme yaklaştığımızı unutmamalıyız. Nitekim Hz. Mevlana ölüm anını “düğün gecesi” olarak tanımlıyor. Gönlümüze Allah sevgisini yerleştirebilirsek ölüm de güzelleşiyor neticede… Rabbim cemaline kavuşanlardan eylesin. Amin.