Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Konfor Tuzağı: Modern Ebeveynliğin Masum Görünen Yanılgısı / Klinik Psikolog Dr. Mehmet Teber

Bu Yazıyı Paylaşın:
Konfor Tuzağı: Modern Ebeveynliğin Masum Görünen Yanılgısı / Klinik Psikolog Dr. Mehmet Teber

Güçlü ve öz güvenli çocuklar yetiştirmek isteyen ebeveynlere neler söylemek istersiniz?
Gelecekte mücadele edebilen, savaşabilen güçlü çocuklar yetiştirmek istiyorsak, öz güvenli çocuklar yetiştirmek istiyorsak, iyi çocuklar yetiştirmek istiyorsak, bunun yolu konforu artırmaktan geçmiyor. Eskiden hayat zordu, ebeveynlerin çocukla ilgilenecek vakti çok yoktu. Tarladaydı, bağdaydı, bahçedeydi, ev işlerindeydi… Babalar çalışıyordu derken çocuğa bu kadar odaklanamıyorduk. Dedik ki “Hayır, çocuklar burada çok ihmal edildi, biz çocuklarla biraz ilgilenelim.” İlgilenmenin tarzı olarak konforu artırmayı çocuk eğitiminin merkezine koyduk. Bu büyük bir hataydı.
Konforu artırmak neden bir hata? Sevdiğimiz insanların rahat etmesini istemek doğal değil mi?
Konforu nasıl artırıyorsun? Hizmet edip artırıyorsun. Hayatını kolaylaştırarak artırıyorsun. Hiçbir zorluk yaşamasını istemiyorsun. Sevgimizin tezahürü karşı tarafın konforunu artırmaktır bizim kültürümüzde. Türk kültüründe çok önemli bir şey var: Sevdiğine hizmet edeceksin.
Diyelim misafir geldi, terliğini ayağının önüne koyarsın, ayakkabısını ters çevirirsin, montunu alırsın, götürüp askılığa asarsın. Sofrada ağırlarsın, en güzel yemeklerini yaparsın. Çayı biter hemen tekrardan doldurursun. “Canın şunu mu istiyor, bunu mu istiyor, şimdi kahve mi?” dersin. O biter, meyvesini verirsin; o biter, kuruyemişini verirsin. Bizim ilgi ve sevgi gösterimiz konfor sunmak üzerine.
Peki, bu yaklaşımı çocuklarımıza nasıl yansıtıyoruz?
Uzmanlar gelip “Çocuklarla ilgilenin, çocukları sevin.” deyince, biz de dedik ki “En iyisi hizmet edelim.” Hizmet etmeye başladık çocuklara. Konforunu artırmaya başladık. Yemeğini ağzına kadar veriyoruz, ayakkabısını biz bağlıyoruz. Tuvalete gidiyor, tuvaletini biz temizliyoruz. Kıyafetini giydiriyoruz, montunu çıkarıyoruz. Tamamen hizmet eden bir varlık haline geldik. Bu hizmeti Fatih Sultan Mehmet bile almamıştır.
Günümüz çocuğu kahvaltıyı nasıl yapıyor? Geliyor zaten baygın baygın. Onu heyecanlandırmaya çalışıyorsun, “Hadi kalk, kendine gel” diyorsun. Yumurtasını dörde bölmek bizim görevimiz. Çatala batırıp ağzına sokmak bizim görevimiz. Ondan sonra bir yapabilsek çeneyi de biz hareket ettireceğiz.
Sultanlara böyle hizmet edilmiş midir bilmiyorum. “Sultanım, gelin siz sadece elinizi kaldırın, kolunuzu kaldırın, ağzınızı açın, biz veriyoruz, bir tek size çiğnemek ve yutmak kalıyor.” Ve bu bize göre bir sevgi göstergesi.
Bu kadar hizmet etmenin sonucu ne oluyor?
Tam da konforu artırdığımız yerde gelişim olmuyor. Çocuğa hizmet ediyorsak, onun dediğini yapıyorsak, onun etrafında pervane oluyorsak, onun çantasını taşıyorsak, ödevini yapıyorsak; o zaman bizim yaptığımız şey ebeveynlik değil. Bizim yaptığımız şey hizmetçiliğe dönüşmeye başlıyor.
Sonra anneler şikâyet ediyor: “Ben bu evin kölesi miyim?” Ara ara isyan dönemleri vardır, değil mi? “Tabii tabii hepiniz köle gibi kullanın bakalım beni” gibi. Bu isyan biter bir süre sonra, sonra eski hizmete devam edilir.
Peki, bu hizmetin ardından yetişen çocuk nasıl oluyor?
Güçlü bir çocuk mu? Hayır. Öz güvenli mi? Hayır. Mücadele yönü gelişmiş mi? Hayır. Çünkü konfor insanı çürüten bir şey. Hizmet de öyle. Sana hizmet edildiği sürece senin becerilerin azalmaya başlar. Yemek yaparken birisi gelip yapsa, sen bir süre sonra yemek yapmayı unutursun. Bisikleti kullanmazsan, arkada oturan olursan, şoförün olursa araba kullanmayı unutursun. Konfor insanı çürütüyor, becerilerini alıp kenara atıyor. Kuşun kanatlarını tek tek yolmak gibi.
Ne yapmamız gerekiyor o zaman?
Sevgi biçimimizi değiştirmemiz gerekiyor. Hizmet ederek, konforu artırarak çocuklara sevgi gösteriyoruz ama bunu alıp bir kenara bırakacağız.
Bir kere dört yaşından sonra çocuk birçok şeyi kendi yapabilir. Dört alan var, bu alandaki hizmetleri geri çekeceksiniz.
Birincisi yemek. Dört yaşından sonra hâlâ yediriyor musunuz? Çocukta kendi yeme kapasitesi var ama ben bazen yediriyorum diyorsanız, yüzde kaç? Eğer hâlâ dört yaşını geçtiyse ve bu oran yüksekse, gereksiz hizmet ediyorsunuz demektir.
İkincisi giyinme ve soyunma alanı. Dört yaşındaki bir çocuk kendisi giyinip soyunabilir basit düzeyde. Ona göre kıyafetler alacağız, çok afili kıyafetler değil. Lastikli, kolay giyilebilir şeyler. Giyinme soyunmada sizden yardım alıyor mu? Bu bir yardım mı yoksa onun adına yapma mı?
Üçüncüsü temizlik. Elini yüzünü siz mi yıkıyorsunuz? Tuvalet temizliğini siz mi yapıyorsunuz Çiş eğitimini dört yaşında, kaka eğitimini en geç altı yaşında tamamlamış olmanız gerekiyordu.
Dördüncüsü uyku. Hâlâ sizinle yatıyorsa, hâlâ siz yatırıyorsanız, burada da hizmet ediyorsunuz demektir.
Tabii hizmet etmeyi kestiğimizde kaos çıkacak. O çıkan kaosa da gönüllü olmak gerekir. Başında duracağız, “Hizmet etmek yok, kendin yap.” diyeceğiz.
Benim altı yaşında bir oğlum var. Geçen köfteciye gittik. “Baba, bunları kes.” dedi. Dedim “Sen artık kesebilirsin.” Bıçağı verdim eline. Ama böyle batıracaksın, böyle yapacaksın, gösterdim. Mızmızlandı, sızlandı, “Yemeyeceğim işte” dedi. Çünkü çatalı tutamıyor, kesemiyor. Bu çıkan kaosu göğüslemek gerek. Hizmet ettim mi? Hayır. Bunu kendisi öğrenmesi lazım.
Eski nesildeki çocukları düşünün, çok becerikli çocuklar var. Birçok şeyi yapabiliyor. Ya bizim çocuk bunu niye yapamıyor? Niye bu kadar basit işte zorlanıyor? Arka planında gereksiz hizmet var.
Bir gün Ramazan’da iftara gittik. Bizimkiler alışmış, yemeğini tencereden tabağına kendileri koyuyorlar. Orada da gittiler, pilavını aldı koydu, yemeğini aldı koydu. Yemeği bitince de götürdü, suda temizledi ve makineye koydu. Aile şok oldu: “Hocam nasıl çocuk yetiştirmişsin!” Dedim ki, bu dünyanın en büyük işi değil, bu olması gereken.
Yardım konusunda ne öneriyorsunuz?
Yardım istemeyen bir çocuğa yardım edilmez. Bu bizim oyun terapisi odasındaki temel kural. Çocuğun ağzından “Bunu yapabilir misin?” demedikçe yardım etme yok.
Dört yaşlarında bir çocuk bant aldı. İlk seferinde ucunu kıvırıyoruz kolay bulsunlar diye. Sonrasında kesti ama uç kayboldu. Beş dakika uğraştı, “Bunun ucu nerede ya.” diye. İçim diyor ki “Ya şurada bak, şunu şöyle yap.” Basit bir şey değil mi? Ama yardım istemiyorsa, kendi becerisi gelişecek. Uğraştı, baktı, denedi, sonunda yaptı. Yaptığı anda “Ah, işte buldum!” dedi. Bakın orada öz güven gelişiyor.
Tam o anda, zorlandığı anda ben gitseydim, onun adına yapsaydım, “Al bak burada.” deseydim; o zaman kahraman ben, pasif olan o olacaktı. Yardım istemiyorsa bir çocuk, kendi başına denemek istiyor demektir. Bu problemi kendi çözmek istiyor demektir.
Ben eğitim kurumlarında çok çalıştım. Hocalara şunu çok derdim: Hiçbir zaman çocuk size bir soruyu getirdiğinde çocuğun adına soruyu çözmeyin. Bir kere kalemi elinden almayın, kalem onda kalsın. Ama yol gösterin. “Bak şuradan bir çizgi çizebilirsin, gerisini sen devam et.” gibi. Gereksiz yardım, beceriyi engelleyen bir şey.
Bu yaklaşım çocuğa başka ne kazandırıyor?
Hayatta gerektiği yerde yardım isteyebilme becerisi. “Susadın değil mi? Susadın, susadın.” “Ya dur, kendi ihtiyacını söylemeyi öğren.” Bunu talep et.
Bu sefer evlilikte bu sorun oluyor. “E anlayacaktın.” “Ama yardım istemedin ki?” “Sen göreceksin ama ben hissettikten sonra onun ne anlamı var?” Krizlere neden oluyor. “Niye söylemedin?” “Ya onu sen göreceksin ama.” Talep etme yok. Sadece bekliyoruz ki karşı taraf benim ihtiyacımı görsün.
Sınırlar konusuna geçmek istiyorum. Sizce eski nesil sınır koymada daha mı başarılıydı?
Sınır eğitiminin ustası bir önceki nesil bence. Eskiler bir çocuğu göz hareketiyle ve kaş hareketiyle yatırabiliyorlardı. Çocuk gidiyor, yatıyor. Ama şimdikiler: “Yavrum biliyorsun, yatma zamanın geldi, yarın da okula gideceğiz…” “Ya ben yatmayacağım, ya siz niye yatmıyorsunuz?” “Ama bak biz yetişkiniz, büyüğüz, sen daha çocuksun, sen okula gidiyorsun, yatmazsan zihnin açık olmaz, derslerde kafan hiç algılamaz, anlamaz.” Bir sürü gerekçe açıklıyoruz.
Dört yaşında bir kız çocuğu uyku sorunuyla geldi. “Melatonin var, değil mi Mehmet Amca?” dedi. Anlat dedim. Melatonin var, ışıkta yatmazsan melatonin salgılanmaz, beynindeki şeyler şöyle olur… Hâlâ diyor ki “Ben yatmayacağım.” Açıklamalar yapıyorlar, bilimsel deliller sunuyorlar, sonra rüşvet veriyorlar: “Bak yatarsan yarın şunu yaparız.” Yalvaranlar var: “Lütfen bak, ben de çok yorgunum.” Babaların usulü basit: Gidip çocukla yatıyor, çocuk babayı uyutuyor.
Çocuklar sözle sınır alan varlıklar değil, eylemle sınır alan varlıklar. Çocuk senden bir hareket bekliyor sınır almak için. Atalarımız ne demiş: Bir kulağından girer diğerinden çıkar. Çocuğa çok konuşmayacaksın.
Bir gün bir aile geldi. Beş yaşlarında bir çocuk. Arabada emniyet kemerini takıyorlar, o çıkarıyor. Takıyorlar, çıkarıyor. Neler yapmışlar neler! Site güvenliğine gitmiş, güvenlikçi “Güzel yavrum, kemerini takmalısın.” demiş. Karakola gitmiş, polisler konuşmuş. Animasyonlar izletmiş, kitaplar almış. Çocuk hâlâ takmıyor. “Hocam ne yapacağız, biz her şeyi denedik.”
Yapacağınız şey çok basit dedim: Hiç konuşmayacaksınız. Zaten fazlasıyla konuşmuşsunuz. Kemerini çıkardığında geri takacaksınız. Geri çıkaracak, siz geri takacaksınız. Ağlayacak, sorun değil, geri takacaksınız. Sonunda o pes edecek.
İlkinde yüz yirmi üç defa olmuş. Çıkarmış takmış, ağlamış çıkarmış, geri takmış. Sonrasında altmışlara, otuza, beşlere düşüp en geç iki haftada mesele çözülmüş. Aile geldi: “Hocam bu kadar basit miydi? Biz emniyet müdürlüğüne gittik, güvenliğe gittik, trafik kitapları okuduk!”
Çocuğa çok açıklama yapmayacaksın. Eylemsel olacaksın. Katılık vardı eskide, biz şimdi katılık yerine kararlılık koyuyoruz.
“Hocam sofraya oturmuyor.” diye geliyorlar. Kucaklayıp koyun. Geri kalkıyor, geri koyun. Geri kalkıyor, geri koyun. Pes ettiği yerde sınır alırsın. Mağlubiyeti kabul ettiği yerdir sınır.
Uyku eğitimi de öyle. Yataktan doğrulduğu anda geri yatıracaksın. O doğrulacak, geri yatıracaksın. Tamam kaos çıkacak, çıksın. Ama sonra çocuk sınırı almış olacak.
Bedensel sınır koyamadığımız yaşlarda ne yapacağız?
On on iki yaşındaki çocuğu artık kucaklayıp koyamazsın. O zaman mahrumiyete geçiyorsun.
Mahrumiyet ne demek? Sevdiği bir şeyden onu mahrum bırakmak demek. Cezayla mahrumiyet arasında fark var. Ceza olumsuz bir şey vermek demek: Dayak, hakaret, şiddet. Mahrumiyet ise elindeki olumluyu almak demek. Aldığın olumlu biraz can acıtmalı. “Ya uff!” demeli, canını sıkmalı. Neyle mahrum edebiliriz? Ekranla. Kardeşine vurursan bugün ekransız kalırsın. Ödevin yapılmazsa hafta sonu o doğum gününe gitmeyiz. Yemek yenmezse ardındaki tatlı da yenmez.
Bu konuda en sık hangi hatalar yapılıyor?
Birincisi: Büyük tehditler. “Atacağım bu kıyafetleri çöpe ha! Göreceksiniz bir sabah kalktığınızda çöpçü olacaksınız!” “Tableti kaldıracağım, götüreceğim göreceksin, interneti kestireceğim!” Büyük tehditler var ama küçük mahrumiyetler yok. Bunlar uygulanabilir mi? Hayır. Çocuk biliyor ki “He yine esti gürledi, zıvanadan çıkınca ancak yapıyorsunuz.”
İkinci hata: Dediğini yapmamak. Çocuklar çok iyi okur. Dediğini yapan biri mi, esip gürleyip bırakan biri mi? Beş yaşında bir çocuk geldi, dedi: “Annem ben ağlayınca dayanamıyor, biliyor musun?” Şifreyi çözmüş!
Üçüncü ve en temel hata: Mahrumiyeti iptal etmek. Cumartesi günü geldi, “Özür dilerim anneciğim bir daha yapmayacağım.” “Tamam tamam bir daha yapma, hadi bakalım şimdi al.” Ne yapıyorsun? Çocuğa öğretiyorsun: Kendini değiştirme, sonucu değiştirebilirsin.
Özür iyi bir şey. Ama sonucu iptal ettirirsen çocuk kendini değiştirmez.
Kararlı duracaksınız, ama katı değil. Şefkatli ve kararlı.
Bir kız çocuğu gelmişti. Ebeveynin getirme nedeni: “Hocam istediği olmadığında kusuyor bu çocuk.” AVM’de kusuyor, asansörde kusuyor, hayırı duyduğu anda kusacağım deyip kusuyor.
Oyun terapisi odasına geldi. “Ben sıkıldım, dışarı çıkacağım” dedi. “Şimdi dışarı çıkma vakti değil, süremiz bittiğinde çıkabilirsin.” dedim. “Ben şimdi istiyorum.” “Biliyorum şimdi istiyorsun ama şimdi değil.” “Ben kusacağım şimdi.” “Kusmak istiyorsun.” “Gerçekten kusuyorum sen bilmiyor musun?” “Biliyorum, gerçekten kusuyorsun.” Kustu. “Gördün mü? Senin yüzünden oldu.” “Sen istediğin olmadığı için kustun.” “Bir daha kusarım.” “Bir daha kus.” “Pırtımı yaparım.” “Yap.”
Üç kere kustu, kaç kere zorladı kendini. Ben çok kararlı bir şekilde durdum ama şefkatli ve kararlı. Sonra aile dedi: “Hocam çocuk büyük oranda çözüldü, ne yaptınız?” Sonucu değiştirmedim. Kendini değiştirmek zorunda kaldı.
Ebeveynlerin olmadığı ortamda çocuk kuralı çiğnerse ne olacak?
Her yerde EDS yok. Bazı yerlerde kaçabilir çocuk. Ama şunu bilmeli: Bu eylemin faturası var. Bilgiyi aldığın anda yine fatura keseceksin. Her zaman faturası olması lazım ki olumsuz davranış azalsın.
Ama aynı zamanda iyi geçindikleri zamanı takdir ederek de azalır. İki stratejiyle çocuğu eğitiriz: Pozitifi gör takdir et, negatifi gör mahrumiyet uygula. Sadece negatifi görüp mahrumiyet uyguluyorsan yanlış yapıyorsun.
“Siz ne kadar güzel oynuyorsunuz, ne kadar güzel kitap okuyorsun, ekranı kendin bıraktın, bu çok hoşuma gitti. Bak ekran dışında bir şeyle uğraşıyorsun, harika. Sofrada kardeşine yardım ettin, bu güzel.” Pozitifi görüp etiketlemek çok temel bir strateji.
Sınır koyunca çocuk ağlıyor veya öfkeleniyor. Bu sorun mudur?
Duygu çıkışı problem değildir. Bir insanın, çocuğun öfkelenmesi sorun değil. Ağlaması da sorun değil. Bizim kültürde duygu çıkışı problem olarak algılanıyor. Öfke bizim zihnimizde saygısızlık olarak kodlu.
Diyorum: “Hakaret etti mi?” “Hayır.” Öfkenin saygısızlığa ulaştığı yer: Hakarete döndü mü? Kendine zarar verdi mi, bir eşyaya zarar verdi mi, size zarar verdi mi? Hayır. O zaman bu sağlıklı bir öfke çıkışıdır.
Ben kendime zarar vermiyorum, kafamı duvarlara vurmuyorum. Ötekine zarar vermiyorum, tekme atmadım, telefonu kırmadım. Ne yaptım? Bağırdım, çağırdım, bunaldım, tepindim, kapıyı sıkıca kapattım. Bu öfke çıkışıdır. Burada ters bir şey yok.
Öfkenin dışarı çıkması lazım ki içeride birikmesin. İçeride biriken her türlü negatif duygu bir süre sonra bedensel hastalıklara dönüşür. Öyle kitaplar var: Gırtlak kanseriysen söylenememiş sözlerin var. Akciğer kanseriysen hayatta nefes alamadığın şeyler var. Mide kanseriysen sindiremediğin gerçeklikler var. Sırtında ağrı varsa gereksiz yük yükleniyorsun. Hastalıkların psikolojik nedenleri de var ve bu nedenlerin arka planında içe sıkışan duygular var.
Babaların rolü ne olmalı bu süreçte?
Annenin merhameti bazen çocuğu tutabilir. Baba gelip oradan çocuğu çıkaran kişidir. Derler ki: İki doğum vardır. İlk doğumu ebe yapar, ikincisini baba yapar. Babanın çocuğu anneden alıp çıkarması lazım, annenin şefkatinden, merhametinden, duygusallığından bu yere getirmesi lazım.
Şimdi sınırı anneler koyuyor, değil mi? Aslında tam tersi bir yerde olmalı. Babanın alıp çıkarması lazım, evin dışına götürmesi lazım, arkadaşlarıyla tanıştırması lazım. O baba görevini yapamadığında, annenin içinden çıkaramadığında, anne o şefkat damarıyla gerektiği yerlerde doğru davranamayabilir. Burada babaların duruşuna ihtiyacımız var.
Son olarak konuyu özetler misiniz?
Cebimizde neler var: Sevgi hizmet etmek değil, sevgi gereksiz yardım etmek de değil. Konfor çocuğu iyi bir çocuk yapmıyor, bizi de iyi bir ebeveyn yapmıyor.
Sınırlar konuşarak, söylemsel sınırlar değil, eylemsel sınırlar. Mahrum bırakma en temel ilkemiz, olumsuzu verme değil, olumluyu alma. Bunu yaparken de sonucu hiç değiştirmeme, kararlı duruş, şefkatli ve kararlı duruş.
Sevgimizi göstermenin yolu vakit ayırmak. Gel onunla on dakika, on beş dakika oyun oyna. Birlikte bir etkinlik yap. Dışarı çık, bir şey izle. Çocuk bunu anımsayacak. Hizmet karnenize bakmayacak iyi ebeveynlik derken. “Benimle vakit geçirdi mi?” Geçirmedi. “Ben onunla güzel anlar hatırlıyor muyum?” Hatırlamıyorum. Hesap vereceğimiz yer hizmet alanımız değil; “Ona vakit ayırdın mı?” bunu soracak. Enerjimizi birlikteliğe ayırmamız lazım.