Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Mücadele Ruhunu Diri Tutmak

Bu Yazıyı Paylaşın:
Mücadele Ruhunu Diri Tutmak

Yaklaşık 700 gündür mücadele eden Gazze, can pazarına dönmüş bir halde... Tarihin en uzun ve yıkıcı savaşına tanıklık ediyoruz. Siyonist İsrail her geçen gün zulmünü artırırken ne kadar aşağılık bir zihniyet taşıdıklarını gözler önüne serdi. Bitmek bilmeyen bir zulüm devam etmekte. “Yeter artık, bu kadarı da fazla!” dedirten bir dünyada yaşıyoruz; fakat biz her sabah yeni bir dehşete uyanıyoruz. Çünkü zulüm bitmiyor, hastaneler, okullar, çadırlar, camiler, yetimhaneler ve hatta su içmek isteyen masum çocuklar özellikle hedef alınıyor.

İnsanlar gözler önünde ölüyorsa bu aslında insanlığın en acı imtihanıdır.

Günümüz toplumu; çaresizlik, kendini işe yaramaz hissetme, motivasyon eksikliği ve mutsuzluk gibi derin bir değersizlik duygusu içinde. İnsanların toplumsal olaylara karşı tepkisiz ve etkisiz kalması için bilinçli olarak oluşturuldu. Bu tepkisizliğin temel nedeni, insanların yaşanan sorunlara seyirci kalması, onları görmezden gelmesi veya görmeyi reddetmesidir. Bu durum, herkesin yalnızca kendi konforunu düşündüğü, bencil bir zihniyet yapısı oluşturmuştur. Dolayısıyla, bireylerin kendi rahatından çıkmadığı bir toplum, ısrarla süren haksızlıklara ve zulme karşı etkili bir duruş sergileyemiyor. Bu sessizliğe karşı çıkan; halkın vicdanını temsil eden sivil toplum kuruluşları ve bağımsız gazetecilerden oluşan küçük bir azınlık olsa da, toplumsal destekten yoksun oldukları için sesleri zayıf kalıyor. Bu nedenle, ne yazık ki herhangi bir somut değişim oluşturacak güce de sahip olamıyorlar.

Her geçen gün artan bu zulme karşı güçlenen vicdanların olması gerekmez miydi? Gün geçtikçe artan insanlık dışı zulümlerde, içimizde büyümesi gereken buğz bizi yerimizde tutmamalıydı. Biriken öfkelerimiz olmalıydı. Uykularımız kaçtı evet. Ama artık değil. İtiraf edelim, çoğumuzun uykuları da kaçmıyor artık!! Görmezden gelmeye mi başladık yoksa! Toplumun bir bölümü pasifleşiyor; görmezden gelme, aldırmazlık ve konfor alanına sıkışma hâkim oluyor. Bu teslimiyet, zulmün normalleşmesine zemin hazırlıyor. Bu konu ile ilgili birçok yazı yazdım. Ve her yazımda dediğim gibi bu zulüm, Gazze halkından çok, bizim imtihanımız oldu. Bu bir sorumluluktur, bilinç meselesidir. Kanıksamamak ve her daim ahir zaman bilincinde yaşamaya çalışmaktır. Kısacası bu imani bir meseledir. Söz konusu İslam’dır. Kâfirin amacı da budur. Haçlı seferlerinin günümüzdeki hali bu şekilde devam ediyor. Bugün karşımızda acımasız bir düzen var. Bir avuç siyonist Amerika ve müttefikleri bu korkunç düzeni sürdürmeye kararlı. Batılı ülkelerin tamamı İsrail etrafında saf tutmuş durumda ve kendi korkunç düzenlerini hepimize dayatmaya ant içmişler.

Gafletimiz, ihmalkârlığımız adına söylenecek çok söz var. Ümmetin son hali içler acısı. İnatla ve ısrarla mücadele etmek için yeniden başlamamız gerekiyor. Her gün zulmeden kâfirlere karşı kalbimizdeki buğzu artırmaya niyet etmeliyiz. Onların oyun ve tuzaklarına karşı irademizi devreye geçirecek duygu ve bir bilinç taşımamız şarttır. Çaresizlik ve işe yaramazlık kelimelerini belleğimizden silmeli, bir gün gelecek olan o büyük gün için hazırlıklara başlamalıyız. Her şeyden önce bir insan olarak, insani duygularımızı yitirmememiz gerekir. Siyonistlerin, her şeye rağmen kötülükte örgütlenmekten vazgeçmediklerini görüyoruz. Evet, kendi içlerinde birbirlerine düştüklerini, çatıştıklarını gözlemlesek de; buna rağmen ısrarla ve hiç taviz vermeden zulümlerini sürdürüyorlar. Bu durumdan mutlaka bir çıkış yolu vardır. Ancak üzerimize düşeni yapmadığımız için gecikiyor. Bu bir bilinç meselesidir ve bu bilinci kaybetmemek zorundayız. Zalime verilen bir mühlet var. Belki de bu mühlet bizim de toparlanmamız için son çırpınışlarımız, Allah’ın tanıdığı son fırsat olacak. Zaman hızla akıyor, ömür denilen bu dünya hayatı tükeniyor. Ahir zamanda yaratıldığımız bilinciyle bu şuuru taşımak ve zalime karşı duygu ve düşüncelerimizi iradeye dönüştürmek zorundayız. Bugün en basit imtihanlardan olan boykot dahi bir bilinç halini alamıyor. Yerli ürünlere yönelişi kırmak için boykot ürünleri daha ucuz ve kampanyalı sunuluyor. Fakat buna karşı dahi tutarlı bir duruş sergileyemiyoruz. Oysaki bu duruş da imtihanın önemli parçalarındandır. Allah, kulunun gösterdiği bu kararlı ve sağlam duruştan razı olur ve karşılığını verir.

Artık İsrail ne yaparsa yapsın kaybetti. Dünyada istenmiyor, sevilmiyor. Çünkü dünyanın düşmanlığını kazandı. İnsanlığın uyandığı bir gerçeklikten söz etmek istiyorum. Bugün dünyada samimi bir şekilde Filistin’in yanında duran ülkeler var. İspanya, İrlanda, Norveç gibi Batılı ülkeler İsrail’i kınıyor, halkı ayaklanıyor, eylemler yapıyor. Bir yandan da Avrupa’da Filistin Devleti’ni tanıyacağız açıklamaları yapan, sivil ölümleri kınayan, ama diğer yandan İsrail’le siyasi, askerî ve ekonomik ilişkilerini kesmeyen, İsrail’in meşru savunma hakkı söylemleriyle silah satışlarına devam eden İngiltere, Fransa Almanya ve açık bir şekilde İsrail’in yanında duran ABD var. Hollanda, Macaristan, Avustralya da resmî açıklamalarda İsrail’in yanında duruyor. Fakat iç kamuoyunda Filistin’e destek duruşlar sergiliyor. Düşmanımızı dostumuzu iyi bilmeliyiz.

“Bizim için mücadele edenleri elbette bize gelen yola hidayet ederiz.” (Ankebut, 26/69 ) Bu ayet insanlığa açık bir mesajdır. Görüyoruz ki vicdanı diri olanlar şahlanıyor. Muhakkak kalplerin zulme karşı meşgul olması, hakikatin keşfine engel olan dünyevi meşguliyetlerden arınmayı sağlıyor. Perdelerin kalkması gibi, kalbî cevherler parlıyor, anlayış artıyor adeta. Kişi bildiği ile amel ediyor, mücadele ediyor ve Allah da bilmediğini onun kalbine nakşediyor. Böylece Hakk’ı, hakikati buluyor, Müslüman olma lütfuna nail oluyor. Bütün bunları tersten okuduğumuz zaman ise, saf ve temiz bir kalp bile, Hakk’ı aramadığı, hakikatten yoksun ve uzak olduğu sürece köreliyor. Düşüncelerini ve kalbini hakikati aramaya sarf etmiyor, dünya meşgalesi artıyor, perdeler kapanıyor. Zulmetin tesiri altında kalıyor, gerçeği hakikati görmede ve okumada körleşiyor. Allah muhafaza eylesin. Müslüman gibi yaşamanın zihnen unutan, mücadele ve mücahede ruhundan uzaklaşmış hayat anlayışını benimseyen bir dönemden geçiyoruz. Oysa İslam davasının büyüklüğü ve azameti ne kadar idrak edilirse, kalpler o kadar mutmain olur. Kulluğun izzeti o kadar tezahür eder. Allah’ın varlığını unuturcasına yaşamak gafleti, kişiyi günahlara sürüklediği gibi, her gün öldürülen, evsiz bırakılan, aç bırakılan masum insanların varlığını görmezden gelmeye kadar duygu ve bilinç gafletine düşürüyor. Yani bunu şu şekilde izah etmek gerekirse, hepimiz insanız. Yaşam mücadelemizde unuttuğumuz şeyler çok. Eşimizi dostumuzu, çevremizi, sorumluluklarımızı, hatta kendimizi unutuyoruz. Fakat bir insan için en kötü olanı yaradılış gayesini unutmaktır. Çünkü bu hüsran kişinin Rabbini unutarak yaşamasına sebep olmaktadır. Rabbimiz buyuruyor:

“Allah’ı unutan ve bu yüzden Allah’ın da kendilerine kendilerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. İşte onlar fasık kimselerin ta kendileridir.” (Haşr, 59/19) Bu ayeti ve bir önceki ayeti düşündüğümüzde dünya düzeninde yaşananların bu ilahi ikazların bir yansıması olduğunu görüyoruz. Bir yanda hakkı savunup Allah’ın yardımıyla şehadete erenler, bir yanda Allah’ın varlığını, hukukunu, hükümlerini unutarak zelil olan insanlık desem yanlış tespitte bulunmamış olurum. Umudum şudur: Eğer bizler İslam’ı sadece hobi gibi, arada bir hatırladığımız, boş zaman inancı olarak yaşamaya devam edersek; kâfirler de inandıkları esaslar uğruna tavizsiz savaşmaya devam ettikçe, maalesef daha büyük trajedilere maruz kalmamız an meselesidir.

Fıtratı bozulan bir topluluk, itaatten çıkan bir kalbin mahsulüdür. Öyleyse kalbimize, düşüncelerimize, irademize sahip çıkmak; onları denetlemek ve güçlendirmek zorundayız. Mücadele ruhunu diri tutmaktan başka çaremiz yoktur.

Şenel İlhan Beyefendi’nin yıllar önce yazmış olduğu “İslam Hobi Değildir” makalesinden bir alıntı ile yazımı bitirmek istiyorum.

“Onun küfrü ve inkârı, mümkün değildir ki hobisi ve boş zamanlarını değerlendirdiği tali uğraşısı olamaz. Çünkü o, zerrelerine kadar kâfir ve iblisin koyduğu hükümlere de tavizsiz bağlıdır. Bu da, açıkça şu demektir: Kâfir, küfründe, tabir-i caizse tam mutmainnedir ve zerrelerine kadar kâfir, zerrelerine kadar inat, zerrelerine kadar iğrenç ve bir o kadar da katıdır...”

“Kâfirin, dinsizlik ve din düşmanlığı hobisi değil, kendisidir. Her davranışı, her kıpırdanışı, hobi gibi değil de inandığı ve yapmak istediği fikri ve fiili olunca, tabii ki doğal olarak dinini hobi gibi gören, zerrelerine kadar İslam içine işlenmemiş, naylon Müslümanlara elbette kolaylıkla hükmedecek ve onlara dilediği gibi zulmedecektir. Böyle olunca da, doğal olarak dünya şu anda, her yerde her mekânda gördüğümüz, inim inim inleyen Müslümanların çığrıştığı ve çırpındığı şu anki hal gibi kaçınılmaz olur. Yani bu insanlar; ilimde, fikirde, cahil bir Müslüman’la bile asla baş edemeyecek kadar itikadi fikir fakiri oldukları halde, sadece delilsiz de olsa tam inandıkları inkârlarını icrada kusursuzdurlar. Böyle olunca da güçlü fikri, sağlam ilmi de olsa, ilmini, fikrini, dinini hobi gibi gören Müslüman’ı; siyasi, ekonomik, kültürel vs. her açıdan sömürmesi, kolayca ve zalimce ezmeleri kaçınılmaz olur.”