Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Sosyal Uyuşturucular

Bu Yazıyı Paylaşın:
Sosyal Uyuşturucular

İspanyol generale sorarlar: “Halk perişan, ekonomi kötü, ülkenin yapısı bozuk!.. Adaletsizlik almış başını gidiyor… Ama halkın sanki üzerine ölü toprağı serpilmiş gibi hiç tepkisi yok, sessiz!.. Bunu nasıl sağlıyor ve başarıyorsun?” İspanyol general şu meşhur cevabı verir: “3F ile sağlıyorum: Franco, Fiesta ve Futbol… Onları 100 binlik beşiklerde uyutuyorum!”

“100 binlik beşiklerde uyutmak!” Gerçekten çok çarpıcı, enteresan bir ifade. İnsanoğlunun yeryüzüne gelmesi herhangi bir tesadüfün sonucu olmayıp ulvî bir gayeye matuf, derin hikmetlerle yüklü anlamlar içeren bir serüveni ifade eder. Hiçbir varlık amaçsız olarak spor olsun diye yaratılmamıştır. Bilinçli, bilinçsiz, canlı, cansız sayısız tüm varlık “neden” ve “nasıl” sorularının muhatabıdır. “Bunca varlığın varoluşu nasıl olmuştur? Bundan daha önemlisi neden var olmuştur?” soruları çok önemlidir. Bu yakıcı soruların cevabı tarih boyunca insanoğlunun ontolojik dinamizmine kaynaklık teşkil etmiştir. “Nasıl?” sorusuna verdiği her cevap “bilim” dediğimiz olguyu meydana getirmiştir. Varlığın, objenin, nesnenin ya da maddenin nicelik ve nasıllığına duyulan merak, bilim külliyesini inşa etmiştir. Maddenin yapısı, işleyişi, terkibi, tâbi olduğu kurallar, kanunlar, formüller… bilimin teşekkül unsurlarıdırlar.

Ne var ki bu soruların cevabı insanoğlunu yeterince tatmin etmemiş “nasıl” sorusuna ilave olarak “neden” sorusu; cevabı aranan çok daha gizemli ve yakıcı bir merak tetikleyicisi olmuştur. Varlığın objektif izahında bilimsel her açıklama; nesnenin fotoğrafını çekmek, varlık bileşenleri arasındaki işleyiş mekanizmalarının ve birbirleri arasında vuku bulan olaylara tanıklık ederek keşif yapmak ve tutanak tutmak gibi bir şeydir. Ama asgari zekâya sahip herkes şu soruyu soracaktır: Bunca varlık, bunca olay neden var?

İşte bu soruya verilen her cevap insanın “Yaratıcı” ile buluşma noktası olmuştur. “Neden?” sorusu sorulduğunda iki disiplin bu soruya cevap verebilme konumunda olmuştur: Felsefe ve Din.

Felsefe; çok özet anlamda akıl ortak paydasında hakikati arama ve anlama çabasıyla ilgilidir. Felsefenin de kendi içerisinde idealist ya da materyalist yahut bir başka ifadeyle ruhçu (spiritüal) veya maddeci bakış açıları söz konusudur. Ontolojik anlamda varlık, kâinat, yaratıcı… gibi temel konularda sorgulamalar, analiz ve sentezler yoluyla gerçekliğin bilgisine ulaşma gayretleri olmuştur. Ne var ki çok yararlı çıkarım ve sonuçlar üretirken aynı zamanda çelişki ve paradokslar dünyası olarak da karşımıza çıkabilmektedir felsefe.

Aynı konuda birbirine taban tabana zıt fikirlerle karşılaşabilirsiniz. Çok sayıda felsefi akım ve filozof aynı konuda birbirinin tam aksi istikamette sayısız görüş ve düşünce ileri sürmüşlerdir. Felsefede özgür düşünce azıtır. Akıl rehberdir. Ancak özgür düşüncenin ve aklın sınırlarını sorguladığınız, epistemolojik sorgulamalarını yaptığınızda ve felsefe tarihinde birbirine taban tabana zıt fikir ve düşünce akımlarını gördüğünüzde ortaya çıkan tablo: felsefe yoluyla “mutlak hakikati” yakalayamayacağınız ya da bulamayacağınız gerçeğidir. Rölatif (izafi) fikir ve düşünceler dünyasıdır felsefe. Böylesi bulanık ve kaotik bir atmosferde hakikati tam anlamıyla elde edebilmeniz mümkün değildir. Felsefenin tarihine bakıp sözünü ettiğimiz parametreler ışığında geleceğe dönük projeksiyonlar yaptığınızda doğası gereği felsefe yoluyla mutlak gerçeği bulabilmeniz mümkün gözükmemektedir. Oysa “ölüm” var. Ömür kısa ve insan öldükten sonra bir daha bu dünyaya geri dönme gibi bir lüksü de bulunmuyor.

“Ölüm olgusu” hakikat arayışının turnusolüdür aslında. Bilimin de felsefenin de kafa konforunu bozan, karizmasını çizen, fiyaka ve kibrini yerle bir eden en büyük gerçekliktir “ölüm”.

Devasa bilim ve felsefe ekolleri, akımları, filozofları, bilim adamları gelir ölüm gerçekliği konusunda aciz kalır, iflas ederler. Çünkü bilim ve felsefenin ölüm ve sonrası ile ilgili söyleyebileceği hiçbir şey yoktur.

Bilim ve felsefenin “sonsuzluk” ve “big bang öncesi” gibi konularda herhangi bir şey söyleyemediği ya da söyledikleri karanlığa taş atmak anlamındaki spekülasyon ve fantezilerden öteye gitmediği gibi “ölüm ve sonrası” hakkında da ifade edebilecekleri hiçbir şey yoktur. Çünkü doğaları gereği onların argümanı madde, fizik ve hayattır. Madde ötesi, metafizik, ölüm ve sonrası; bilim ve felsefenin mutlak anlamda cevabını verebildiği olgular değildir. Oysa “ölüm ve sonrası”nın ne olduğu insanoğlunun bilincinde ve bilinçaltında cevabını aradığı en yalın, temel, çıplak ve yakıcı gerçekliktir. Aynı şekilde: “Varlık neden var ve neden yaratıldı?” sorusu da bilim ve felsefenin cevap verebileceği sorular değildir.

Tüm bu sorulara cevap verebilecek tek bir adres vardır, o da “din” kurumudur.

“Nereden geldik, nereye gidiyoruz, neden yaşıyoruz, neden ölüyoruz, evren, âlemler bunca varlık neden yaratıldı, ölüm bir yokluk mudur, öldükten sonra bizleri neler bekliyor?..” türü sorular bizi “din” ile buluşturacaktır. Çünkü bu sorulara dinden başka cevap verebilecek hiçbir kurum, müessese ve mekanizma söz konusu değildir.

Din deyince burada kastettiğimizin “İslam” olduğundan hiç şüphesiz kuşku yoktur. Çünkü diğer tüm dinler ya akıl ürünü ve dünyevî ya da tahrif edilmişlerdir. İlkesel anlamda özünde bazı doğrular barındırıyor olsalar da genel anlamda yanlış ve çelişkilerle doludurlar. Bunun tek istinası İslam’dır. Çünkü İslam öyle bir özelliğe sahiptir ki, hem icmalî hem tafsilî anlamda ya da diğer bir ifade ile hem detay hem de genel anlamda bir bütünlük oluşturan, hiçbir çelişki ve yanlış barındırmayan yegâne dindir.

İnternette Kur’ân’ın bilimsel mucizeleri araştırılacak olsa sayısız delil ve argümanla karşılaşılacaktır. O nedenledir ki gerek insanlar gerekse bilim adamları arasında en hızla yayılan din İslam’dır. Üstelik İslam’ın terörle özdeşleştirilmeye çalışıldığı, dezenformasyonun hâkim olduğu, kan ve gözyaşının diz boyu olduğu türbülanslı günümüz dünya konjonktürüne rağmen. Bu da; kâfirler istemese de Allah’ın dinini üstün ve hâkim kılacağına dair ifade buyrulan ayrı bir Kur’ân mucizesidir.

Tüm bunları anlatmamızdan maksadımız; insan denen muamma ve mualla varlığın her an uyanık ve müteyakkız olması gerektiğinin ne derecede hayatî bir öneme haiz olduğunu vurgulamak ve ifade etmek içindir.

Tüm varlık insan için yaratılmıştır. İnsan çok önemsenmiştir. Ancak gelin görün ki insan bu değerinin ve öneminin farkında değildir ya da bu farkındalığı elde edebilmesinin önünde birtakım engel ve perdelemeler söz konusudur.

Yaratıcı kudret, hakikat ışığını algılayabilmesi için insanoğlunda maddî-manevî çeşitli cihaz ve sensörler yaratmıştır. Ancak bu algılayıcı cihaz ve sensörlerin çalışabilmesi için insanın uyanık olması, olmazsa olmaz şarttır. Yani tersinden ifade ile uyumuş, uyuşmuş ya da manen ölmemiş olması gerekir. İnsanı uyutan, uyuşturan baş aktör nefs ve şeytandır.

Nefs ve şeytanın alt yapısını oluşturması ile insanın çevresini negatif anlamda saran dışsal çeşitli toplumsal enstrümanlar da söz konusudur. Bu nedenledir ki yazımızın başlığını “Sosyal Uyuşturucular” koyduk.

Uyuşturucu: İnsanın algı, anlama, kavrama, normal tepki verme, kendisi ve çevresiyle sağlıklı iletişim kurabilme gibi duyu ve yeteneklerini azaltan, güçsüz kılan ya da tamamen gösterdikleri etkinin şiddetine paralel olarak bunlara karşı duyulan ihtiyacın da arttığı, zamanla alışkanlık haline gelen, ayrıca belli ölçülerde zevk ve haz veren, bağımlılık yapan olgulardır.

Uyuşturucu denilince insanların aklına genellikle içki, sigara, esrar, eroin vs. maddeler gelir. Oysa çok değişik kategorilerde uyuşturucular söz konusudur. Hele günümüz dünyasında sinema, çizgi film, animasyonlar, bilgisayar oyunları gibi çok daha farklı boyutları mevcuttur.

Yazımızın girişinde ifade ettiğimiz İspanyol generalin “100 binlik beşikler” metaforunu da bu bağlamda dikkat çekmek için mevzubahis yaptık.

Günümüz bilim, teknoloji ve uzay çağında bilinen konvansiyonel uyuşturucuların dışında çok daha sinsi, tehlikeli ve kompleks uyuşturucular söz konusudur. İnsanın gerçeklerden uzaklaşmasına yol açan, maske takması, rol yapması ve kendinden kaçmasına neden olan o kadar çok uyutucu ve uyuşturucu var ki saymakla bitmez.

Sosyal uyuşturucu olarak nitelediğimiz olgular bizatihi zararlı olmayabilir. Dozaj aşımına uğramadıkları takdirde yararlı etkileri de söz konusudur. Örneğin yukarıda sözünü ettiğimiz futbol bir spor türüdür ve hattı zatında yararlıdır da. Ancak holiganizme dönüşmesi, fanatizm ve düşmanlıkları körüklemesi durumunda aklî melekeleri uyuşturduğu gerçeğinden bahsedebiliriz. Ya da Franco örneğinden hareketle, birtakım gerçeklerin farkına varılmasını önleyici bir uyuşturucu gibi kullanılabileceğini de öngörebilir ve söyleyebiliriz. Centilmenlik ve kardeşçe rekabet duygularını geliştirmesi beklenirken tam aksi sonuçlar doğuran bir sektör haline geliyorsa dikkatli olmak gerekiyor demektir.

Asli fonksiyonu; gönül tellerini akort etmek, maveradan koku ve esintiler getirmek, estetik zevkleri geliştirmek, ulvi duyguları coşturmak olması gereken müzik, fonksiyon değişimine uğrayıp karamsarlık, isyankarlık, alkol ve uyuşturucu madde bağımlılığına yol açıyor, insanları saldırgan ve agresif kılıyor, çaresizlik ve ümitsizlik pompalıyorsa “sosyal uyuşturucu”ya dönüşüyor demektir. Nitekim arabesk, rock, rap ve heavy metal müzik türlerinin şiddeti özendirdiği ve yukarıda sıraladığımız komplikasyonlara yol açtığı bilimsel araştırmalarla ortaya konulmuştur.

Toplumumuzda çok özel bir yeri olan “kahvehane kültürü” de dengeler gözetilmezse zararlı sonuçlara yol açabilmektedir. Sıkıntı ve mutlulukların paylaşıldığı emniyet sübabı platformlar olması gerekirken, aile kurumunu çatırdatan ve onun yerine ikame bir kurum haline geliyorsa orada da bir yozlaşma, dejenerasyon ve uyuşmadan bahsetmek gerekiyor demektir.

İnsanın metafizik alıcılarının körelmesine, ruhsal sensörler diyebileceğimiz manevî letaiflerinin ölmesine neden olan her şey aslında insanı zehirleyen, Hakk’tan uzaklaştıran bir uyuşturucu demektir. Tasavvuf literatüründe “masiva” olarak adlandırılan ne varsa hepsi insanı Allah’tan uzaklaştıran birer uyuşturucu konumundadır.

Bu sosyal vakıaların ortak özelliği, aslî fonksiyonlarını koruyorlarsa yararlı, istismar ve suiistimal ediliyorlarsa sosyal uyuşturucuya dönüşüyor olmalarıdır.

Azdıran başarılar, cinsellik, kariyer tutkusu, gençlik ve güzellik arzusu, kozmetik bağımlılıklar, para ve zenginlik takıntısı, televizyon, film ve dizi bağımlılığı, internet ve sosyal medya çılgınlığı… gibi fenomenleri, dozajı aşıldığı takdirde günümüz dünyasının sosyal uyuşturucuları olarak adlandırabiliriz.

Hedonizm, egoizm ve konfortizm gibi hastalıklar çağdaş ve modern dünyanın ortaya çıkardığı ve son zamanlarda bizde de sıkça rastlanan rahatsızlıklardır. Zevkçilik ve bencilliği yücelten, sosyal yardımlaşma ve dayanışmayı öteleyen anlayışlarla sağlıklı bir aile ve toplum inşa edilemez. “Newage” ve “anti aging” akımlar son zamanlarda çok revaç bulmaya başlamışlardır. Tüm bu patolojiler, ölüm korkusundan kaynaklanan ve kendinden kaçışı hızlandıran negatif etkiye sahip sosyal dinamiklerdir. Bunların sonucunda meydana gelen içki, kumar, esrar, eroin, tiner, bonzai… gibi klasik uyuşturucular kendisinden bahsedilmeyi zaten fazlasıyla hak ediyor…

Ne türden olursa olsun tüm bu uyuşturucuların ortak özelliği, insanı birtakım şeylerden uzaklaştırıyor olmasıdır. İnsanlar bilerek ya da bilmeyerek bir şeylerden kaçarlar. İşin en acı ve ilginç yanı da insanın kendinden kaçıyor olmasıdır.

Uyuşturucuların en etkili sonuçlarından biri de “unutmak” ile ilgilidir. Uyuşturucular insana gerçekleri, aileyi, hayatı, ölümü ve sonrasını unuttururlar. Tüm bunlar aslında insanın kendini unutmasıdır. En vahim olanı da Allah’ın unutulmasıdır.

Allah, her türlü uyuşturucudan muhafaza buyursun diyor, yazımızı bir ayeti kerime meali ile sonlandırıyoruz: “Allah’ı unutup da Allah’ın da kendilerini kendilerine unutturduğu kimseler gibi olmayın! Onlar yoldan çıkmış kimselerdir.” (Haşr, 59/19)

Ayetten anlıyoruz ki: Allah’ı unutmak, kişinin kendini unutması demek. Kişinin kendini unutması ise maazallah her şeyin kaybedilmesi demek. Ne büyük bir savrulma ne büyük bir hüsran!..

Rabbimiz bizleri, uyuşan, unutan ve unutulanlardan değil; uyanan, hatırlayan ve hatırlanan kullarından kılsın. (Amin)