Hatalarla Yüzleşmek; Hasta yada Bilge Ben / Dr. Metin Serimer
İnsan hatadan münezzeh değildir. Yaşayan, nefes alan, düşünen, konuşan her canlı için neredeyse hayatın tümü bu bilgi üzerine kuruludur. İnsanlık tarihinde bunun tersini iddia edenler ya da bu gerçeğe tahammülsüzlük gösterenler, yani insan iradesiyle hata yapmanın mümkün olduğunu kabul etmeyenler, kelam tarihinde sapmış fırkalar arasında yer alabildikleri gibi, yapılan hataların nereye fatura edileceği konusunda ise “kaderiye” ve “cebriye” olarak isimlendirilmişlerdir. Oysa insanlığın babası Adem aleyhisselamın tövbesinin yıllarca sürdüğü söylenir. Cennetten yeryüzüne indirilen bir peygamberin tövbesi… Böyle bir müşahededen sonra üstelik… O nedenle tüm bu insani durumları tespit noktasında “Kul günah işler, Allah affeder.” denmiştir. Hatta Hz. Adem aleyhisselamdan sonra da insanlığın yüz akı, medar-ı iftiharı peygamberlerde dahi “zelle” dediğimiz durumlar vaki olmuştur. Kaldı ki alabildiğine “insani” durumlarla malûl sade insanlar… Ama hiçbir şey çözümsüz değildir. Nice günahlar vardır ki, tövbesi, adama manen “köşeyi döndürür.” Yani insanı maneviyat zengini kılar. İlginç ama şeytanın “Aman bu adam günah işlemesin, tövbesi onu daha makbul kıldı.” dediği adamlar vardır…
Bazı durumlar da vardır ki tüm bu doğruları kabul durumunda olmakla beraber, insanı daha ileriye taşımak için üretilen fikrî mesailerin bir sonucudur. Mesela II. Abdulhamid Han hatayı kabul etmezdi. Çünkü “Hata, ya ihmaldendir ya da cehalettendir.” derdi. İkisi de insanın telafi edebileceği şeyler diye düşünürdü. Bu mantık çerçevesinde zaaflara tolerans göstermezdi. Onun yaklaşımlarında da hatasızlığa değil, yapılacak işlerde dikkat ve ciddiyete atıf vardı.
Hata, her şeyi bilemeyecek ve her şeyi layıkıyla yapamayacak insanın doğal yaşam süreçlerinde bir merhaledir. Nefsle ruh arasındaki kavganın dışarıya “su sızdırdığı” zamanlar, zeminler ve yerlerdir bunlar. Hatalar aynı zamanda deneme-yanılma şeklindeki bilimsel süreçlerin de tamamlayıcı bir unsurudur. Sonuçta doğruyu bulmada ve hakikati tespit etmede hata yapabilme özelliğinin insana has bir durum oluşu kaçınılmaz görünmektedir. “Ademoğullarının hepsi hatalıdır, en hayırlıları tövbe edenlerdir.” hadis-i şerifi bunun en büyük delilidir.
Karl Popper bu yolla bilimin ilkelerine “yanlışlanabilirlik” ilkesini ekleyerek, bilimi varlığın bir tefsiri olarak ifade eden tekvini ayetleri doğru anlayabilmenin de önünü açmış ve bir metot olarak bilim entelijansiyasına bunu sunmuştur. Bu anlamda Karl Popper için, bilimsel şüphenin de tamamlayıcısı diyebiliriz. Hata yapmak ya da yapabilmek, irfan kültüründe de “abd-i aciz” yani aciz kul olma niteliğinin fıtri kurgusu durumundadır. Demek ki bu anlamda hata yapmak, bahanelere sığınmak değil, tam aksine gerçeklerle yeniden bir şekilde yüzleşmektir. Bunun, insanın içinde yapılan bir mana yolculuğuna dönüşen şekline “tasavvuf” denilebildiği gibi, objektif âlemdeki ilimleri tespit etme şekline de “bilim” deniyor. Birisi, insanın iç âleminde yaptığı yolculuk, diğeri ise dış âlemde… Bir başka deyişle âfak ve enfûs… Önemli olan bunun insanda hikmete, hakikate, ilime dönüşmesidir. Ahlaki hikmetle, bilimsel hikmet burada yani hayatın aktif öznesi olan insanda, keşfedilmeyi bekleyen bir değere dönüşmektedir. Hakikate giden yolda doğruyu ararken hata yapabileceğini kabul etmek… Evet, doğruyu ararken… Hatadan münezzeh olanın Allah (cc) olduğunu bilmek… Ve bu yolla da kulluk sırrına kapı aralamak…
Hatalarla yüzleşmek; yani gelişme ve sonuç itibarıyla doğru yapıyorum zannıyla şeytanın istekleri doğrultusunda yaşamaktan vazgeçip kendimizi “paralamadan” yola devam edebilmek… Evet, ne yazık ki şeytan, adamı bazen bizim bizzat kendimize ait samimiyet silahlarımızla da vurur. Bu bazen iman olur, bazen hayâ silahı… “Şu şu hataları sen yapmadın mı?” diyerek bazen bizleri bir daha ayağa kalkamayacak, günahlardan silkinemeyecek, yeni bir manevi oksijenle nefes alamayacak hale getirir ki, işte bu şeytanın tetikçiliğiyle şekillenmiş sahte muhasebe ve samimiyetten fersah fersah uzak bir tövbedir. Çünkü içinde hem Allah’ın kullarına ne denli rahmet ve merhamet sahibi olduğu düşüncesi kâmil manada oturmamış ve eksiktir hem de sanki hiç günah işlemeyecek bir varlıkmış gibi duran, kendini tanımaya engel, sahte varlık duygusu alabildiğince diri ve dinç; üstelik de hali hazırda da olmayan bir maneviyatın, daha ciddi bir disiplinle ayağa kalkarak gelişmesine engel “pimi çekilmiş bir bomba” gibidir. Birazdan patlayacak ama yanlış yere patlayacaktır. Hoş, günah işlememek için hakkıyla azim ve irade içinde olma çabası her şeyden kıymetli, güzel ve çok manidar… Ama bir günahla -tabir yerindeyse- bir defa çarpılmak varken, hatasızlık vehmine kapılmak acıdan da acı… Hatalarla yüzleşmek dedik ya, hatta biraz önce “Hiçbir şey çözümsüz değildir. Nice günahlar vardır ki, tövbesi, adama manen köşeyi döndürür. Yani insanı maneviyat zengini kılar.” demiştik. Ben de bu yazıyı yazmak için bu yollardan geçmek lazım düşüncesiyle, mesela, bu yazıyı yazmak için, bir an için de olsa tövbesi sağlam bir günah lazımdı bana diye düşündüm. Zaten öyle değil miydik!.. Evet, aksi halde katman katman varlık ve enaniyetle şişmiş o gizli “ene”, nefsimiz nasıl ortaya çıkacaktı... Hatalarla nasıl yüzleşecektik… Nedense nefs hastalıkları içinde en çok sevdiğim sohbetler daha çok riya ve ucubla ilgili olanlardı. Oysa -yanlış anlaşılmasın ama- ne riyasız yaşayacak kadar ihlaslı ne de amelleriyle kendinde varlık görecek ve asla, kesinlikle “Ben bununla ucublanabilirim.” diyecek kadar da amelli idim. Yani kısacası aslında -tabir yerindeyse- ne ele dişe gelecek bir amelim vardı ne de ihlasım… Evet bunlar, nefsimin, fark edebildiğim kısımlarının dahi başıma açtığı büyük dertlerdi. İtiraf etme riyası ile riya vesvesesi arasındaki düşünce gel-gitleri ve ikisinin arasındaki farkı düşünmek bile başıma pek çok işler açabilir diye düşünüyordum. Eh, sonunda, “İyi ki Allah var, iyi ki Allah dostları var.” diyerek bi nebze rahatlamak, kafa konforu kazanmak istiyor insan… Ne de olsa bu toprakların insanıyız. Malum, başka dillerde “gönül” ve “huzur” kelimelerine direkt karşılıklar bulmak pek mümkün olmuyor; huzur yani sürekli saadet hali… İnsan buna ne kadar da muhtaç… Evet, bizler böyle ölsek dahi, şu mütevazı diyalektiklere bakıp “Vah vah yazık! Çok çabalamış ama başaramamış.” diyecekler ama biz zamanı gelince ve ölünce, yerimizde rahat ediyor olacağız… Çünkü bu halet-i ruhiye ile Allah’a sığınmış olacağız. Allah’a yani en güvenilire, en vefalıya, en merhametliye… Üstelik de yine “Allah’ın mekrinden sakının.” ayetine ittiba ede ede… Geriye ne kalıyor derseniz, tüm bunları fark etmek adına tek şey kalıyor; o da “zikrin kudsiyeti…” İnsana “ben” dedirten “ENE”ye, sahte benliği unutturan ve ALLAH dedirten “zikrin kudsiyeti.”
Hatalarla yüzleşmek adına kendi adıma söyleyebileceğim en önemli şeylere ancak bir girizgâh olabilirdi yazdıklarım. Yıllar önce Şenel İlhan Beyefendi’yle tanışma bahtiyarlığına ermekle başladı maceram… Çünkü yıllar önce ilk karşılaştığımda nasıl bir “manevi dev”le karşılaştığımı, hakkıyla, “aciz ben” değil ama aç, bilaç ve fakir “ruhum” sezmişti… Şu an anlıyorum ki hatanın en büyüğü; cevheri, güzelliği, gerçeği fark edememekti. Hataların en büyüğü, bizi biz yapan değerin hakkını verememekti. Hataların en büyüğü “kendini bir halt zannetmekti.” Hataların en büyüğü, riyanın en küçüğüne bile “tamam” demekti. Hataların en büyüğü kendini kandırmaktı. Hataların en büyüğü “hatasızım” vehmine kapılmaktı.
Bizler o zamanlar yani ben dahil o günün nesli, bırakın nefs hastalıkları gibi bir kavramı, daha henüz yetişme bozukluklarıyla malûl “ucûbelerdik.” Bilinçaltımız çöplük gibiydi. “Benlik algımız” bozuktu. Nerede irfan, nerede hikmet!.. Hatta bu kelimeleri bilenler için bugün bile bilmek, o gün bir şey ifade etmediği gibi bugün de bir şey ifade etmiyor. Çünkü üzerinde çalışılmamış, düşünülmemiş ve hazmedilmemişti. Çünkü sadece bilmek, hatta bilmek bile değildi o; irfan ve hikmet, nasıl “sadece bilinirdi ki…”
Şenel İlhan Beyefendi meclisinde öğrenilenlerin her biri, insana dair devasa bilgilerin en özlü ve kısa yoldan ama derinlemesine ve çok yönlü ele alındığı “ölçü paketleriydi.” Tabir yerindeyse paket paket ölçü sunulurdu insana… Hiç sıkılmadan dinlerdiniz, terapi olan bir hasta rahatlığıyla, incinmeden, ruhî bir zevkle… Üstelik öğrenilen bu sağlam bilgiler, öbür gün hayatın içinde pratiğe dönüşen zevkli çabalarla günlük hayat içinde taçlandırılırdı. Düşünce ve amel bütünlüğüyle, gayet zevkli “seyr-i sülûk” pratiklerine dönüşürdü. Çünkü çoktan aklen “mutmain” olurdunuz sohbetlerin akabinde… Ve sonra yaşanan pratik, insanda ahlak ve huzura dönerdi. Önce hastalıkları fark ettirip sonra da nasıl kurtulacağımızı göstermesi, bilginin huzura döndüğü, kişilik, kimlik ve duruşla şekillenen bir “oluş” yaşatırdı insana.
Belki burada bir nebze de olsa anlatmak gerekirse -çünkü lezzeti tarif etmek zordur- her bir konu içimizdeki bir derde şifa oluyordu. Bizzat kendi içimizde karşılığı vardı, acısını çekiyorduk… Belki farkında değildik ama dertliydik, yaralıydık, “ruhumuz incinmişti” bir defa… Tedavi olmayı bekleyen daha nice dertler, bilmediğimiz nice dertliler vardı ki hepsinin yolu bir şekilde Şenel İlhan Beyefendi ile kesişmiştir. Sevmemenin, sevilmemenin mağduruyduk; saymak ve sayılmaksa bir başka bahara kalmıştı. Duygu fakiriydik, duygularımız gelişmeye, geliştirilmeye, hatta şekillenmeye muhtaçtı… Gözyaşı nedir bilmezdik, olanı da zayıflık kabilindendi. Merhamet, kendimize dahi yoktu, bencilliğin adı “kendime saygı” olmuştu.
Allah aşkına, bunlar hepimizde yok muydu? Bu dertlerin, yaraların, kendini bilmez cehaletin bir iş adamında, bir idarecide ya da herhangi bir yetki sahibinde, hatta bir garibanda aldığı şekilleri bir düşünsenize… Birbirine zulmeden bir toplum haritası, hücrelerine kadar zulüm, kabalık, fasıklık, duygusuzluk, merhametsizlik, vahşet ve insanın tek başına iken aldığı gerçek şekil ve duygular… Birbirine yaptığı eziyet ve çirkinlikler, hırsızlık, hak yemek, gasp ve tecavüz, sözlü, yazılı ve fiili hoyratlıklar, darp ve cebir, hile… Bu nasıl insanlık… Hâl-i pür melâl derler ya… Yaşayıp gidiyorduk işte; öylece, yalnız, garip, çaresiz, ahlaken çulsuz, dışarıdan nasıl göründüğünü bilmeyen ya da rollerin arkasına gizlenmiş, sahte kişilikli riyakâr, değerlerden yoksun, ahlak ve düşünce fakiri…
Tevazuyu nasıl öğrenecektik, sahte tevazudan nasıl kurtulacaktık… Bize ısrarla aşırı tevazunun kibir olduğu anlatılmıştı. Ya da tevazunun fazileti bolca anlatılmıştı -bu toplum buna yabancı değildi, her ne kadar günümüz narsistlerle dolu olsa da- ama tevazunun ne olduğu ve nasıl yapılacağı, özellikle “ölçü” boyutunda hiç ama hiç anlatılmamıştı. Ölçü, yani insanda davranış değişikliği yapan sağlam bilgi… Ahlaklarda denge konusu, nefsle mücadele konusunun belirleyici unsurlarından biriydi…
Her şeyden önce düşünmeyi kolaylaştıran kavramların nasıl anlaşılması gerektiği, bu kavramlarla isabetli düşünmenin de yolunu açmıştı. Ölçü sahibi insan olmayı öğretmişti bize. En önemlisi pisliği görünce üzerini örtmek değil, gerçek bir temizliğe soyunmak gerektiğini…
Tüm bu öğrenilenleri yaşantıya, kişilik, kimlik ve duruşa dönüştürme ve muhkem kılma çabası; bu uğurda yapılan pratikler; görerek ve gözlemlenerek yürüyen tatlı mı tatlı bir irfan ortamı, kimsenin bu konuda birbirinden rahatsız olmadığı bir irfan meclisiydi o günler… Hoş, o meclis yine var ve tüm derinlik ve estetiğiyle devam ediyor. İçeride bir yolculuk yaparak dış dünyada ayakta kalmayı başarmak ve dimdik durmak, o meclisin misyonuydu. Günümüzün irfan ordusunun temellerinin orada atıldığını nereden bilebilirdik… Kendimizden başka bir şeyi gözümüz görmüyordu, kendi derdimize yanıyorduk. O günden bugüne yetişen insanlar artık hizmet etmeye başladı ve insanlara faydalı olmak için canhıraş bir mücadele başladı. Çünkü Şenel İlhan Beyefendi; “Allah yolunda kendinizi heder ediniz.” inceliğindeydi ve biz onu örnek alıyorduk.
Bugün ise Şenel İlhan Beyefendi “model insan olmak” üzerinde duruyor. İyi insan olmakla model insan olmak arasında öyle büyük mesafeler var ki… İyi insan belki sadece kendini kurtarabilir ama model insan Allah’ın rızasına muvafık pek çok güzelliğe vesile olabilir. Önce zihinlerdeki yalan yanlış ölçüleri doğrularıyla değiştirip süratle iyi insan olma konusundaki “temennilerimizi” sağlam bir “niyete” dönüştürmek, yani model insan olma yolunda öncelikle iyi insan olmayı başarmak, bugün “Allah’a kulluk” yolunda başarılacak şeylerin ilki olarak görülüyor. “Model insan olmak” konusunda ise henüz sınıfı geçen yok… Umarım o irfan meclisindeki kaygılar, tüm toplumun da kaygıları haline gelir ve Şenel İlhan Beyefendi'nin gösterdiği ufuklarda İslam dünyası bir yol alır, insanlık bir nebze nefes bulur, kendine gelir, kendini bulur. Doğru insanlar ancak Allah rızasına talip olanlardır. Yanlış ölçülerle doğru yolda yürünemeyeceği gibi, istikametten söz etmek de yanlış olur. Doğru ölçü, manen talep sahibi olmak, Allah merkezli düşünmek ve murad-ı ilahinin izlerini sürmek, Allah rızası için sevmek ve Allah rızası için buğz etmek en temel ve daim ölçülerimiz olmadıkça bu fitne ve kaos ortamında ne doğru mesajlar verebilir ne de İslam’ı hakkıyla yaşama yolunda bir çabamız olduğundan söz edebiliriz. Sonuç olarak; kendi benlik algımızdaki çürüklük, imandan itikada, amellerden amaçlara her şeyimizi etkilemiş durumda vesselam…
