Hayatın Anlamı
Alman filozof Arthur Schopenhauer; “Herkes kendinde eksik olan şeyi sever.” diyor. Sezai Karakoç ise “İnsan kendine bir cevap olmak için yaşar.” ifadesini kullanıyor hayatın anlamını değerlendirirken.
Hayat bir yolculuktur. Bu serüven fiziksel mesafeleri kat etmekten ziyade zaman mekân koordinatlarından bağımsız bir ‘iç yolculuk’tur aslında.
Hepimiz hayatı anlamaya anlamlandırmaya çalışırız. Hayat nedir, ben neyim, kimim, bunca çektiğim acıların ızdırapların sebebi nedir, neden yaşıyorum, neden ölüm var, ölüm sonrası bizi neler bekliyor, yaşanılan bunca haksızlıklar, zulümler, kötülükler ya da iyilikler karşılıksız mı kalacak... vs. vs?
İnsanoğlu ortalama seksen yıllık bir hayat sürüyor. Çocukluk, gençlik, yaşlılık derken ömür tükeniyor ve yolculuk da sona eriyor. Seksen yıllık hadi bilemediniz yüz yıllık yaşamı içerisinde neler yok ki insanın; sevgiler, korkular, ihtiraslar, hayaller, ümitler, hedefler...
Bugün yaşayan sekiz milyar insandan hiçbiri istisnalar hariç yüz yıl sonra bu dünyada yaşıyor olmayacak. Yüz yıl önce yaşayan insanlardan da bugün yaşayan kimsenin kalmadığı gibi.
Asırlar önce yaşayan insanların da bizler gibi duyguları, düşünceleri, hayalleri, hedefleri vardı; hepsi toprak oldu. Bizlerin de toprak olacağı gibi. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: “Ademoğlu ihtiyarladıkça onda iki şey gençleşir: mala karşı hırs ve hayata karşı hırs.” (Buhari, Rikak 5) Ömür bitince hırslar da toprak oluyor.
Şimdi zihinsel bir yolculuk yapalım:
Biz bu satırları yazarken aynı anda dünyanın bir başka yerinde bir sürü cinayetler işlendi, çok sayıda bebek dünyaya gözlerini açtı, çok sayıda insan öldü, intihar etti. Dünyanın bir yarım küresinde kar yağarken diğer yarım küresinde sıcaktan bunalan insanlar denizlere koşuyordu. Kimi insanlar açlıktan ölürken kimileri tokluktan hayatını kaybediyordu. Bazı insanlar savaştan kaçıp sığınacak bir yer arama derdi ile denizlerin derinliklerinde kaybolurken bazı insanlar milyon dolarlık malikânelerinde kadeh tokuşturuyorlardı. Yine aynı şekilde biz bu satırları yazdığımız dakikalarda senkronize olarak birçok insanın farklı birçok sebeple mutluluktan ayakları yerden kesildiği anlarda dünyanın farklı noktalarında birçok insan kanser hastası olduğunu öğreniyordu.
Kimi güzel bir haber alırken kimi kötü bir haber alıyor, kimi gülerken kimi ağlıyordu. Tüm bunlar yaşanırken yine aynı anda Amazonlarda ormanlar oksijen üretirken küresel ısınmanın etkisiyle kutuplarda buzullar eriyor, yine aynı şekilde okyanus derinliklerinde balinalar yüzerken gökyüzünde uçuşan kuşların cıvıltıları da devam ediyordu. Hakeza; bir yerlerde toprakla buluşmuş bir küçük tohum kök salarken öbür tarafta kurumuş bir ağaçtan düşen yapraklar rüzgâr önünde savruluyorlardı. Kısacası insana güven veren “ekosistem” tıkır tıkır çalışmasını devam ettiriyordu.
Hayat gerçekten ne kadar gizemli değil mi?
Bitmedi… Biz bu satırları kaleme alırken yine aynı anda milyonlarca ışık yılı ötelerde galaksilerde esen kozmik rüzgârlar gezegenlerde kum tanelerini uçuştururken atom çekirdekleri etrafında elektronlar dönmeye, milyonlarca ışık yılı ötelerde yıldızlar kendi yörüngelerinde yüzmeye, uçsuz bucaksız evren genişlemeye devam ediyordu. Kozmik armoni adeta ilahi bir senfoni gibi baş döndürüyordu.
Peki, tüm bunlar neden? Bu uçsuz bucaksız kozmik büyüklük içerisinde adeta detaylaşan insanın konumu değeri ve önemi nedir?
Koca dünya dediğimiz bu gezegenden milyonlarca defa daha büyük yıldızlar var evrende. Dünyamızdan milyonlarca defa büyük yıldızların yüz milyarlarcasının bir araya geldiği kümelere galaksi deniyor. Dünyamızdan milyonlarca defa büyük yıldızların bir araya geldiği bu galaksilerden de yüz milyarlarca var kâinatta. Bu korkunç büyüklük karşısında insanın hayrete ve dehşete kapılmaması mümkün değil. Peki, tüm bunlar niye?
Bu yakıcı sorulara verdiğiniz cevap sizin hayatı anlama ve anlamlandırma noktasındaki bilinç düzeyinizi de ortaya koyacaktır. “Hayatı kaybetmekten daha acı bir şey vardır; hayatın anlamını kaybetmek.” diyor Seneca.
Herkes hayatı anlamlandırırken kendi bilinç düzeyi ile yaklaşır olaylara. Platon hayatın anlamı için ‘daha çok öğrenmek’ olduğunu iddia ederken Aristo‘ya göre hayatın amacı ‘iyi olmak’tır.
Hedonizme göre insan hayatının amacı olabildiğince zevk almak, acıları minimize etmektir. Bohem ve serkeş bir hayat sürmektir. Bir nihiliste göre hayatın anlamı yoktur, dolayısıyla her şey serbesttir. Alman filozof Immanuel Kant’a göre ‘Sana nasıl davranılmasını istiyorsan hayatta başkalarına da öyle davranmalısın.’
Hayatın anlamı insanların konumlarına göre rölatif-izafi karakterler taşır. Aç için karnını doyurabilmek, fakir için para kazanmak, hasta için sağlık, zengin için şöhret, daha çok para, kimisi için aşk, kimisi için statü, kimisi için cinselliktir. Siz insanlara; tek değer olarak “madde”yi kutsar, diğer ahlaki normları yadsırsanız “insan insanın kurdudur” anlayışını da hâkim kılmış olursunuz.
Bu sakat dünya görüşünün komplikasyonlarının neler olduğunu görmek istiyorsanız, çağımız problemlerine şöyle bir göz atmanız yeterli olacaktır:
Anarşi ve terör, savaşlar, etnik fanatizm, global mali kriz, aile kurumunun çöküşü, sağlıklı nüfus artışının durması ve popülasyonun her geçen gün yaşlanması, boşanmaların çığ gibi büyümesi, evliliğin aşağılanması, zina ve gayr-ı meşru ilişkilerin özendirilmesi, eşcinsellik, lezbiyenlik gibi sapkınlıkların cinsel tercih ve özgürlük adı altında demokratik bir hak gibi lanse edilmesi, uyuşturucu kullanımının yaygınlık kazanması, stres, anksiyete, intiharlar ve hepsinden de önemlisi sevgisizlik…
Görüldüğü gibi ne kadar da çok anlam kayması var. Oysa en fazla yüz yıl yaşıyoruz ve ölüyoruz ve bir daha da bu dünyaya geri dönme gibi bir lüksümüz asla söz konusu değil. O zaman hayat nedir, önemi nedir? Öyle bir cevap olmalı ki hem bu dünyayı hem ölümü hem de ölüm sonrasını anlamlı kılsın. Bu hususlarla ilgili mutlak gerçek Kur’an-ı Kerim’de ise şöyle buyruluyor:
“O, hanginizin daha güzel iş yapacağınızı denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstündür, bağışlayandır.” (Mülk, 67/2)
“Her nefis ölümü tadacaktır. Sizi bir imtihan olarak kötülük ve iyilikle deneyeceğiz. Hepiniz de sonunda bize döndürüleceksiniz.” (Enbiya, 21/35)
“Biliniz ki dünya hayatı bir oyun, bir eğlence, bir süs ve kendi aranızda övünme, mal ve evlat çoğaltma yarışından ibarettir. Bu, tıpkı bir yağmura benzer ki; bitirdiği ot, ekincilerin hoşuna gider, sonra kurur, onu sapsarı görürsün, sonra çerçöp olur. Ahirette ise çetin bir azab; Allah’tan mağfiret ve rıza vardır. Dünya hayatı, aldatıcı bir zevkten başka bir şey değildir.” (Hadid, 57/20)
İnsanoğlu muamma bir varlıktır. Hayatı, olayları, insanları, eşyayı, evreni okurken birtakım temel kabullerden hareket eder. Edinmiş olduğu bilgiler, almış olduğu eğitim, din, ideolojiler, çevre, aile, medya, sosyal iletişim ağları, akıl, zeka, sezgi, ilgi, kabiliyet, yatkınlık, yetenek gibi içsel ve dışsal birçok faktör bu temel kabuller denilen ‘paradigma’ oluşumunda çok önemli yer tutarlar. Bu sayede insan, hayatı okur ve anlamlandırır.
Söz konusu paradigma eğer negatif parametrelerden teşekkül etmişse dünya görüşü de negatif unsurlar barındıracaktır. “Yarısı dolu bardak” metaforu bu anlamda güzel bir analojidir aslında. Yapılan psikolojik deney ve gözlemlerde dünyaya ve hayata olumlu bakanların ‘yarısı dolu bardak’ demeyi, negatif kişilik özellikleri taşıyan insanların ise ‘yarısı boş bardak’ ifadesini kullanmayı tercih ettikleri görülmüştür.
Olumsuz ve negatif yapılı kişiler daha çok sevgisiz büyümüş insanlardır. Sevgi, saygı, önemsenmek, değerli olmak türü değerler ekmek gibi su gibi olmazsa olmaz ihtiyaçlardır.
Nasıl ki sürekli aç olan bir insan sağlıklı bir beden ve fiziksel yapıya sahip olamazsa aynen onun gibi sevgi, saygı, değerli olma, önemsenme, takdir edilme gibi ihtiyaçları doyurulmamış insanlar da sağlıklı bir ruh dünyasına sahip olamazlar. Kompleksler ve kaprisler girdabına sürüklenirler, yetersizlik duygusu mutluluklarını gölgeler ve perdeler. O nedenle çocukların pedagojik eğitimi çok önemlidir, onlara her zaman sevildiklerini, değerli olduklarını, önemsendiklerini hissettirmek gerekir. Ancak sağlıklı bir birey bu şekilde teşekkül eder. Çocukların kişiliklerini dizayn ederken bu değerleri gözardı ederseniz bumerang kanunları gereği bu ihmalin faturasını hem çocuk hem ailesi hem de toplum çok ağır bir şekilde öder.
Hayat her zaman toz pembe değildir. Reel gerçeklikle hayal ve hedefleriniz her zaman örtüşmeyebilir. Bu durum çoğu zaman insanlarda sükût-u hayale neden olsa da asla ümitsizliğe kapılmamak gerekir. Ümidini yitirmiş insan pusulasını kaybetmiş, rotasını şaşıran bir gemi gibidir; hangi limana demir atacağını bilemez, kestiremez, rüzgâr önünde savrulup durur.
Kaynağından çıkmış bir su denize kavuşuncaya kadar nasıl bir serüven yaşıyorsa insanoğlu da hayatında benzer bir macera yaşar. Bazen hızlı hırçın akar, sığlaşır, bazen yalçın kayalıklardan dökülen şelale olur, bazen de ovalarda durgun ve derin bir hal alır.
İnsanoğluna ilham kaynağı olması bakımından sık sık dillendirilen ‘su felsefesi’ni biz de esin kaynağı olması bakımından iktibas edelim:
“Suyun doğası bir felsefe anlatır. Mesela dağdan akan suyu düşünün. En az direnç gösteren yolu seçer akmak için. Yani önüne bir kaya çıkacak olursa onunla uğraşmaz, kayayla mücadele etmez, etrafından dolaşıp devam eder akmaya. Suyun bu doğasından alınan ilhamla şöyle der: “Seninle uğraşan hiç kimseyle uğraşma, eğer uğraşırsan onunla aynı yerde kalırsın. Etrafından dolanıp devam et yoluna.” Diyelim ki dağdan akan su önüne çıkan kayanın etrafından dolaşamayacak bir yola denk geldi. O zaman ne yapar? Birikip üstünden aşar. Yok eğer bu da olmuyorsa sabırla kayayı damla damla delmeye başlar. Kayayı delmeyi başaran suyun kuvveti değildir tabii ki, damlaların sürekliliğidir ki buna da “sabır” derler. Sabretmek hiçbir şey yapmadan oturmak değildir. “Sabır dikenin içinde gülü, gecenin içinde gündüzü hayal edebilmektir.” der Şems-i Tebrizi. Suyun doğası imkânsızın bile başarılabileceğini, bunun için sabırlı ve istikrarlı olduğunu öğretir. Kayayı delen su elbette yine yoluna devam eder. Su hep akar. Bilir ki aktıkça temizlenir. Bazen dere kenarlarında su birikintileri oluşur, akmayan su bulanır, çamurlaşmaya başlar. Üzerine pislik birikir ve bu yüzden derler ki: “Sen su gibi ak. Her daim yenilen. Her gün yenilen. İki günün aynı olmasın. Dünü dünde bırak, yeni şeyler öğren.”
Mesela su değişimden hiç korkmaz. Ama insanlar değişimi sevdiklerini söyleseler de aslında bundan çok korkarlar. Su değişimi ne güzel de anlatır. Bazen yağmur olur, bazen kar olur, bazen buz olur, bazen buhar olur. Buhar olduğunda çıkar gökyüzüne yağmur olup iner yine yere.
Ayrıca su uyumludur. Çay bardağına koyduğunda çay bardağının şeklini alır, kovaya koyduğunda kovanın. Sürekli bulunduğu yere uyumlanır ama doğası hiç değişmez. Her yere her şeye uyum sağlar. Unutma ki dünyada her zaman doğaya uyum sağlayanlar hayatta kalır. Uyum sağlayanlar esnektir çünkü. Değişime direnenlerse katı. Fırtına en sert en güçlü ağaçları devirir ama esnek fidanlara, otlara hiçbir şey yapamaz. O yüzden esnek olanlar, uyum sağlayanlar hayatta kalır. Aynı zamanda akışa teslim olur. Teslimiyet içindedir. Çünkü bilir ki bütün dereler eninde sonunda büyük denizlere, okyanuslara akar. Elinden geleni yaptıktan sonra hayatın akışına teslim olmaktır bu. Su berraktır, şeffaftır. Olduğu gibidir yani. Paylaşımcıdır. Hep besleyicidir. İnsanları, hayvanları, doğayı besler. Hayatı başlatandır. Su olan her yerde bitkiler vardır, hayvanlar vardır, insanlar vardır. İşte suyun bu yapısından dolayı “Su gibi ol Azizim” derler.”
Avatarların kol gezdiği, yapay zekanın suistimali sonucu insani değerlerin adeta yok olmaya yüz tuttuğu, humanoid insan, cyborg insan, klonoid insan… derken her geçen gün makinalaşan, transformasyona uğrayan insanoğlunun sözüm ona evrimleşme iddiası, bir başka ifadeyle homo sapiensden robotsapiens’e evrilme serüveni maalesef tam gaz devam etmektedir.
Yakın zamanlarda hayatını kaybeden ünlü bilim insanı Stephen Hawking; yapay zekanın insanlığın sonunu getirebileceğini ifade etmiştir. Hawking, ‘makinelerin bir noktadan sonra dünyayı yönetebilecek bir konuma geleceğini, insanlığın geri dönülmez bir noktada olduğunu, dünya nüfusunun alarm verecek seviyede arttığını ve kendimize zarar verme noktasına geldiğimizi ayrıca robot ve bilgisayarların gelişmesinin bir noktadan sonra insanlığı tehdit eden bir hal alacağını ve insanların tasarladığı bilgisayar virüsünü yapay zekanın geliştirip ortadan kaldırabileceği’ öngörülerinde bulunmuştur.
Sık sık vurguladığımız gibi insanoğlu bilimde, teknolojide, endüstride baş döndürücü bir hızla zirvelere doğru yol alırken paradoksal olarak her geçen gün kendinden uzaklaşıyor, ironik bir biçimde iletişim çağında iletişimsizlik girdabına sürükleniyor, kendine ve toplumuna yabancılaşıyor, yalnızlaşıyor. Maddi refah düzeyi, yaşam kalitesi göstergeleri yükselirken ne ilginç bir çelişkidir ki her geçen gün mutsuzlaşıyor, garip bir şekilde sanki insanoğlu kendi eliyle kendi sonunu hazırlıyor.
Her zaman ifade ettiğimiz şu hüküm cümlesini burada da tekrar etmekte büyük yarar var: “İnsanlık yararına olacak her türlü bilimsel, teknolojik ve endüstriyel gelişmelere evet ama kendini yok etmeden.”
Tüm gelişme ve çalışmalar insan odaklı olmak zorundadır. Aksi takdirde ruhsuz beden nasıl ceset halini alıyorsa insani değerler potasında damıtılmamış her çalışma da insanın doymak bilmeyen ihtiraslarını kamçılamak ve köpürtmekten öteye bir sonuç doğurmayacaktır.
İnsanlık yapay zekanın otomasyonunda entegre makineler enkazına dönüşmemelidir. Aksi takdirde hayat anlamını yitirir, her şey amorf bir nitelik alır.
Yazımızı ünlü düşünür Seneca’nın bu durumu özetleyen şu çarpıcı sözleri ile noktalayalım:
“Hayatı kaybetmekten daha acı olan bir şey vardır; o da hayatın anlamını kaybetmektir.”
