Kompleks İle Kibir Arasında Müspet Benlik / Dr. Metin Serimer
Narsizmin pik yaptığı bir dünyada, “etik” ile “ahlak” arasında bir fark gözetecek hassasiyete sahip insanlar olmalı. Aksi halde değerler dünyasından sessiz bir şekilde bir şeylerin çekildiğini ve etik adı altındaki duruşların insanı insan kılmaya yetmediğini de fark edemeyiz. Yani gönüllerden çekilen şeyin aslında “ahlak” olduğunu fark edememek insanoğluna çok pahalıya patlar.
Bütün kadim kültürler tevazuyu önemser, büyük bilir. “Tevazuyu büyük bilmek”, yani anlamlı bulmak, yaşanmaya değer bir duygu ve ahlak olarak kabul etmek. Değerlerle büyümek, gelişmek, “adam olmak”, “insan olmak”, “er olmak”, “erkek olmak”, “dik durmak”. Bir bakıma insanlık adına bozulmaya, erimeye, yok olmaya “dur!” diyebilmek… “Ucûbelikten” insan olmaya doğru, içimizde bir yelken açmak… “Beşer olmakla” “insan olmak” arasında da fark var. Bunu fark etmek…
İnsanlığın en büyük simalarından Şah-ı Nakşibend çok vakarlıydı. Günümüzün aranan erdemlerinden… Kendisine sordular; “Bu kibir mi?” dediler. “Kibir değil kibriya” cevabını verdi büyük arif.
Hz. Mevlana ise aşkın sembolü. Yağmurlu bir günde naaşını kaldıranlar arasında kimler yoktu ki… Her biriyle gönlündeki bir hikmeti bölüşmüştü. Birgün kendisine eğilerek selam veren bir papaza adeta rükû ile mukabele etmişti, yani papazdan daha çok eğilmişti. Papaz başını kaldırdığında o hâla eğilmiş durumda idi. “Neden bu kadar tevazu?” diyenlere; “Hz. Peygamber’in sünneti olan tevazuyu ona mı kaptırayım?” demişti. Akşam eve geldiğinde, “Az daha bir papaz, bugün miskinliğimizi elimizden alacaktı…” buyurmuştu. Çünkü onun ölçüsü İslam ahlakı idi ve Hz. Peygamber (sav); “Ben güzel ahlakı tamamlamak için gönderildim.” buyurmuştu. Bu kadar tevazu sahibi idi ve surat asmayı, abusiyeti sevmezdi. Tam aksine şakayı ve latifeyi çok severdi Hz. Mevlana… Birgün sordular kendisine; “Niçin bu kadar çok şaka yapıyorsunuz?” diye. “Devamlı cennet kokusu alan insanların abus durması mümkün müdür?” demişti. Vakar ile surat asmak arasındaki farkı buradan da anlamak gayet mümkün… Çünkü onlara göre, yani hakikate göre, latife yapmak, Cenab-ı Allah’ın “Lâtif” ism-i şerifinin tecellisiydi. Zarif olmak, latif olmak, ince ruhlu olmak, sığ düşünmemek, estetik sahibi olmak… Çünkü çok zariftiler, inceydiler, alabildiğine duyguluydular, gözleri hep yaşlıydı... Çünkü ariftiler. 25 bin beyitlik o dizeler, kalpten, ta kalbin derinliklerinden adeta fışkırmıştı. Tarihe İslam ahlakının en sağlam çivilerini çakmıştılar.
Kalabalıklara açıldığımızda bireyi değil, toplumu gözlemlemeye başlarız. Zamanla bazı davranışların, düşünme biçimlerinin çoğunluğa, genele mâledilecek şekilde ortak bir renge döndüğünü gözlemleyebiliriz. Bugün her ne kadar narsistik tavırlara –ki bu aslında davranış boyutunda bencilliğin ta kendisidir- yaygın bir biçimde rastlasak da aslında bu, insanların iç dünyalarını bire bir yansıtmamaktadır. O nedenle, büyük bir ihtiyatla ve çoğu zaman “insan başka, davranışları başkadır” diyebiliriz. İnsanı doğru anlamak adına ve merhamet zaviyesinden olaya baktığımızda bunun, o kibirli duruşların, davranışların altında kibir değil tam aksine oldukça derinlerde bir zilletin, kompleksin yansıması olduğu da görülebilir. Marifet ve hikmetten nasiplenmemiş insanın bu ayarsız hâlini bizler dışarıdan baktığımızda “kibir” zannetsek de aslında o komplekse dayalı bir kibirdir. Yani kompleks ve kibir bir arada… Tabi bu kadar kafa karışıklığına gerek de yok. Çünkü temel sorun tevazunun bir ahlaki duruşa, davranışa dönüşememiş olmasıdır. Oysa kompleks ve kibir görüntülerinin altında hem bu ahlaki eğitimin verilmemiş olması yatmakla beraber, çoğu zaman da yetişme bozukluklarıyla iç içe bir fiili durum söz konusudur. Dayak yiyerek büyüyen, itile kakıla yetiştirilen, sevgisiz büyüyen, çocukluğu acılarla geçmiş insanların hayata tutunma biçimleri gerçekten çok farklıdır. Tabi en önemlisi insan ilişkileri… Sevmeyi, sevilmeyi, saymayı, sayılmayı yaşayamamış bir insan, ciddi manada yaralıdır. O nedenle merhamet zaviyesinden olaya bakmak lazım. Bu tespitleri yapamazsak, sevgi açlığı içinde bir insanı, davranış bozukluğu ya da ahlaksızlıkla suçlamak çok kolaydır. Güven duyguları yıpratılmış ve ruhen yaralı bir insandan asla normal davranmasını bekleyemezsiniz. Bizim irfani kültürümüz, insana merhametli olmayı, insanı sevmeyi, dertlerini bölüşmeyi öğretir bize.
İslam’da sadece kibir değil tam zıddı olan zillet de çok kötü görülmüştür. Alimler birine “tezellül”, diğerine de “tekebbür” demişler. İkisinin arasındaki makul ve doğru davranış ise “tevazu” kabul edilmiş. Tevazunun diğer adı ise “vakar”. Fakat vakar bir abusiyet, bir surat asma, hele hele olduğundan farklı görünme hiç değil. Tevazunun yanlış bilindiği bir toplumda vakarın yanlış anlaşılması da doğal. Çünkü tevazu, sessiz sakin ve “vur eline, al ekmeğini” görüntüsüne sahip olmak hiç değil. Eğer öyle olsaydı “kibire karşı kibir göstermek” tavsiye edilmezdi. Nitekim gerektiğinde böyle davranmak tavsiye edilmiş. Mesela Mevlana Hz.; “Sahtekarlar almak için rol yapar, bizlerse vermek için” diyerek bu inceliğe de işaret etmekte. Dengeyi iyi kurmak lazımdır. Hakeza kibir nedir? Her kibir benzeri davranışa kibir diyebilir miyiz? Burada Müslüman’da olması gereken vakar ile kibrin davranış itibariyle benzerlikleri, mahiyet itibariyle ayrılıkları ve ayırt edici hassas dengeler... Bu anlamda hiç şüphesiz, tevazunun mantığını belirlemek, faziletini bilmekten daha çok önem arzediyor.
İnsandaki müspet benlik hem hayâdır, hem vakardır, hem izzettir. Yani hayâlı, vakarlı ve izzet sahibi insan “müspet benlik” sahibidir. Bu anlamda hayânın insanı kişilik, kimlik ve erdem boyutunda ne denli koruduğunu ve kurtardığını Şenel İlhan Bey’in tespitlerinden dinleyelim: “Hayâ, kişinin kendisine saygısının bir işareti olup, kişilik olarak “ben varım!” demektir. “Ben varım; bu kadar adileşemem!” diye, kişinin adice günahları kendine yakıştıramamasıdır. Yine hayâ, kişinin kendisini olması gerektiği kadar var görmesidir. Yani, “Ben insanım! Ben Müslümanım! Benim bir şahsiyetim var!” deyip bazı günahları kendisine yakıştıramama tepkisidir; iffet ve izzet duygusudur. Bu utanma duygusu bazı özelliklerin ve insanın müspet varlığının korunması için verilmiş bir duygudur.”
“Kişinin belli boyutlarda kendini var gösterme çabası riya değildir; kibir de değil... Mesela ressam birisinin yapabildiği kadar resmini göstermesi riya değil; kendini Leonardo Vinci gibi göstermesi yalan ve riyadır.” (Şenel İlhan / Tokat-1990 Sohbetlerinden)
Bu güzel ölçüleri bizzat kendisinden öğrendiğimiz, sohbetlerini dinlediğimiz çok kıymetli büyüğümüz Şenel İlhan Bey’in bu konudaki düşünceleri günümüz için gerçekten de başlı başına ölçüdür. Şimdi yine onun sohbetlerinden bazı ciddi ölçüler aktarmakta fayda var. Zilletli insanları anlattığı bir sohbetinde de şunları söylemekte:
“İnsanın kendinde, Allah’ın (cc) verdiği güzellikleri Allah’tan (cc) bilmesi varlık duygusunu yok saymak anlamına gelmez. Bunu inkâr zillettir. Buna rağmen emmare nefste iyilik bulunmaz; bundan dolayı nefste iyilik görmemek normaldir. Zilletli insanlar iki kısımdır. Birincisi zilletini kabul etmeyen insanlar ki bu insanlara aşağılık kompleksi olan insanlar denir. İkincisi zilletini, küçüklüğünü kabullenmiş insanlardır ki bu tür insanlara en güzel örnek de dilencilerdir (dilenmeyi meslek edinenler) veya televizyonlara kadar çıkıp hayâsızca, erkek olduğu halde homoseksüelliğini ifşa ve icra eden insanlardır. Bunlar kendilerini çok küçük görürler. Öyle ki kaybedecek hiçbir şeyleri olmayacak kadar küçük... Eğer bu küçüklüklerini kabullenmişlerse bunlardan her türlü hayâsızlığı, açıkça yapabilecek bir insan modeli ortaya çıkar. Yani bu insanın artık kendisine karşı saygısı kalmamıştır. Yani kendisi yoktur... İnsan aslında bir ademdir, yoktur; ama insanın kendinde tamamen hiçbir varlık görmeyecek kadar bu zilleti aşırıya vardırması ifrattır. İnsan yine kendinden utanacak kadar kendine saygılı olmalıdır. Bu kadarcık varlık iddiası, hayâ ve iffet duygusudur. Bunun olmaması, hayânın kalkmasıdır... Aşırı varlık iddiası ki bunun adı büyüklenmektir, bu da kötü kibirdir. O da tefrittir. İkisinin ortasını bulmaksa İslam’ın emrettiği tevazudur...
Mesela, insanın bazı günahları kendine yakıştırmaması, onun kendisine saygısının olduğunu gösterir, bu güzel bir duygudur ve asla yitirilmemelidir.
Girgin kompleksli olduğu halde zilletini kabullenmiş insanlar (gerçekten) kompleksli insanlardır. Onları bu zillet rahatsız eder. Onu kabullenmemek için pasif veya aktif değişik tepkiler gösterirler. Dolayısıyla aşağılık kompleksinden kurtulmak için, kimi insanlar sosyalleşerek mücadele ederler (ki o tür insanlara ‘girgin kompleksli’ tabirini kullanırdı) kimileri de sosyalleşecek kadar cesur olamadıklarından toplumdan kendilerini soyutlayarak yalnızlaşırlar... Toplumumuzda “içine kapanık” diye tarif edilen tipler bunlardır.”
İnsan ilişkilerinde merhamet zemini ve “insan başka, davranışları başkadır” sözlerimizin temeli, yukarıdaki açıklamayla tam yerini bulmakta. Tevazunun ise tam bir ölçü meselesi olduğundan ise bugün bilinenin aksine pek yüce bir ahlak ve bugün tevazunun mantığını belirlemenin, faziletini bilmekten daha çok önem arzettiğinden bahsetmiştik. Burada o güzel ölçülerin sahibi ve kendi şahsında uygulayıcısı Şenel İlhan Bey’in tevazuya dair gerçekten çok çarpıcı tespitlerini aktarmak istiyorum:
“Tevazu, mevkiini bilen birinin (yani ilim, akıl, ahlâk vs. gibi kendinde olan müspet değerlerin farkında olan birinin) kendini, bildiği bu yerden, bilerek, isteyerek daha aşağıda göstermesidir. Tevazu emir değil tavsiyedir. Kişinin kendini olduğu yerde göstermesi de mümkündür. Bu noktada kibre sıçrama tehlikesi bulunduğundan büyükler kendilerini daha aşağıda göstermeyi tedbir olarak tercih ederler. Mesela kişinin kendindeki değerlere 100 dersek, kendini 70-80 vb. gibi göstermesi tevazudur.)”
“Kibir ise kendi sınırlarını bilmekten aciz bir adamın, büyüklük havası atmasıdır. Burada çok önemli bir noktayı da hatırlatmakta fayda var. “BÜYÜKLÜK” ile “BÜYÜKLENMEK” arasındaki farkın ayrımı. Büyüklük kibir değil, büyüklenmek kibirdir. Maalesef toplumumuzda bu meselede tam bir facia yaşanıyor. Avam Müslümanlar değil, âlim bilinenlerin büyük bir kısmı dahi bu ayrımı fark edemiyorlar. Mesela görüyorum, tasavvufi meşreplerin hemen birçoğunda müridler, büyüklenme hastalığı ile mücadele edeceğim diye büyüklüğü ile mücadele ediyor. Yani izzet-i nefsiyle mücadele ediyor ve kibir mücadelesi yapıyorum sanıyor. Hâlbuki büyüklüğünün farkında olmak kibir değil, büyüklenmek kibirdir. Büyüklük, izzet-i nefs duygusunun içini dolduran her türlü güzel değerlerimizin bize kattığı müspet ruh hâlidir. O sebeple “izzet-i nefs” insanın kendi konumunu ”X“ yani “belirsiz“ olmaktan kurtarıp kendine müspet bir mevki vermesidir. Bu mevki hayali bir mevki değil zaten kişinin kendinde var olan olumlu güzel değerlerinden oluşan bir mevkidir. Ancak, insanlar bu çok önemli konuyu, bilgisizlik veya önemini kavrayamadıklarından “es” geçerler. Bu haldeki insanlar şeytanın oyuncağı olmaktan kurtulamazlar.”
Hiç şüphesiz bu sohbetler, Şenel İlhan Bey’in kişilik, kimlik ve duruş sohbetleriyle bir arada okunduğunda, bu farklı okumaların bilgiden bilince dönüşmesi ve günümüz insanında büyük değişimlere yol açması, çok ufuk açıcı ve erdirici olması kaçınılmaz görünüyor. Sadece başlangıç itibarıyla ölçülenmek isteyenlerin değil, ehlinin de sonuna kadar istifade edeceği ve bugüne kadar doğru dürüst hakkıyla işlenmemiş bu konuları bizzat onun ağzından dinleyebilmek büyük bahtiyarlıktır. Söyleyen ve yaşayan ve söylediğine dört dörtlük iman eden insan gerçek bir insan, gerçek bir şahsiyet ve gerçek bir değer olarak günümüz insanına gerçek manada faydalı olabilir. Bazı sözler ancak yaşayanlarca söylenilmeyi hak ediyor. Tevazuya dair ölçü sohbetleri de öyle…
Gelecek sayımızda konuyu farklı boyutlarıyla ele almak ümidiyle…
