Toplumun İnşasında Sünnet-i Seniyye’nin Önemi
Her millet için toplumun inşası önemlidir. Çünkü toplum inşa olmazsa karmaşa, kaos, adaletsizlik, her türlü çirkinlik; yani insan haysiyetine yakışmayan her şey kendine yol bulur; ki bazı kavimler böyle helak olmuştur.
Dünya hayatındaki her alanla biz muhatabız. Sosyal alanla, iktisadi alanla, ilimle, bilimle, ahlaki alanla… Yani içtimai hayatın tamamıyla muhatabız. Tüm içtimai hayat medeniyettir aynı zamanda ve her millette farklı biçimlerde ortaya çıkar. Milletlerin kültürü, gelenekleri, inançları aynı zamanda medeniyetlerini şekillendirir. Yani toplumun inşası o milletin medeniyeti ile oluşturulur.
Ve çok önemli bir hakikat vardır ki Müslüman toplumların medeniyetinin temeli Kur’an ve sünnettir. Yani öyle olması gerekir. Daha açığı bizim medeniyetimizin, içtimai hayatımızın beslendiği kaynaklar Kur’an ve sünnet olmalıdır.
Peygambersiz İslam anlayışını benimseyenler ise yalnızca Kur’an’ın yeterli olduğunu öne sürerler. Ama herhalde vahyin ilk muhatabını unutuyor olmalılar. O vahyin elçisini görmezden gelerek kendi kafalarındaki İslam’ı yaşamaya ve yaşatmaya çalışırlar. Hâlbuki insan, yaradılış itibarıyla -temsil edenden- etkilenmede mahirdir ve tevhide dair her şeyin en iyi temsilcisi Efendimiz (s.a.v.) olduğu gibi en iyi uygulayanı da Efendimiz’dir (s.a.v.).
Efendimiz (s.a.v.) bir kulun hayat çizgisinin nasıl olması gerektiğini, tevhidi duruşun ne olduğunu bizatihi ümmetine gösterdi. Sünnetiyle dinin yaşanabilirliğini ve İslam’ın bilgi yönünün yanında, her çağa hitap eden canlı bir hakikat olduğunu da hem kendi asrına hem de gelecek tüm zamanlara miras bıraktı.
Ashabını, tevhidi temsildeki haliyle çok güzel bir şekilde değiştirdi ve dönüştürdü. Asr-ı saadette yaşanan bu değişim ve dönüşümü net şekilde anlatan güzel bir anekdot vardır.
Sahabelerden biri, Hz. Peygamber aleyhissalatü vesselama gelip şöyle dedi:
“Ya Resulallah! Bizler, cahiliye insanları ve putlara tapan kişiler idik. Bu sebeple çocukları öldürüyorduk.
Yanımda bir kızım vardı. Büyüyüp kendisini çağırdığımda, çağırmamdan dolayı sevinecek (bir yaşa geldiği) zaman bir gün onu çağırdım, o da peşimden geldi. Ben de ailemin uzak olmayan bir kuyusuna kadar gittim. (Kuyunun yanına varınca) elini tutup onu kuyunun içine attım. Ondan hatırımda kalan son şey; “Babacağım! Babacağım!” demesidir.”
Bunun üzerine Resulullah Efendimiz (s.a.v.) gözyaşları boşalıncaya kadar ağladı. Resulallah’ın (s.a.v.) yanında oturanlardan bunu gören bir adam, olayı anlatana “Resulullah aleyhissalatü vesselamı hüzünlendirdin!” dedi.
(Resulullah) bu adama “Bırak onu, çünkü o, kendisini ilgilendiren, endişeye sevk eden bir şeyi sormaktadır.” buyurdu.
Sonra olayı anlatan zata “Haberini bana tekrar anlat!” buyurdu. O da tekrar anlattı. (Resulullah da) gözyaşları sakalına ininceye kadar ağladı. Müteakiben şöyle buyurdu:
“Allah cahiliye (dönemi insanlarından) yapmış oldukları şeyleri kaldırmıştır. Binaenaleyh ameline yeniden başla.” (Darimi, Mukaddime, 1)
Allah Allah! Kaynağı imansızlık olan vahşiliği, Efendimiz (s.a.v.) tekrar tekrar anlattırarak ashaba aldıkları yolu ve ne kadar değiştiklerini telkin ederken şefkat ve merhametle İslam’ın yüceliğini ortaya koyuyor. Bu vahşeti yaşayan elbette yalnızca bir sahâbî değildi. Bu hadiseye şahit olan ya da olmayan ashaptan olan kişiler içinde de aynı vahşiliği işleyenler vardı ama Efendimiz’in (s.a.v.) öyle bir tasarrufu vardı ki imanla şereflenmiş halleriyle önceki halleri arasındaki fark, karanlıkla aydınlık arasındaki fark kadar bariz.
Peki insanların zalimlikleri bitti mi? Bitmedi. Belki şu zaman cahiliye devrindekinden daha kötüleri yaşanıyor. Cahiliyenin de cahiliyesini yaşıyor gibiyiz. Ama Efendimiz’in (s.a.v.) sünneti hem dinamik hem de İslam’ın ayrılmaz bir parçası olduğundan ondan olan her şey kalplere, hayatlara o günkü gibi tesir ediyor ve önderlik ediyor.
Sünnet-i seniyye bizim için “Ben İslam’ım.” demektir ve Efendimiz’e olan muhabbetimizin nişanesidir. Modern dünyada sünnet algısı, özellikle kafaları karıştıracak şekilde, hatta imanı harap eden taarruzlarla şekillendirilmeye çalışılıyor.
O yüzden bizim duruşumuz, İslam davasının neresinde olduğumuz, temsil kabiliyetimiz çok önemli. Biz hakikat âşığı bir Peygamberin (s.a.v.) ardından gidenleriz. Öyle nezih, öyle davasının ardında ki, ömrünün son günlerinde ashabıyla helalleşmesinde yaşananlara baktığımızda, mübarek vücutlarının zarar görmesi ihtimaline rağmen tereddüt etmeden kul hakkıyla ahirete intikal etmek istemeyen bir ruhu görüyoruz.
Veda haccı sonrasında Efendimiz’in (s.a.v.) hasta olduğu, hatta namazları mescitte Hz. Ebu Bekir’e kıldırttığı zamanlardı. Allah Resulü, hastalığı hafiflediği bir sırada ılık suyla abdestini aldı, sahabelerin mescitte toplanması için Bilâl-i Habeşî’den ezan okumasını istedi. Ezanın ardından Resulullah (s.a.v.), Mescid-i Nebevî’ye çıkageldi. Allah Resulü zor da olsa namazı kıldırabildi. Bir eliyle minberi diğer eliyle de asasını tutan, benzi solmuş ve bitkin bir hâlde insanlara şöyle hitap etti:
“Dostlarım! Ben Risâlet görevimi yerine getirdim. Allah’ın dinini elimden geldiğince size anlatmaya çalıştım. Belki bundan sonra görüşemeyeceğiz. Bu süre zarfında kimin benim üzerimde hakkı kaldıysa, farkında olmadan hanginize kötü bir söz söyleyip onu kırmışsam, kıyamet günü hesaplaşıp hakkını almadan önce, şimdi, onun ayağa kalkıp hakkını benden almasını istiyorum. Bugün helalleşme günüdür.”
Bu sözle birlikte mescitteki herkes hıçkırıklara boğuldu. Kimse konuşamıyordu. Hiç kimse kalkmayınca Resulullah (s.a.v.) aynı sözleri iki kez daha tekrar etti. Sözünü tamamladığında, arka saflarda bulunan kırklı yaşlarda bir şahıs ayağa kalktı ve “Benim sizden alacağım var ya Resulallah!” dedi.
Mescit bir anda buz kesmişti. Hz. Peygamber (s.a.v.), onu yanına çağırdı. Sahabelerin çatık kaşları ve öfkeli bakışları arasında hakkını isteyen şahıs en ön safa doğru ilerledi. Allah Resulü meseleyi kendisine hatırlatmasını isteyince o şahıs şunları söyledi:
“Bir savaştan sonra gazilerin arasındaydım. Tam ayrılmak üzereyken develerimiz yan yana geldi. Size yakın olabilmek için yaklaştığımda, kırbacınızla sırtıma değdiniz. Bunu kasten mi yaptınız, yoksa devenize vururken kazara kırbacınız bana mı çarptı bilemiyorum. Ancak o anda canım çok yanmıştı. Bu bir hak ise hakkımı istiyorum.”
Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.v.) “Sana kasten vurmaktan Allah’a sığınırım.” buyurdu. Kısas için sırtını döndü, “Haydi vur ve hakkını helal et!” dedi. Ancak o şahıs “Olmaz ey Allah’ın elçisi! Siz bana kırbacınızla vurdunuz, aynı kırbacı isterim. Ayrıca siz bana vururken sırtım çıplaktı. Sizin de aynı durumda olmanız gerekir.” Kendilerini tutamayan hiddetlenen sahabeler galeyana gelmişti.
Kimi öfkeden yerinde duramıyor, kimi parmaklarını ısırıyor, kendini kontrol edemeyecek olanlar mescidin dışına çıkıyordu. Hıçkırıklara boğulan sahabeler zaten ayakta zor durabilen Resulullah’ın (s.a.v.) hasta olduğunu ifade ederek yalvarırcasına o şahıstan kısastan vazgeçmesini istiyorlardı. Herkes ağlamaktaydı. Hak sahibi ise başını öne eğmiş sessiz bekliyordu. Resulullah (s.a.v.), şaşkına dönen ve sakin olmalarını işaret ettiği ashab-ı kiramı yatıştırdı. Bilâl-i Habeşî’yi de Hz. Fâtıma validemize gönderip daha evvel ona hediye ettiği kırbacını getirmesini emretti. Yaşlı gözlerle Hz. Fâtıma’nın evine gidip kapısını çalan Bilâl-i Habeşî, Resulullah’ın (s.a.v.) kırbacını istediğini söylemesi üzerine Hz. Fâtıma “Bugün bir sefere hazırlığı yok. Kaldı ki babacığımın kırbaç kullanabilecek takati de yok. Ne yapacak ki kırbacı?” diye sordu.
“Babanız borçlarını ödüyor. Dünyayı terk edecek, vakit yaklaştı sanırım. Bu yüzden de kendisinde hakkı olanların haklarını alması için kendisine kısas yapılmasını istiyor.” dedi.
Bunun üzerine Hz. Fatıma gözyaşlarıyla şu sözleri sarf etti:
“Söylediklerini kulakların duyuyor mu ey Bilâl! Allah’ın elçisine kısas yapmayı kendisine layık gören de kimdir? Ali orada değil miydi, bir şey yapmadı mı? Kuzularım Hasan ile Hüseyin’e haber ver. O şahsın yanına gitsinler, hâlâ kısas istiyorsa hakkını onlardan alsın. Hasta babacığıma vurmasına izin vermesinler.” dedi.
Nihayet Bilâl-i Habeşî’nin alıp getirdiği kırbacı Resulullah (s.a.v.), kısas isteyen şahsa verdi, gömleğini çıkardı ve sırtına vurmasını istedi.
Ashab-ı kiram dehşet içinde ve hıçkırıklarla bu sahneyi izliyordu. Ağlama sesleri mescidin dışına taşmıştı. Tarif edilemez anlar yaşanıyordu Medine’de. Tarih, tüm sahabenin bulunduğu bir ortamda Resulullah’a (s.a.v.) kırbaçla vurulduğunu nasıl yazacaktı?
Mescid-i Nebevi’deki herkes bu olağanüstü anları bambaşka duygular eşliğinde izliyordu. Kalpleri durduracak o dehşet anlarının yaşandığı sırada hak sahibi şahıs kırbacı kaldırmıştı artık. Herkesin kısasın gerçekleşmesini beklerken o sahabi kırbacı yere attı ve şöyle dedi:
“Anam babam sana feda olsun ya Resulullah! Kalp taşıyan hangi insan size kısas yapmaya, vurmaya cüret edebilir ki? Hele hele ben size hiç kıyabilir miyim? Kıyamet gününde Allah’ın beni affetmesini umarak kısastan vazgeçiyorum. Asıl siz beni affedin! Amacım sizi üzmek değildi. Dostlarınızla helalleştiğiniz için artık bu dünyadaki son günlerinizdir diye düşündüm ve son kez size dokunmak istemiştim.” Sımsıkı sarıldığı Resulullah’ın mübarek sırtının iki kürek kemiği arasındaki nübüvvet mührünü öptü de öptü.
“Kim cennetteki arkadaşımı görmek isterse bu adama baksın!”
Bir taraftan da hüngür hüngür ağlıyordu.
Ortalık sakinleşmiş, orada bulunanlar rahat bir nefes almışlardı.
Resulullah’ın vefatından önce gerçekleşen bu hadiseden dolayı Peygamberimizin (s.a.v.) mührünü son kez öpen sahabe olma bahtiyarlığını kazanmış oldu.
Hz. Peygamber de (s.a.v.) bu sahabenin alnından öptü ve mescittekilere dönerek şöyle buyurdu: “Kim cennetteki arkadaşımı görmek isterse bu adama baksın!” (el-Heysemî, Mecme’uz-zevâid)
Şimdi sorarım: Efendimiz olmaksızın bir İslam’ı biz nasıl düşüneceğiz?
Allah’a emanet olun.
