İnsanın Asıl Kimliği: Kulluk
Uzayda yer alan bir gezegen olarak bilinen dünya, sadece üzerinde yaşadığımız bir toprak parçası değildir. Her ne kadar bu anlamda kullanılmış olsa da dünya, bir mekân olmaktan ziyade bir zaman dilimini ifade etmektedir. Ölüm öncesi hayatı ifade eden ve ahirete yakın olan bir zaman dilimi... Ölüm öncesi hayatın tüm hızıyla yaşandığı ve ahiretle sonlanacağının kastedildiği bilinen bir gerçektir. Dünya ilk hayatı ve sonu, ahiret ise son hayatı ve sonsuzluğu ifade eder.
Hayatın bir geçişle tekrar yenileneceği, hayat kavramını dünya ve ahiret hayatı olmak üzere ikiye ayırır. Dünyada -belirli bir zaman diliminde- geçen hayatın nasıl ve ne şekilde geçtiğine şöyle bir baktığımızda ise hayatımızı kontrol eden dinamiklerimize fanatikçe, körü körüne ne kadar bağlı olduğumuzla işe başlamak gerekiyor. Çünkü bu hayatın sorgu âlemine intikalinde, olumlu ya da olumsuz sonucun bir geri dönüşü yoktur. Yaşamak, sadece nefes almaktan ibaret değildir. İnsan fizyolojik, sosyolojik ve psikolojik bir bütündür. Ya da başka bir deyişle ruh, beden ve kalbin sentezidir. Hem maddi hem de manevi yönü vardır. İşte bu ihtiyaçlarını insan, ölçülü bir şekilde karşıladığı sürece itidal yolda devam eder. Fakat aşırılık arz eden isteklerin önü kesilmezse, bu arzu ve isteklerin esiri konumundadır ve yaşam putlarını oluşturmuş durumdadır. Bu putlar insanın kendi elleri ile yapmış olduğu ve önünde boyun eğdiği putlardan daha tehlikelidir. Çünkü insanın kendi bedenindedir. Yani kalbi etkisiz hale getirip ne için attığını unutturan esaretin can damarlarını insan maalesef kendi içinde besliyor ve büyütüyor.
İnsan bedeninin, insanın öz kimliği olan ruhla iletişimini sağlaması çok önemlidir. Çünkü ruh insanın özüdür, beden ise ruha giydirilmiş bir elbisedir. Sadece bedenin istek ve arzularına hizmet eden, ruhunu beslememiş geliştirmemiş olup; aslına değil, kendi oluşturduğu sanal putlara yani nefsine hizmet eder hale gelmiştir. İnsanın dünya hayatındaki yaşam kaosunu şöyle bir incelediğimizde nefs kavramını daha iyi anlayabiliriz diye düşünüyorum. Ve diyorum ki Allah isteseydi her insan için ayrı bir dünya yaratabilirdi. Çünkü O’nun kudretinin büyüklüğü tahayyül bile edilemez. Ayrıca yine her insanın ayrı bir dünya olduğunu düşünebiliriz. Öyleyse dünya âlemi, birbirinden farklı milyarlarca insan için tektir. Her biri ayrı bir dünya olan insanların ortak noktası bu dünyada yaşamaktır demek, yanlış olmasa gerek. Bu da insanın sosyal bir çevresi olması gerektiğine işaret değil midir? Allah, insanı tek olarak yaratmadı. Öyleyse insan, sağlıklı bir yaşam sürmesi için sağlıklı bir iletişim kurmak zorundadır.
Şimdi tabiri caizse bütün insanları küçülttüğümüzü ve onlara şöyle bir yukarıdan baktığımızı düşünsek ne görürdük? Muhtaç olarak yaratılan insanoğlunun yaşam mücadelesi ve birbirine ihtiyacı olan insanların yine birbirleriyle olan ilişkileri, değil mi? Hatta yaşam mücadelesi dediğimiz dünya hayatında, insanlarla ilişkinin önemi büyük değil midir? İletişim insan hayatında olması gereken tek başroldür. Dünyamız, hayatımız, hayatımızdaki yaşam kalitemiz, yaşamı kaliteli kılan tüm maddi ve manevi değerlerimizin menşeine indiğimizde doğru iletişimin ne kadar önemli olduğu yadsınamaz. Hatta Allah ile olan ilişkimiz de O’nunla iletişim kurmak değil midir? Böyle bir sosyal hayatın içinde olmamızın sebebini düşündüğümüzde etrafımızla, çevremizle, arkadaşımızla, eşimizle dostumuzla -Allah’ın istediği gibi- doğru iletişim kurmak kul için şarttır. Ben merkezli olup “hadi yaşa kulum” demiyor Rabbimiz... Allah, insanların kendi bencillikleri ve egolarına hizmet ederek yaşamalarını isteseydi bu kadar insanı bir arada yaratmazdı ve bizlere güzel ahlakı tavsiye etmezdi. Çünkü güzel ahlak insanı iyi huylarla donatan ve etrafına da örnek teşkil ettiren özelliklerdir. Ahlak, insan ilişkisinde en olması gereken incelikleri ve güzellikleri içinde taşıyarak insanı değerli kılar. Hem kendini hem de karşısındakini...
İnsan ilişkilerindeki ölçülere baktığımızda, insan davranışlarının motoru konumunda olan nefsin devrede olduğu görülmektedir. İnsanın ahlakı, karakter ve kişilik yapısı, aklı, vicdanı ve tüm bunlarla birlikte nefsi de devrededir. Hatta nefsin insanın saydığımız tüm bu özelliklere tek başına etki eden bir gücü olduğunu da belirtmek gerekir. Dünyadaki bütün günah senaryolarının en büyük kamçısıdır nefs!.. Böyle bir tehlikeye karşı önlem alınmadıkça, insan nefsini dizginlemedikçe, onunla mücadele etmedikçe; nefsin eline düşen insanı, şeytan bu dünyada çok güzel kullanır. Çünkü nefs, şeytanın giydirdiği tüm libasların vazgeçilmez tek mankenidir. Ahtapot gibi insanları sarmış olan nefslerin farkında mıyız acaba? Yine dünyaya şöyle bir kuş bakışı ile baktığımızda, nefslerin oluşturduğu kaosun uğultuları kulaklarımızı inletmektedir. Maalesef bunun en üzücü noktası ise çoğu insanın bunun farkında olmaması ve nefs mücadelesi dediğimiz seyr-i sülûktan habersiz olması... Nefsin amacı, fiziksel bedenin ne pahasına olursa olsun yaşamdan azami konfor, rahatlık ve zevk almasını sağlamaktır. Başka bir deyişe göre “Ruhun maddeye bağlanmasıyla ruhta maddeye karşı bir çekimin tatmini hırsı” veya “Maddenin bir araç olduğunun unutularak amaç edinilmesiyle bencilce duyguları tatmin etme hırsı” olarak tanımlanır. Yani nefsi, insan bedeninin ihtiyacı olan iletişimi sağlayan bir araca benzetebiliriz. Bu araçla insan kendi ile olan ilişkisini, kendi iç hesaplaşmasını; görüntüsüne, davranışlarına, hal ve hareketlerine, sözlerine yansıtır. Öyleyse insan kendini tanıma noktasında, kendisiyle doğru ve sağlıklı bir iletişime geçmelidir. Ve kendini gerçek öz kimliğine ulaşmak için rafine etmelidir. Bu, insanın nefsine karşı yapması gereken savaştır. Bu savaştaki en büyük silahı ise nefsini denetlemesidir.
Peki nefsten haberi yok, kendini tanımıyor, nefsini bilmiyor. Böyle bir insanın diğer insanlarla olan ilişkisi ne boyuttadır? Evet, insan ilişkilerinde nefs kokuları buram buram tütmekte ve bu kokuyu almamak, insanın içine daha da işlemesine sebep olmaktadır. Yani insanların birbirlerine ihtiyaçları vardır. Birbirlerinin ihtiyaçlarını hem maddi hem manevi anlamda giderirken, gizli bir dünyanın düellosu olan nefsle de birbirleriyle savaş halindedirler. İnsan ilişkilerinde olması gereken nefsle mücadele göz ardı edildiğinde, karşılıklı birbirini besleyen, büyüten ve güçlenen nefslerin varlığı tekrar kendini göstermektedir. Örneğin; iki insan, birinin bencilliği diğerinin hasedi var. Bu özelliklerinin farkında ve bununla mücadele içindelerse ne âlâ... Fakat nefslerini bilmemeleri, onu besleyip büyütmelerine mani olacak güçten yoksun olmalarıdır. Ve böyle bir ilişki, ilişkilerin gizli tuzağı olan sahnelere perde açar. Yani bencil olan daha da bencilleşirken, hasedi olan ise hasedini daha da artırır. İnsan ilişkilerinde ön planda tutulan bu kuvvet, karşı kuvveti de doğurur. Evet, birbirleriyle beslenir, büyür ve daha da büyümek için yarışır. Bu noktada “Kişi sevdiğine benzer.” sözü ne kadar manidardır. Çünkü nefs mücadelesinde ve iyi hasletlere sahip olan insanların iletişimi, birbirlerine Hakk’ı, sabrı ve iyiliği tavsiye etme zemininde ilerleyerek ilişkilerine sağlam bir temel atar. Ve bu mücadele içindeki insanların karşısına kim çıkarsa çıksın, ondan etkilenmemesi mümkün değildir. Yani nefsiyle yaklaştığı her durumda boşa mesai ve zaman harcadığını görmesi, etkilenmesine ve dolayısıyla içindeki bu anlamsız uğultuları susturarak, gerçek sese doğru yol almasına sebeptir. Oluşan tablo, azgın nefsin dizginlemesi ve mücadele eden diğerine -arkadaşına- benzemesidir. Öyleyse Allah dostlarını sevmek, onlara muhabbet duymak ve yanlarında olmaya çalışmak ne muhteşem bir lütuftur bizler için... Çünkü onlar bizi biz yapan tüm değerlerimize ışık tutarak görmemizi sağlarlar ve kendimizi tanıma noktasındaki eksiklerimizi yanlışlarımızı düzelterek nefsle mücadelede bizlere yardımcı olurlar.
Evet, insanı, kendi ile oluşturduğu doğru iletişim asıl kimliğine ulaştırır. Allah ile olan kulluk ilişkisine engel olacak tüm tıkanmaların önünü açarak, bu bağlarının kuvvetlenmesine ayna tutar. Ve sosyal çevre ile olan iletişimde de Allah’ın (cc) istediği örnek bir kul olur... İnsanın özüyle olan doğru iletişim, seni katıksız sen yapar ve sendeki seni O’nda eritir, yok eder... İnsanın kendi özünü, varlığını fark etmesi de budur aslında…
