Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

O En Çok Sevilen En Çok Seven

Bu Yazıyı Paylaşın:
O En Çok Sevilen En Çok Seven

“Andolsun, size kendi içinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya düşmeniz ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, mü’minlere karşı da çok şefkatli ve merhametlidir.” (Tevbe, 9/128) ayet-i kerimesi beni çok duygulandırıyor. Bizim için ne büyük bir lütuf. Allah Teâla (c.c.), Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) bize olan merhamet ve şefkatini açıkça kitabında onun ümmetine müjdeliyor.

Ve gelen peygamber için ‘kendinizden’ ifadesi kullanılıyor. Bu onun (s.a.v.) bize yakınlığını, bizim ona benzeyebileceğimizi, bize getirdiklerini hayatımıza geçirebileceğimizi yani insana ait olan her durumda onun (s.a.v.) rehberliğine çok rahat sığınabileceğimizi gösteriyor.

Aynı zamanda onun (s.a.v.) bizi sahiplendiği gibi, bizim de onu (s.a.v.) can-ı gönülden sahiplenebileceğimizi düşündürüyor bana. Biz etrafımızda değer verdiğimiz, sevdiğimiz, bağımızın kuvvetli olduğu insanları kendimizden görürüz. Seni kendimden görüyorum/kendim gibi görüyorum dediğimiz insanlar illaki birçoğumuzun etrafında vardır. Ve çevremizde kendimizden görebileceğimiz insanların varlığı çok müthiş bir zenginlik. Tabii bu noktada liyakat ayrı bir durumdur. Kendinizden gördükleriniz bazen insanı şaşırtabiliyor. Bu da ayrı bir konu.

Ama liyakat penceresinden baktığımızda, çok değer verip çok seveceğimiz, buna en layık olan ve bizi hayal kırıklığına uğratmayacak olan, Allah’ın (c.c.) habibim hitabına mazhar, Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) en başta yer alıyor olması da aklın gereği.

Çünkü muhabbetin kaynağı Allah’tır (c.c.) ve yarattıklarına muhabbeti vardır. Yine biliyoruz ki Allah’ın (c.c.) muhabbeti en çok Peygamber Efendimiz’edir (s.a.v.). “Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber’e salât ediyorlar. Ey iman edenler! Siz de ona salât edin, selâm edin.” (Ahzâb, 33/56) ayetiyle o sevgiyi açıkça beyan ediyor bize. Tabiri caizse Ben, onu seviyorum, meleklerim onu seviyor, siz de sevin diyor. Onunla olan ilgi ve irtibatınızı kesmeyin, canlı tutun, bağınızı kuvvetlendirin diyor.

Übey bin Kâ’b şöyle anlatır:

Peygamber Efendimiz’e (s.a.v.):

“–Yâ Resûlallah! Ben size çok salavât-ı şerife getiriyorum. Acaba bunu ne kadar yapmam gerekir?” diye sordum.

“–Dilediğin kadar.” buyurdular.

“–Dualarımın dörtte birini salavât-ı şerifeye ayırsam uygun olur mu?” diye sordum.

“–Dilediğin kadarını ayır. Ama daha fazla zaman ayırırsan senin için iyi olur.” buyurdular.

“–Öyleyse duamın yarısını salavât-ı şerifeye ayırayım!” dedim.

“–Dilediğin kadar yap. Ama daha fazla zaman ayırırsan senin için hayırlı olur.” buyurdular. Ben yine:

“–Şu hâlde üçte ikisi yeter mi?” diye sordum.

“–İstediğin kadar. Ama artırırsan senin için hayırlı olur.” buyurdular.

“–Öyleyse duaya ayırdığım zamanın hepsinde Sana salavât-ı şerife getirsem nasıl olur?” deyince:

“–O takdirde Allah Teâlâ, dünya ve ahirete âit bütün arzularını ihsan eyler ve günahlarını bağışlar!” buyurdular. (Tirmizî, Kıyâmet, 23/2457; Hâkim, II, 457/3578; Beyhakî, Şuab, III, 85/1418; Abdurrazzâk, II, 214)

Anlaşılan o ki Peygamber Efendimiz’le (s.a.v.) olan bağın kuvvetlenmesi Allah’la (c.c.) bağımızın kuvvetlenmesi demek. Öyle ya o (s.a.v.) sadece en çok sevilen değil, aynı zamanda en çok sevendir. Onun (s.a.v.) Yaradan’a olan sevdası gibi bir başka sevda yok. Yani onun sevdası tek. Asla vazgeçmediği ve başka herhangi bir şeyle değişmediği bir sevda.

Müşrikler bunun için çok uğraştılar, hatta amcası vasıtasıyla Fahri Kâinat Efendimiz’e (s.a.v.) haber göndererek davasından vazgeçmesini istediler. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (s.a.v.) amcasına, bu husustaki azim ve gayretini ortaya koyan şu muhteşem cevabı verdi:

“–Amca! Vallâhi; Allâh’ın dînini tebliğden vazgeçmem için, güneşi sağ elime, ayı da sol elime koyacak olsalar, ben yine de bu dâvâdan vazgeçmem! Ya yüce Allah, onu bütün cihâna yayar, vazifem tamam olur yahut da bu yolda ölür giderim!” (Bkz. İbnü’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-Târîh, II, 64)

Onun (s.a.v.) davasının, tek olan Allah (c.c.); vazifesinin de Allah’a (c.c.) giden yolu bizlere bizatihi göstermek olduğunu ve gösterdiğini hepimiz biliyoruz. Bu minvaldeki çabası malumumuz. Ve kalbinde o TEK olana karşı emsalsiz olan sevdadan ümmetinin de nasiplenmesini öyle istiyor ki dualarında, tavrında bu isteğin izlerini görmemek mümkün değil.

Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) ümmetine sevgisi mevzubahis olunca kendi yaşadığım bir hadise hep aklıma ve kalbime gelir. 2019 yılı nisan ayında Medine’ye gitmek nasip oldu. Havalimanında uçaktan indiğimizde bana apayrı bir dünyaya adım atmışız gibi gelmişti. Üç gün iki gece kaldık Medine’de. Ve orada kaldığım süre içinde bana eşlik eden bir hissiyat hâlâ beni benden alır.

Medine’ye ilk kez gitmeme rağmen orada hiç yabancılık çekmedim. Sanki orada doğmuşum, tüm ömrümü orada yaşamışım gibiydi. Ve bu hissiyat kalbime hem neşe hem huzur verirken, yüreğimde hâsıl olan muhabbetin tadı bambaşkaydı. Birlikte ziyaretimizi yaptığım kardeşlerimle hissiyatımı bir vesile ile paylaştığımda ‘Biz de aynı durumdayız.’ dediler. Birçok kişi ile aynı duygular içinde olmak bana ilginç gelmişti. Ama ilginç gelmesine rağmen çok da üstünde durmadım. Durmadığım gibi bir anlam da yükleyemedim o zaman. Çünkü kısa bir süreliğine orda olunca daha çok anı yaşamaya odaklanıyorsunuz.

Ülkeme döndükten sonra bir vesile ile hissiyatımın asıl nedenini anladım. Oradaki muhabbetin kaynağı, bizim ona olan sevgimizden daha çok, Medine’nin sahibinin sevgisinin kalplerimize tesiri idi. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) ümmetine olan muhabbeti o denli kuvvetli idi ki, asırlar sonrasında bile ziyaretine gelen yüreklere o muhabbetin sirayeti ile ilk defa bulunduğunuz bir diyarda bile kendinizi hiç ama hiç yabancı hissetmiyorsunuz.

Ve anlıyorsunuz ki ona ümmet olmak çok büyük bir lütuf. İslami kaynaklarda Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) ümmeti için gece gündüz dua ettiği geçer. Durmadan Rabbine “Allah’ım, ümmetimi koru, ümmetime acı!” diye niyaz ettiği belirtilir. Böyle dua ettiği bir gün Cenabı-Hak, Cebrail Aleyhisselam’ı gönderip: “Ey Cebrail, Muhammed’e git ve şunu söyle: ‘Biz seni ümmetin hakkında hoşnut edeceğiz ve asla üzmeyeceğiz.” buyurmuştur. (Müslim, İman: 346)

İnsan sadece bu hadise bile bakarak Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) nezdindeki kıymetimizin ne denli çok olduğunu düşünüyor. Onun (s.a.v.) kıymeti bize kıymet katıyor. Allah (c.c.) bizi böyle bir peygambere ümmet olma şerefini bahşetmiş.

Ve Allah onu bizim hakkımızda hoşnut edecekse, üzmeyecekse bize düşen de aynı şeydir. Yani Peygamber Efendimiz’i (s.a.v.) üzmemek. Bunun için de herkes kendi iç âlemini gözden geçirmeli ve yüreğinde o Habib’in yerine bakmalı. Nasıl bir ümmet olduğunun muhasebesini yapmalı. Biz ne kadar onun getirdiklerine tabi olur ve uygularsak o kadar Peygamber Efendimiz’i (s.a.v.) sevindirir, ona yakinlik elde ederiz.

Bizi bu denli seveni sevindirmek, bize düşkün olana düşkün olmak, ona yakınlık elde etmek dünya ve ahiret saadetinin anahtarı değil de nedir?

Allah’a emanet olun.