Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Yaralı Kuşlar / Dr. Metin Serimer

Bu Yazıyı Paylaşın:
Yaralı Kuşlar / Dr. Metin Serimer

Kuşlar ve özgürlük konusu metaforik olarak hep bir arada anılır. “Kuşlar gibi özgür” olmaktan bahisle… Çok kıymetli bazı metaforlar da “Simurg”1 örneğinde olduğu gibi, kuşlar üzerinden kurgulanır. Simurg, bir Zümrüd-ü Anka kuşudur ve Simurg insanın ya da insanlığın olgunlaşma hikâyesidir. İnsan kışın cam kenarında gıda bekleyen kuş misali maddi ve manevî gıdalara muhtaç… İnsan kabalığa hoyratlığa itilmeye kapılmaya gelmez. İster nefsanî, ister aklî, ister duygusal, ister ahlakî nedenlerle olsun, isterse psikiyatrik bir boyut olsun; insan daima aç kuşların gıdaya ihtiyacı gibi sevgiye muhtaçtır. Psikiyatrik hastalıkların çoğunda kendisiyle ilgili gerçekliği kabul etmeyen bir yapı vardır ve desteğe ihtiyaç duyar. Farkında değildir ve bazen fark etmek de istemez. Çoğu durum, bilinçdışı işler. İnsan mizacı, insan ilişkileri sevgiyle yoluna girer ve yavaş yavaş kendini bulmaya başlar. İnsanın bu yönü hiç mi hiç ihmale gelmez. Önemsenmediğini hissettiği an kırılır. İnsana en zor işleri yükleyebilirsiniz, altında kalmaz ama sevgisizlik onu ezer, incitir ve yorar. Çünkü insan yalnızdır, çoğu zaman kendi gerçeğiyle baş başadır… Kendi dünyasının dışında, insana, onu sevdiğinizi gösteren samimi söz ya da tavırlarla yaklaşmak, yeni bir diyalog ve dostluğun oluşmasına vesile olur. Normal insan ilişkileri bundan daha azını kaldırmaz. İnsan olmak bunu gerektirir.
İnsanı içinde bulunduğu zorluklardan temelde sevgi çıkarır. İnsan yetiştirmek zor zanaattır. Düşünce ister, empati ister, doğru bir yaklaşımla yola devam zarureti vardır. Kaş yapayım derken göz çıkarmamak gerek… İnsan kabalığa hoyratlığa itilmeye kakılmaya gelmez. Hatta bazen gerçekliğe dair yüzleştirmelerin itiraf değeri olsa da duygu yönüyle daha derinden bir kucaklaşma daha çok işe yarar. Psikiyatrik hastalıkların çoğunda kendisiyle ilgili gerçekliği kabul etmeyen bir yapı vardır ve desteğe ihtiyaç duyar. Farkında değildir, çoğu durum, bilinçdışı işler.
Öyleyse, yolculuğa hastalar mı çıkar sağlıklılar mı? Yoksa tabir yerindeyse hepsi bir arada, “Kervan yolda mı derlenir toplanır?” Yoksa “Derdim bana derman imiş.” diyerek yola devam mı edilir? Merhamet böyle bir şey, yolda gördüğün düşeni de alarak yola devam etmek… Hasta mı sağlık mı değil, insan, sadece insan olduğu için… Çünkü bizim elimizden de tutan olmuştur, ayağa kaldıran, ümit veren, haydi diyen… Mutlaka olmuştur…
Evet, sevmek sevilmek ve hakiki bir güven duygusu nerdeyse her hastalığa çok iyi geliyor. İster bilişsel ister duyguya yönelik her yaklaşımda da ilaç üstü ilaç… Sevdiğini göstermenin yolları var: Gerçekten sevmek… Önce sevmeyi sevmek… Sevemiyorsan sevmeye çalışmak… Empati yapıp merhameti göreve çağırmak… Bilinen çok muhkem bir gerçek var ki, sevgi emek ister.
Şenel İlhan Beyefendi, tespitlerle dolu bir sohbetinde konuyu şöyle açıklar:
Sevgi Yeteneği Varsa Sevgisizliğin Sebebi Nedir?
“Sevgisizliğin veya daha açık bir şekilde sevgimizi saklamanın ve sevmemiz gereken kişilere ve alanlara yönlendiremeyişimizin en önemli sebebi, eğitim hataları ve yetişme bozukluklarıdır. Aileler olarak bu gerçeğin farkında olamadık. Çocuklarımızı yetiştirirken onların önüne hep dünyalık maddi hedefler koyduk. Etiketini, kariyerini, parasını düşündük ama ahlakını, sevgisini, merhametini hesap etmedik. Çocukları büyüttük ama yetiştirmedik. Özellikle kendini koruması için “Bencil ol!” diye tavsiyelerde bulunduk. Böylece hem yalnızlığa, asosyalliğe hem sevgisizliğe ellerimizle ittiğimizi fark edemedik bile. Sevgimizi, çocuklarımızdan anlamsız sebeplerle esirgedik, sevdik ama söyleyemedik. Gelenekler, ahlaki kuralların ve psikolojik gerçeklerin önüne geçti. Hâlâ bazı toplumlarda çocuklar, dedelerin veya büyüklerin yanında anası-babası tarafından kucağa alınıp sevilmez. İşte şeytanın ilhamı olduğu açık, garip kültürlerle sevgisizliğe meydan verdik. Sevilmeyen çocuk, sevmeyi nasıl öğrenecek?
Bizim toplumumuzda bu mesele ciddi bir faciadır. Sevgiyi açıklamak, sevdiğini söylemek; acizlik, zayıflık gibi bir kültür yerleşmiştir. Ne çocuklarımıza ne arkadaşlarımıza ne eşlerimize sevgimizi belli ediyoruz. Bunu açıkça ifade etmekten çekinen, utanan garip bir toplum olduk. Bunların İslam’la alakası elbette ki asla yok. Hazreti Peygamber’in eşlerine, çocuklarına, torunlarına, arkadaşlarına ve tüm ümmetine olan sevgisi ortada iken, bunu nasıl görmezden geldik anlamıyorum. Şeytanın ahlakı olan sevgisizlik ahlakını ve bunun ürettiği nefret kültürünü hep birden değiştirmek ve sevgi ahlakını ve sevgi kültürünü yaymak, bu zamanda Allah (C.C.) için en önemli hizmettir."
Şenel İlhan Beyefendi; “Merhametin Kimyasını” anlattığı bir sohbetinde:
“Acıma herkeste olur ama merhamet, sevgi ve emek gerektirir.” diyor. Devamında ise “Beynimiz, zihinsel yapımız böyle kodlanmıştır. Müspet bencilliğin alameti olarak kişi önce kendi menfaati ve sonra da kendine yakın olan eşinin, çocuklarının ve yakınlarının iyilik ve menfaatini görür gözetir. Zira yakınlarının iyiliği de kendi iyiliğidir. Böylece dışa açılır. Bu tür bencillik akıllılıktır. Bencil kişi karşısındakini düşünür ve kendine tercih ederse bu erdem olur. Yani bencil yapısına rağmen “ben” değil de “sen” diyebilirsen bu bir yüksek fazilet ve erdemdir. Yalnız kendini düşünmek ve kendi için yaşamak bu anlamda iyi değildir, mantığı da yoktur. İnsan sosyal bir varlıktır ve çevresinde ona hizmet edecek maddi veya manevi anlamda destek olacak kişilere de ihtiyacı vardır. Terziye, berbere, arkadaşa… İşte bizim başkalarına ihtiyacımız var, öyle yaratılmışız. Onların iyiliğini düşünmek aslında kendi iyiliğimizi de düşünmek değil midir? Onları düşünmek Allah ile olan ilişkilerimizde de bizleri değiştirir. Allah ile olan ilişkilerimizde bencillikten kurtulursak mutlu oluruz. Yani Allah’ı, O’nun emir ve tavsiyelerini görmezden gelmez ve bencil isteklerimize rağmen Allah’ın isteklerini tercih edersek bu bencillikten kurtuluruz. Allah ile olabilmek duygusunu yaşarız. Allah ile olabilmek, Allah ile duygu paylaşımı yapabilmek insanı çok mutlu eder. Anneler ile yaşanan duygular gibidir, bu ilişkide yaşanan duygular. Yani şefkat, sevgi, merhamet kaynaklı en güzel duygulardır… Annesini çok seven ve 20 yıl görmeyen birisi annesiyle karşılaşma anında nasıl heyecanlı olursa Allah ile ilişkileri sağlıklı insanların duyguları da öyle olur. Namazlarında bu karşılaşma anının heyecan ve duygularını yaşar, bunu hissederler. Allah’ı algılayabilen bir kişinin namazları, Allah ile kucaklaşma, O’na sarılma gibi olur.”
“Merhametin kimyasını ifade etmek gerekirse şöyle yazılır: Acıma + sevgi + ilgi, emek = Merhamet. Sevginin insan hayatında üç merhalesi vardır: 1) Çocukların sevgisi: Çocuklar yalnız sevilmeyi severler. Onlar için sevgi gıdadır, ilaçtır. 2) Büyüklerin sevgisi: Büyükler hem sevilmeyi hem sevmeyi severler. 3) Yaşlıların sevgisi: Onlar yalnızca severler. İnsanın içinde sevgi olursa acımanın akabinde ilgi ve merhamet bu kişide kendiliğinden ortaya çıkar. Buna psikolojik kendiliğindenlik denir. Sevgi yoksa bu olmaz. Görülüyor ki bütün dertlerin ilacı sevgidir.
Birbirinizi sevin, sevmek için çok nedeniniz var. Sevmemek için neden her zaman çok azdır. Aranızda olabilecek kırgınlıklar birbirinizi sevmenize engel olmasın. Rabbimiz birbirimizi sevmemizi ve kendi aramızda merhametli olmamızı tavsiye ediyor.
“Muhammed, Allah’ın Resûlü’dür. Onunla beraber olanlar, inkârcılara karşı çetin, birbirlerine karşı da merhametlidirler. Onların, rükû ve secde hâlinde, Allah’tan lütuf ve hoşnutluk istediklerini görürsün. Onların secde eseri olan alametleri yüzlerindedir. İşte bu, onların Tevrat’ta ve İncil’de anlatılan durumlarıdır: Onlar filizini çıkarmış, onu kuvvetlendirmiş, kalınlaşmış, gövdesi üzerine dikilmiş, ziraatçıların hoşuna giden bir ekin gibidirler. Allah, kendileri sebebiyle inkârcıları öfkelendirmek için onları böyle sağlam ve dirençli kılar. Allah, içlerinden iman edip salih amel işleyenlere bir bağışlama ve büyük bir mükâfat vaad etmiştir.” (Fetih, 48/29)
Yine merhametli olmayı birbirinize tavsiye edin diyor:
“Sonra da iman edenlerden olup birbirine sabrı tavsiye edenlerden, birbirine merhameti tavsiye edenlerden olanlar var ya, işte onlar ahiret mutluluğuna erenlerdir.” (Beled, 90/17-18)
İslam’ı sadece anlatan, sadece konuşan adamlar olmayın. Sadece konuşarak İslam’ı anlatan adamlar asla sevilmezler. Halk bunları algılar. Piyasada böyle konuşan çok kişi var. Medyada şurada burada sadece güzel konuşurlar. Senin konuşmandaki güzellik sana ait değil ki o İslam’ın güzelliği, muhteşemliği, neyle hava atarsın âlim geçinen zavallı adam! Anlattıklarını yaşamıyorsan, İslam’ın yiğitliği, cömertliği, sevgisi, şefkati, ihlâsı sende yoksa ne kıymetin var. Ben böyle yalnızca konuşan adamlara çok kızarım.”
Ümit Bir Çağlayandır
İmkânlar konusu, imkân oluşturmak… Hedef belirlemek… Bir ideale doğru yol almak… Günümüzün açmazlarından birisi neyi nerede arayacağını bilmemektir. Bu konuda kadim kıssalar kadim gerçeklere vurgu yapar. Ne yazık ki, bu kıssalar üzerinde layıkıyla düşünen azdır.
İbrahim Ethem geçmişte yaşamış bir büyük velidir. Devrinin padişahıdır. Bir gece sarayının tavanında bir gürültü duyar ve oradaki adama tavanda ne aradığını sorar. Tavandaki adam, devesini aradığını, söyler. İbrahim Ethem, “Tavanda devenin ne işi var, tavanda deve mi aranır be adam?” diye hışımla bağırır. Adamın cevabı ibretliktir: “Sen kuş tüyü yataklarda Allah’ı arıyorsun da ben tavanda deve aramışım çok mu?” der. O günden sonra İbrahim Ethem’in hayatında ciddi değişikliklerin kapısı aralanır.
Yukarıdaki olaydan günümüzde ilham alınacak pek çok doğru çıkarmak mümkündür ama en önemlisi gerçeğe açılan kapıları aralamaktır. Gerçek bir hedefimizin olup olmadığı, hedefe nasıl ulaşılacağı konusu aslında insan için bugün müspet manada en sarsıcı konudur. Günün, gündemin, modernizmin mayaladığı insan, bugün hayatın anlamına dair en yol aldırıcı ve belirleyici soruları soramaz hale gelmiştir. Burada doğru soruları soran adam olmak çok önemlidir. “Sahici insanlar sahici sorular sorarlar ve bu onlara sadık ve müstakim yollar açar”2 tespiti de bu anlamda çok kıymetlidir. Ama önce insanı ayağa kaldırmak gerekli… Günümüzde insan için en elzem duygu ümittir. Ümit, mü’minin dünyasının vazgeçilmezidir.
Mevlana’nın çamurlu bir yolda giderken bir taşa oturup ağlaması çevresindekilerin meraklı sorularına yol açar. Kendisine sorulduğunda, insanların haline çok üzüldüğünü söyler. Tavsiyesi şudur: “İnsanlar böyle çamurlu yollarda üzerlerini kirletirler ve battık ki battık diyerek daha çok kirlenerek yollarına devam ederler. Oysa üzerlerindekini temizleseler tertemiz olacaklar.” Mevlanâ’nın buradaki anlatısı günümüz insanına ümide dair güçlü mesajlar vermektedir. “Kirlendiyseniz tertemiz olmak mümkün…” O sadece teskin etmez, ahlaken ne yapılacağının da ipuçlarını verir. O hayatın içini, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” sözünün hakkını vermek gayretiyle doldurmuştur. Eğer öyle olmasaydı, binlerle ifade edilen gayri müslimin Müslüman olması gibi bir bereket hasıl olmayabilirdi.
Vazgeçilmez Değiliz…
Hiçbirimizin vazgeçilmez olmadığını, hayatın gerçek bir lütuf olduğunu, insanlarla güzel ilişkiler kurup insanca yaşamanın kıymetini eminim kendi narsizmiyle, bencilliğiyle başı dertte olanları görünce, daha iyi anlayacağız. Bu anlayış, aynı zamanda huzurun, güvenin, var olmanın, ahlaklı yaşamanın bir bedel istediğini de fark etmemizi sağlayacak. Bu konuda yine maneviyat vadisinde tarihin en parıltılı simalarından, Ehl-i Beyt’e mensup, Seyyid Abdulkadir Geylani Hazretlerinden çarpıcı bir olayı naklederek dertleşmemize devam edelim:
Rivayet edilir ki, bir gün Seyyid Abdülkadir Geylani Hazretleri Bağdat’ın sokaklarında talebeleri ile birlikte yürürken, yol kenarında, sızmış, üst baş perişan bir sarhoş onu durdurur; “Ey Abdülkadir, Allah kadir midir değil midir?” der. Hz. Şeyh de gülümser ve “Evet kadirdir.” der. Sarhoş ikinci kez, “Ey Abdülkadir, Allah kadir midir değil midir?” diye sorar. Hazreti Şeyh yine gülümser ve “Evet, kadirdir.” der. Adam üçüncü kez sorar: “Ey Abdülkadir, Allah kadir midir değil midir?” Hazreti Şeyh bu sefer ağlar ve secdeye kapanır ve bu defa üç sefer: “Kadirdir, Kadirdir, Kadirdir.” der. Sonra talebelerine o sarhoşu götürüp yıkamalarını ve ikramda bulunmalarını emreder.
Bu değişik diyaloğa şahit olan talebeler hiçbir şey anlamaz ve Hazreti Şeyh’e sarhoşun neyi sorduğunu ve onun verdiği cevapların manasını sorarlar. Hazreti Şeyh de şöyle açıklar: Birincide bana “Allah beni affetmeye kadir midir değil midir?” dedi, ben de “Kadirdir.” dedim. İkincide bana “Allah beni senin yerine koymaya kadir midir?” dedi, ben de “Evet kadirdir.” dedim. Üçüncüde bana, “Seni benim yerime koymaya kadir midir?” dedi, ben de korkumdan ağladım ve “Kadirdir, Kadirdir, Kadirdir.” dedim. Ve secdeye kapanıp Allah’a “hidayet nimetini benden almasın ve âfiyetini üzerime daim kılsın” diye dua ettim, dedi.
Bu kadim kıssadan da anlaşıldığı üzere kadim kültürümüzde derinlerde çok şey gizli. Bugün bunları hakkıyla aşikâr etmenin ve çağa uygun kodlarla tekrar ayağa kaldırmanın tam zamanı. Aslolanın, içimize sinenin, erdirici olanın ahlak olduğu o kadar açık ki, hayatı dolu dolu yaşamamızı, duygulu ve fedakâr bir insan olmamızı, insan olduğumuzu hissetmemizi sağlayan en büyük güç kaynağımız. Önümüzdeki zamanlar, İslam’ın bu anlamda temsil edildiğinde en çok irşad vesilemiz olacağı yıllar olacaktır.

  1. “Simurg’un çığlığı” risalesinin yazarı, Şeyhi İşrâk adıyla tanınan Şahabeddin Yahya bin Habeş bin Emîrek Sühreverdî’dir. “Simurg’un Çığlığı” Farsça olarak yazılmıştır. “Kuşlar ülkesinin bütün kuşları Kafdağı’nın ardındaki padişahları Simurg’u bulmak için yola çıkarlar. Fakat yolculuk uzun ve zorludur. İsteği ve sebatı az olanlar, dünyevi şeylere takılanlar yolda birer birer dökülürler. Kafdağı’na varanların önünde ise hepsi birbirinden çetin yedi vadi uzanmaktadır. İstek, aşk, marifet, istiğna, tevhid, hayret ve yokluk vadileri. Yedi vadiyi aşabilen otuz kuşu ise Simurg yerine bir sürpriz beklemektedir.”
  2. İhsan Fazlıoğlu.