“İyiliğin İntikamı” ve İnadına İyilik / Dr. Metin Serimer
İyiliğin intikamı adaletin tecellisidir. Huzur sebebidir. Maşeri vicdan diye bir kavram var. Dönüp dolaşıp sonunda merhamet ve şefkat iklimine döner insanoğlu. Çektiği acılar kadar empati yapar. Karşıdakinin yüreğine dokunmak için bazen kendi gözyaşımız bir sermaye olur. Dolayısıyla insan eğitiminde acının yeri çok kıymetlidir. Bize iç dünyamızda yolculuklar yaptırıp, kendimizi keşfetmek adına yollar aldırır. İçimizde henüz bilmediğimiz, bizim dahi dolaşmadığımız dolu duygu odacıkları var. Her biri güzel birer hücre gibi. Her duygu ortaya çıkarken, sebep-sonuç ilişkileri içinde bize bir gelişme süreci yaşatır. Sebepsiz hiçbir şey olmuyor. Çünkü insan tesadüfi bir canlı değil. Nitelikli ve çok enteresan bir canlı. İnsanın kendini tanıma yolculuğu, zor bir konu. Öncelikle talip olmak lazım. Bazen karşınıza bir fakir çıkar, bazen dayak yer ve ağlarsınız, bazen hiç ummadığınız bir zamanda her şey yolunda gider. Tüm bunlara sebepler dairesinde bir anlam verirsiniz, bazen de “sadece imtihanmış…” der, geçersiniz. Ama yaşadıklarınız sizde bir iz bırakır ve bu eğitim türü, insan ezberi kitaplarda yazmaz. Birileri tarafından yazılan ve öğrenilen değil, yaşatılandır… Herkesin kendine has ve özneldir. Hiç kimsenin bir başkasının hikâyesine talip olmayacağı, olamayacağı pek çok olay yaşarız bu hayatta. Hz. Ebubekir’in “Kaderi anlamak, onu bilemeyeceğini bilmektir.” dediği türden pek çok olay, içimizde bir yerlere dokunur ve gider. Ama hayata bir kere gelir ve zamanı gelince de hayatla vedalaşırız. Ardımızda bıraktığımız şeylerden sadece yapıp ettiklerimiz kalır. Kayda değer her şey mutlaka kayıt altındadır. Başka başka zaman dilimlerinde sadece bir “ân”a karşılık gelen ömrünüz, zamanın durdurulamaz hızıyla tükenip gidiverir. Ömrünüz boyunca kendinizi gerçekten değerli hissedecek bir şey, bir şeyler ararsınız. Oysa düşünce, duygu, davranış olarak her şey bizzat kendi şahitliğimizde büyük mahkemenin dosyalarında yerlerini almıştır artık. En sonunda toprağın altında ya da üstünde olmanın fark etmediği, öncesinde farkındalığı bizde olması gereken bir süreç yaşanmıştır artık. Defalarca her insanın şahsında tekrara giren bu konular, ölümün ve hayatın gerçeği olarak tescilli insanlık tecrübesidir. “Her şey buraya kadar” dediğiniz anda yeni dosyalar açılır önünüzde. Duygularınız tükenmiş ve tekrara girmiş, düşünceleriniz tıkanmış, davranışlarınız otomatikleşmiştir. Sevinmek için müjde bekler bir haliniz vardır… Yeni bir olay, yeni bir gelişme ufuktadır aslında. Yeni yağan, yani aslında yeni yaratılacak bir yağmur tarafından ıslanılmayı beklemek gibi yüreğinize dokunacak bir yağmur damlası umut olur size. Keşke fırtınalar olsa da şu hava değişip gidiverse dersiniz. Bir değişiklik, bir sevinç, hatta yeni bir hüzne dahi muhtaç olduğunuzu fark edersiniz. Aç kalsam da duygulansam, hatta kendime acıyarak hüzünlensem diyecek kadar monotonlaşmış, depresif bir hayattır bu aslında… Bir güneş parıltısı, bir su şırıltısı, patlamaya hazır gönlünüzün dışarıya açılan pencereleri olur. Bir ses, bir ışık, biraz da havadır istediğiniz… Huzuru temsil eder gibi içinize doğarlar…
İşte hayat böyle, zor zamanda nefes alabilmek kadar güzeldir. Mutluluğu tarifsiz kılan da budur. Aradığınız her şey aslında gözünüzün ucunda ve burnunuzun dibindedir. Yani görmemeye şartlandığımız güzellikler, harikuladelikler, mucizeler, içimizdeki garip tepkiler ve reddiyeler nedeniyle duygusal körlüğümüzü doğrulayan olağanüstülüklerdir, ama haberimiz yoktur. Bu arada hayatı monotonluktan sıyıran gelişmeler de düşünmeyi zevkli hale getirir. Yeter ki üzerinde düşünmeye değer bir olay, bir gelişme olsun… Acı ve üzüntü verse bile düşünmek güzeldir. Thomas Kuhn’ın paradigmalar dünyası bu durumu güzel özetler ve bir paradigma dünyasından başka bir paradigma dünyasına insanı sıçratan şeyin “aşk” olduğunu söyler… Aşk yani mecazi aşk değil, ilahi aşk… Çünkü insanın kendine dair arayışlarında kendini bulabileceği zirveler oralardır. Orada kendinizi tanımaya ve biraz da tanımlamaya başlarsınız. İsimlerin bir araya geldiği terkiplerdir insan zihni. Düşündüğünüz kadar var olduğunuzu hissettiğiniz koskoca bir okyanus… İnsanı yaratılmışlar içinde öznel kılan bu durum, her insana ayrı ayrı dünyalar açar. Yaşadığımız benzer durumları bazen dert, bazen çile, bazen hastalık olarak yorumlarız. Birbirine benzeyen sıkıntılı durumlar… Anlaşmak ve anlaşılmak için kullandığımız ortak kavramlar haline gelir. Zihnimizdeki ortak paydalar, ama içimizdeki derinliği açısından “çarpanları” değişik… Farklı yolakları, farklı sonuçları var. Tombik tombik kolları, yumuşacık pamuk gibi elleri ve öpmeye kıyamadığınız bebek yüzü ile bir çocuk safiyetini arayan zihnimiz, daha bebeklere bakarken merhameti, sevgiyi hisseder, duygularda duruluk ve saflaşma, ruhumuzu incelten bir forma döner. Bebeklerin dünyasında kötülük olmadığını düşünen bir yapımız vardır. Çünkü bebekler henüz kötülüğü öğrenmemişlerdir. Hayat denen şey, kötülüğü öğrendiğimiz bir garabete döner zamanla. Oysa iyilik sadece çocuksu duygulardan ibaret değildir. Terapistler iyilik derken dengeyi kasteder ve kötülüğe rağmen iyiliği tercih etmek “normal insan” yani aslında “iyi insan” olmaktır. Kötülük arızidir, aslolan iyiliktir. Sonuçta gülmek de ağlamak da iyiliğin hanesine yazılır. Sıkıntılı olan somurtmak, sertleşmek ve öfkelenmektir. Korku, öfke, elem ve hazlarla dolu bir dünyada insan denen canlıda iyilik ve kötülük bir arada bulunur. Ama en önemlisi iyiliğin varlığıdır. İyilik insanın yapısında vardır ve tercihler dünyasında koskoca bir ahlak ajandasının temelini oluşturur.
Gazzeli çocukların ve annelerin incitilmediği, maddi çıkarlar için insanların öldürülmediği, insanların gerçek değerleriyle ve maskesiz olarak hayatın içinde yer aldığı, ticaret adı altında insanların kandırılmadığı ve kazıklanmadığı, insan emeğinin ucuzlatılarak çalınmadığı, insanın insana zulmetmediği, insanların mutsuzluktan surat asmadığı, insanın her vesileyle istismar edilmediği, kalp kırmadan gönül yıkmadan yaşanan bir dünya istiyoruz. Kötülüğün hız kesmeden hayat bulduğu bir dünyada tüm bunları istiyoruz. Çünkü insanız…
Evet arkadaşlar, çıldırmaya az kaldı. Çünkü ruhumuz adalet istiyor, iyilik istiyor, huzur istiyor. Kısacası insan olmak ve insan kalmak istiyoruz. Daha ahlaklı bir dünya arıyor ve istiyoruz. İyiliğin intikam değil; adalet ve merhamet anlamına geldiği bir dünya istiyoruz. Kötülüğü değil, iyiliğin önünün açıldığı bir dünya istiyoruz. Gözlerini dünyaya açtığında kendini kötülüğün içinde bulmayacak çocukların yaşadığı bir dünya istiyoruz. Daha kötülüğe bulaşmadan iyilikle yüzleşme şansını insana tanıyan bir dünya istiyoruz. Mümkün mü derseniz, bütün açık yürekliliğimle söylüyorum ki, MÜMKÜN… Mümkünler dünyasında bunun tek yolu var; o da iyi insan olmayı istemek… Sadece istemek…
