Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Kalabalık Yalnızlık

Bu Yazıyı Paylaşın:
Kalabalık Yalnızlık

Oksimoron iki kavram gibi gözüken “kalabalık yalnızlık” ifadesini ‘konu başlığı’ olarak seçmemizin temel nedeni; çağımız insanının sosyo psikolojik ruh dünyasını tanımlıyor olmasından hareketle Türk Dil Kurumu’nun 2024 yılının kelimesini “kalabalık yalnızlık” olarak açıklamasından kaynaklanmaktadır.

“İnsan sosyal bir varlıktır.” cümlesini bilmeyen, duymayan yoktur. Teoride bir hakikati ifade eden bu hükmün maalesef günümüz koşullarında pratik bir karşılığı, reel bir izdüşümünü görebilmek pek mümkün gözükmemektedir.

Teknolojik gelişmelerin baş döndürücü bir hızla ilerlediği günümüz dünyasında söz konusu ilerleme ve başarıyı maalesef insanlar arası ilişkilerde görebilmek mümkün değildir.

Uzayın derinliklerine yolculuklar planlayan, komşu gezegenlerde koloniler kurmayı kurgulayan günümüz insanları; ne yaman bir çelişkidir ki her geçen gün birbirine yabancılaşmakta ve kendisinden uzaklaşmaktadır. Bir şeylerin yolunda gitmediği kesindir ama bunun ne olduğu akademik bir çalışma gerektiren çok önemli bir mevzudur.

Kitle iletişimin bu kadar yaygınlık kazandığı, her tarafı sanal iletişim aygıtlarının kapladığı bir çağda, insanlar yalnızlık buhranları yaşamakta, maddi-manevi girdaplarda yitip gitmekte, kaybolmaktadır. Instagram, Twitter, Facebook… türü sosyal iletişim ağları sosyalleşmekten ziyade yalnızlaşmanın labirentleri haline gelmektedir. Bu gerçeklik özünde aynı zamanda ironik bir çelişkiyi de barındırmaktadır. Hem sosyal medya diyeceksiniz ama adı sosyal olan söz konusu bu platformlarda asosyalleşip yalnızlaşmakla karşı karşıya kalacaksınız.

İşte söz konusu bu gerçeklik doğrultusunda 2024 yılının kelimesini/kavramını bulmak için sanal âlemde, internet ortamında bir halk oylaması yapılıyor. Oylama kelimeleri olarak “kalabalık yalnızlık”, “merhamet”, “yabancılaşma”, “algoritma”, “yozlaşma”, “yapay zekâ” ve “dijital yorgunluk” gibi kavramlar aday gösteriliyor. Yaklaşık bir milyon kişinin katıldığı açıklanan halk oylamasında “2024 Yılının Kelimesi/Kavramı” olarak “kalabalık yalnızlık” kavramı ‘yılın kelimesi’ olarak seçiliyor.

Ankara Üniversitesi İletişim Araştırmaları ve Uygulama Merkezi iş birliğiyle, alanında uzman isimlerden oluşturulan Değerlendirme Kurulunun “kalabalık yalnızlık” kavramının seçilmesi ile ilgili analizler içeren, konumuza ışık tutması bakımından yalın ve çarpıcı değerlendirmeler öngörmesi nedeniyle aşağıda iktibas ettiğimiz gerekçesinde aynen şu ifadelere yer veriliyor:

“2024 yılında, insanların kalabalıklar içinde yalnız hissettiklerini gösteren araştırmaların sayısında artış olduğu görülmektedir. Birbirlerinin zıddı gibi duran, teklik ifade eden ‘yalnızlık’ ile çokluk ifade eden ‘kalabalık’ aynı anda var olabilmektedir. Sosyolojik, psikolojik, iletişimsel gerekçelerle açıklanabilen bu durum, bireylerin gündelik yaşamlarında, kurdukları ilişki biçimlerinde kendisini göstermektedir. Araştırmalar, sosyal medya ve dijital teknolojilerin kullanımının artmasıyla insanların kendilerini daha yalnız hissetmeye başladıklarını göstermektedir. Sosyal medya ortamında takipçi, beğeni sayılarının önem kazanması, sözde ‘kalabalık’ bir ortam oluşturulması yalnızlık hissine çözüm gibi algılansa da yalnızlık hissini artıran bir sonuç ortaya çıkarmaktadır. Dijital dünyanın gelip geçici ilişkiler önermesi, yalnızlık hissini derinleştirmektedir. Diğer yandan hayatın giderek artan hızı, artan insan hareketliliğiyle birlikte toplumsal bağların zayıflamasıyla bağ kurmakta zorlanan bireyler, kendilerini kalabalıklar içinde yalnız hissetmektedirler. Bireyin çevresinde insan sayısının fazla olması, kendisinin yalnızlık hissetmediği anlamına gelmemektedir. Aynı ev içinde aile bireylerinin olması, aynı yemek masasında yalnız hissetmeyi engellememektedir.”

2024 yılında Türkiye’de “kalabalık yalnızlık” kavramının yılın kelimesi seçilmesi hiç de tesadüf değildir. Çünkü bu olgu sadece ülkemizi değil, küresel ölçekte bütün dünyayı ilgilendiren bir sorun yumağı haline gelmiştir. Artık “yalnızlık”, modern dünyada küresel bir halk sağlığı sorunu olarak kabul ediliyor ve bu soruna çözüm bulmak için bazı ülkelerde “Yalnızlık Bakanlığı” gibi ilginç adımlar dahi atılıyor.

Yalnızlık Bakanlığı, bireylerin sosyal izolasyon ve yalnızlık sorunlarıyla mücadele etmek amacıyla kurulan bir devlet kurumu olarak ihdas ediliyor. Bu bakanlık, modern yaşamın getirdiği yalnızlık hissini azaltmayı, sosyal bağları güçlendirmeyi ve özellikle intihar, ruhsal sağlık sorunları ve toplumsal izolasyon gibi sorunlara çözüm üretmeyi hedefliyor.

Şu an için yalnızca İngiltere ve Japonya’da resmî bir Yalnızlık Bakanlığı bulunmakta. Ancak, başka ülkelerde yalnızlık sorununa yönelik farklı programlar veya girişimler mevcut fakat bunlar ayrı bir bakanlık düzeyinde değil. Örneğin, Birleşik Arap Emirlikleri’nde Mutluluk, Barış ve Hoşgörü Bakanlığı gibi benzer amaçlarla çalışan yapılar söz konusu. İngiltere’de kurulan bakanlık, sivil toplum kuruluşlarıyla iş birliği yaparak yalnızlığın etkilerini azaltmayı ve özellikle yaşlılar, engelliler, genç anneler ve mülteciler gibi risk altındaki gruplara destek olmayı hedefliyor. İngiltere’de yaklaşık 9 milyon kişinin yalnızlık sorunu yaşadığı ve özellikle 200 binden fazla yaşlının haftalarca kimseyle iletişim kurmadan yaşadığı belirtiliyor.

Japonya’da ise özellikle Covid-19 pandemisiyle artan sosyal izolasyonun da tetiklemesiyle, 2020 yılında intihar edenlerin sayısının 20 bini aştığı ve özellikle kadınlar arasında intihar oranlarının %70 oranında arttığı ifade ediliyor

Bu iki ülke, yalnızlığı toplumsal bir sorun olarak ele alan ilk ülkeler oldu. Ancak, özellikle İngiltere’de yapılan bazı değerlendirmelerde, bakanlığın yalnızlık sorununa kesin bir çözüm getiremediği ve halkın hâlâ kendini yalnız hissettiği belirtiliyor.

İsveç’te de bu konuyla ilgili sorunların ciddi boyutlara ulaştığı ve intihar olaylarının sürekli yükseliş trendi gösterdiği ifade edilmektedir.

Dünya Sağlık Örgütü 2023 raporunda ise, yalnızlık ve sosyal izolasyonun her yıl yaklaşık 871.000 ölüme neden olduğu belirtilmiştir. Yalnızlık, kalp krizi, beyin kanaması, depresyon, anksiyete ve intihar riskini de artırıyor.

Ülkemizde de yapılan araştırmalar, her üç kişiden birinin kendini yalnız hissettiğini gösteriyor. Özellikle gençler, sosyal beceri eksikliği ve teknoloji bağımlılığı nedeniyle yalnızlık yaşıyor. Modern şehirler, sosyal bağlantıları zorlaştıran “yalnızlaştırıcı ortamlar” olarak tanımlanıyor.

Yalnızlık için bakanlık kurmak, sorunun ciddiyetini kabul eden önemli bir adım olarak kabul edilse de, yalnızlığın çözümü için yalnızca politik girişimlerden ziyade toplumsal ve bireysel düzeyde bütüncül yaklaşımlar göstermek gerekmektedir. Türkiye gibi sosyal bağların güçlü olduğu ülkelerde bile yalnızlık artıyorsa, bu küresel soruna karşı daha fazla farkındalık ve çaba sergilemek gerektiği hususunu aşikâr bir gerçeklik olarak önümüze koymaktadır.

Buraya kadar; “Kalabalık yalnızlık” olgusuyla ilgili yurtiçi ve yurtdışında yapılan çeşitli araştırma ve çalışmalar, istatistiksel veriler ve analizler bağlamında bir derleme ve değerlendirme yaparak konunun ciddiyet ve vahametini ortaya koymaya çalıştık.

Konuyu tam anlamak ve kavrayabilmek için söz konusu olgunun derinlemesine irdelenip analiz edilmesinde büyük fayda var. İnsanlar neden yalnızlaşıyorlar, neden mutsuzlaşıyorlar, intihar oranları neden yükseliyor, maddi refah düzeyleri yükselmekle beraber paradoksal olarak neden iç dünyalarında dinginliği yakalayamıyorlar? Bu konularda ciddi çalışmalar yapmak gerekiyor.

Sorunun temelinde insanı sadece maddi boyutuyla ele alıp onun ruh dünyasını göz ardı ederek, manevi ve moral değerleri ikinci plana atıp ıskalamanın ana neden olduğunu söylemek için bilge olmak gerekmez.

Problemin özünde dinî, felsefi, ekonomik, sosyal, kültürel... çok çeşitli faktörler söz konusu.

İnsan; ruh ve bedenden mürekkep sofistike bir varlıktır. İnsan bedeni, sınırlılık ve sonluluğu temsil ederken, insan ruhu; sınırsızlık ve sonsuzluğu temsil eden boyutu ifade eder.

Materyalizm ve pozitivizmin etkisi ile maalesef ruh inkâr edilmiştir. İnsan sadece maddesel bir varlık olarak kabul edilmiş, dolayısıyla maddi ve bedensel haz ön plana çıkarılmıştır. “Hedonizm” bir yaşam felsefesi olarak algılanmış, dolayısıyla da bedensel tatmin elde edilerek mutlu olunabileceği gibi bir yanılgıya düşülmüştür.

İnsan, ruhunu inkâr ederek yalnızca bedensel tat ve lezzet alabilir. Bedensel hazlar ise sınırlı ve sonludur, gelip geçicidir. Muvakkat, gelip geçici şeyler asla insanı mutlu kılamaz. İnsanın mutlu olabilmesi için sınırsız ve sonsuz olana yönelmesi gerekir. Sınırsız ve sonsuz olana yöneliş kapısı insanın ruhudur, ruh ise “ilahi nefha”dır. İnsan aslında Allah’ı aramaktadır. Fakat maalesef bunun ayırdında ve bilincinde değildir. Çözüm, insanı ruhuyla buluşturmak, fabrika ayarlarına döndürmek ile mümkündür.

Popüler kültür tutsağı olan gençler; cinsellik, şiddet, eğlence, spor gibi olguların negatif etkisine maruz bırakılmış, meşru tatmin vasıtaları olması gereken unsurlar maalesef birer “sosyal uyuşturucu”ya dönüştürülmüştür.

Bazı yazılarımda dile getirdiğim aşağıdaki hususları burada da vurgulamakta yarar görüyorum:

Batı uygarlığının karakteristik özelliklerinden biri olan “bireycilik” anlayışı, görünürde pozitif bir algı oluştururken gerçekte bambaşka sonuçlar ortaya çıkarmıştır. Söz konusu bu “birey” kendini gerçekleştiren “sosyal birey” olmayıp bencil, egosantrik “narsist birey”dir. Batı’da sürekli işlenen kendine “öz saygı” olgusudur. Birey adeta idolleştirilir. Ne var ki ruh ve moral değerler inkâr edildiğinden, insan adeta biyonik ve robotik bir makine olarak algılanmıştır. Materyalist ve pozitivist bir dünya amaçlandığı için de android ve terminatör bir karakter ortaya çıkmıştır. Böylesi bir insan; kalabalıklar içerisinde yalnızlaşan bir insandır. Toplum içerisindedir ama asla sosyal değildir. Bencildir, katıdır, şefkatsizdir. Sosyal darwinizmi esas alan bu felsefedeki biri için; “güçlü olan yaşar”, “insan insanın kurdudur”, “zayıf olan yok olmaya mahkûmdur”, “haklı olan güçlü değil, güçlü olan haklıdır.” Böyle bir anlayış ise peşinden mutsuzluk ve huzursuzluk getirecektir.

Batı’da insan, adeta kutsanırken paradoksal bir biçimde toplum içerisinde erimekte, yalnızlaşmakta, makinalaşmakta ve robotlaşmaktadır. Oysa İslam’da insan; “Ferdi vahid”dir, özeldir, müstakildir, azizdir, mükerremdir.

Yeri gelmişken, “kalabalık yalnızlık” olgusuyla kavramsal benzerlik taşıyor gibi gözükse de içerik ve muhteva itibari ile çok farklı anlamlar taşıyan İslam tasavvufundaki “halk içerisinde Hak’la beraber olmak”, uzlet, halvet gibi kavramları da birbirine karıştırmamak gerektiğini vurgulayalım.

“Zâhirde halk ile, bâtında Hak ile olmak” şeklinde ifade edilen bu anlayışa göre insanın Hak ile bulunması için halktan ve toplumdan kopması gerekmez. İnsan halk içinde bulunurken de halvette olabilir. Bu anlayış, kalabalık yalnızlık gibi patolojik bir durumu değil, kişisel arınmayı öngören özel bir duyuş ve duruşu ifade eder. İnsanın gerçeğe ulaşması ve kurtulması için dünya yaşantısından, bedenin arzu ve isteklerinden uzak durması, bunun için de uzlet yaşantısına yönelmesi gerekli görülür.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.), nübüvvet öncesi Hira Mağarası’nda, ibadet ve tefekkürle meşgul olmuştur. Kırk yaşında ilk vahiy de kendisine burada gelmiştir. İmam Gazali, Nizamiye Medreselerinin bugünkü anlamıyla rektörü konumunda iken uzlete çekilmiş, on yıl süren bir uzlet sonrası tekrar insanların arasına dönmüştür. “İhyau Ulumi’d-Din” gibi günümüzde de okunan şaheserini böylesi bir uzlet sonrası yazmıştır.

Demek ki “halk içerisinde Hak’la beraber olmak” uzlet, halvet… gibi kavramların ‘kalabalık yalnızlık’ gibi patolojik sendromlarla hiçbir alakası bulunmamaktadır.

Kalabalık yalnızlık, sosyal ve fiziksel olarak insanlarla çevrili olsak da duygusal veya manevi bir bağ kuramama durumudur. Bu durumdan kurtulmak için derin ve samimi ilişkiler kurmak gerekir. Yüzeysel sohbetler yerine güvenilir insanlarla duygularımızı, düşüncelerimizi ve tecrübelerimizi paylaşabileceğimiz anlamlı bir arkadaş grubu, kalabalık yalnızlığı azaltabilir.

Yalnızlık hissi bazen deruni bir boşluktan kaynaklanabilir. Sohbet, terapi gibi yöntemlerle daha sağlıklı çözümler üretilebilir. Hobi uğraşlarına, kurslara veya topluluk etkinliklerine katılarak benzer ilgi alanlarına sahip insanlarla tanışmak, ortak bir inanç, amaç ve gaye etrafında bir araya gelmek bu girdaptan kurtulmaya yardımcı olacaktır. İnsanlarla konuşurken açık ve dürüst olmak, karşınızdaki kişilere ilgi göstermek, empati kurmak ve dinlemeye özen göstermek, karşılıklı anlayış, yalnızlık hissini azaltacaktır. Selamlaşmak, müsafaha yapmak, sevmek ve sevdiğini belli etmek insanı yalnızlıktan kurtaracaktır. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir hadis-i şeriflerinde; “Biriniz kardeşini (Allah için) seviyorsa, ona sevdiğini söylesin.” (Ebû Dâvud, Edeb 122, (5124)) buyurmaktadır.

Sosyal medya, kalabalık yalnızlığı artırabilir. Sürekli ekran başında olmak yerine yüz yüze etkileşimlere öncelik vermemiz gerekir. Telefonu bir kenara bırakıp gerçek dünyada bağlantı kurmaya odaklanmak çok yararlı egzersizler olacaktır.

Eğer yalnızlık hissi yoğun ve sürekliyse, bir sağlık sorununa dönüşmüşse bir terapist veya danışmanla konuşmak zaruri olacaktır. Bu ve benzeri adımlar, kalabalık yalnızlık hissini azaltarak daha anlamlı ve tatmin edici ilişkiler kurmamıza yardımcı olabilir.

İletişimsizlikten kurtulmak isteniyorsa dostluklara büyük önem vermek gerekir. Uzaktan uzağa yapay ve çakma ilişkiler, yerini yüz yüze hakiki ilişkilere bırakmalıdır. “Sevgi paylaşıldıkça artar, sıkıntılar paylaşıldıkça azalır.” İhtiraslardan arınarak empati kurabilmek sempatilere yol açacaktır. Hediyeleşmek, sohbet halkaları oluşturmak... çok ciddi tedavi ve terapi yöntemleridir. Arkadaşlıklar, dostluklar; yalnızlık çöllerinin sosyal terapi vahalarıdır.

Dua etmek de çok ciddi bir arınma, yalnızlıktan kurtulma yolu, yöntemi ve vesilesidir.

Ama tüm bunların da ötesinde gerçek çözüm; insanın ancak Allah’a yönelmesi ile mümkün olabilecektir. Bu da ancak şuurlu olmakla mümkündür. Bilinç ya da şuur; eşya ve olayların, kâinatın, kısaca bütün varlığın neden var olduğunun, Allah merkezli olarak bilinmesi ve farkında olunmasının adıdır.

Her zaman vurguladığımız şu hususu yinelemekte fayda var; “Günümüz pozitivist insanı ‘modern yalnızlıklar’ yaşamaktadır. Söz konusu modern yalnızlığını; stadyumlar, fan kulüpler, bar-disko-pub… türü bir nevi ‘seküler mabetler’de paylaşmaya çalışmaktadır. Kalabalıklar içerisinde yalnızlığı, şöhret sahnesinde kimsesizliği oynayan zavallı modern insan, inandığı gibi yaşamadığı için yaşadığı gibi inanmanın bumerang etkilerini, handikaplarını yaşamaktadır. Bu durum bir nevi sahte plasebo etkisidir. ‘İnandığı gibi yaşamayan bir insanın yaşadığı gibi inanması’ da sahte bir plasebo etkisinden başka bir şey değildir aslında. İnsan ruhuna kodlanmış olan inanma ihtiyacının istismarından başka bir şey değildir söz konusu olan.”

Kalabalıklar içerisinde yalnızlıktan kurtulmanın yolu; insanın fabrika ayarlarına dönmesi, fıtratıyla buluşması, son kertede Allah’a yönelmesi ile mümkündür.

Sözün özü, mutluluk reçetesi bu hakikat; Kur’an-ı Kerim‘de şu şekilde ifade buyrulmuştur:

“Onlar, inananlar ve kalpleri Allah’ı anmakla huzura kavuşanlardır. Biliniz ki, kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Ra’d, 13/28)