Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

"Dünyalıya" Empati Ya da Melankolik Dünyalı! / Dr. Metin Serimer

Bu Yazıyı Paylaşın:
"Dünyalıya" Empati Ya da Melankolik Dünyalı! / Dr. Metin Serimer

Dünyadaki insanı anlamak için biraz empati yapmak, zaten hali hazırda yaşadığımız fenomenolojik bir kurgu olur muydu acaba? Yani dünyanın alabildiğine gerçek olduğunu zanneden birini ya da birilerini anlamaya çalışmak… Ne de olsa dünyada yaşıyoruz… Neden “dünyalı” gibi düşünmeyelim ki… Dünyalı yani aslında “dünyalık”.

Dünyanın geçici olduğunu bildiğiniz ya da buna iman ettiğiniz halde “dünyaya gerçekmiş gibi bakmak”, biraz empati yapmak adına neden yanlış bir kurgu olsun ki!.. Hakikati temsil eden bir perdenin öbür tarafında durarak düşünmek diyelim buna… Çünkü inanan insanlar hep ebedi hayatı anlatmak için “farzedin ki..” diye başlayan cümleler kurarak insanların “idrakine” bir şeyler fısıldamak isterler. “Farzedin ki..” diyerek aslında zaman ve mekân sorgulanır. Çünkü bu, aslında sadece konuşmaya değer bulunan ve değer verilen dinleyicinin referans alınmasından değil, durduğu ve bulunduğu mekâna hürmeten söylenmiştir, yani dünyaya… Çünkü insan, normal şartlar altında zaten söyleneni anlar… Problem, anlayamamasındadır.

Allah’ı (cc) inkâr etmek isteyenler, genellikle kâinattaki müthiş düzen karşısında seslerini çıkartamaz hale geldikleri için, büyük bir kurnazlıkla “ahireti inkâr” yolunu seçmişlerdir. Agnostikler, nihilistler, materyalistler, ateistler hep bu yolun aciz yolcularıdır. John Hick gibi felsefeciler bu durumu aşmak için; “Allah’ın varlığı, ahirette zaten amprik (deneysel) olarak anlaşılacaktır.” demiştir. Yani kafa yormaya gerek yok, zaten göreceksiniz diyor… Bir ahir zaman peygamberinin, Peygamberimiz Hz. Muhammed Mustafa (sav)’in yanında yetişen Hz. Ali (kv) ise “ahiretle arasındaki perdeler kalksa yakîninin, imanının zerre kadar artmayacağını” söyleyerek aslında zaten daha dünyadayken Allah’ı görür, ahireti hisseder gibi yaşadığını ifade ediyor. Bir televizyon programında da sosyoloji profesörü Ümit Meriç Hanımefendi “ahiret sosyolojisinden” bahsetmişti. Ötelere, ebediyete olan inancı nedeniyle… Tüm bunlar idrak açısından “fark edenlerin” hissettikleri ve hatta yaşadıkları… Peki tüm hayatın ya da sürekliliğin sadece bu dünyadan menkul olduğunu düşünen “dünyalılar” ya da “dünyalıklar” nasıl düşünüyor acaba?!! Ya da hakikaten düşünüyor mu?

İş “müşahedeye” kaldıysa müşahede edenler zaten işi başarmışlar sınıfında… Müşahede edemeyenler daha doğrusu etmek istemeyenler, bizim “dünyalı” dediğimiz sınıfa giriyorlar… Herkesin düşünce evreninde at koşturduğu şu dünyada, inanan insanlar olarak biz de biraz düşünce konforumuzu bozup bir “dünyalı” gibi düşünelim… Üstelik de bu düşünüşümüz, bir “dünyalının” muhasebesi şeklinde olsun… Tabi burada “melankolik dünyalı” için bahanelere sığınmaktan başka çare yok. Te’vil ise tam bir süblimasyon kandırmacası olarak, insanların akıl ve zihin çeldiricisi durumunda…

Kendini aramak, kendini bulmak, varlığı sorgulamak, hakikatle yüzleşmek kaliteli insanlara has bir duruş… Bu anlamda çekilen buhranlar, yaşanan fikir çileleri, düşünce ve tefekkürün kaliteli enginliği, kendi iç ve dış dünyasında her şeyi yerli yerine koymayı başarmak, gerçekten de düşünen bir insanın geleceği kaçınılmaz ve tabii bir huzur hali… Eğer böyle bir sonla sonlanacaksa “dünyalı” olmak da kötü bir şey değil, yeter ki sonunda idrak olsun, temyiz olsun, hakikatin meyvelerini yiyerek beslenen bir ruh hali gelişsin… O halde biz de biraz, elinden tutmak boynumuzun borcu olan “dünyalının” düşüncelerine, çektiği çilelere, buhranlara empati yapalım:

“İnsana verilmiş zevkler var, ben bunları tatmalıyım ama bunun bir sonu yok ki… Tatmam, anlamam, hissetmem gereken başka şeyler olmalı ama nasıl?” “Her şeyi tattım ama hala kendimle tanışamadım. Yapıp ettiklerim neye yaradı? Tanıdığım ‘ben’ beni dahi tatmin etmiyor!..”

Zevkler sınırsız taleplere gebe ama insan sınırlı, beden aciz, yaşlanmak kaçınılmaz ve ölüm mutlak hakikat… Bediüzzaman Hz.’nin ifade buyurduğu gibi “Ölümü öldürmek mümkün değil…” İnsan ya ebedi hayatta mutlu olmayı ve bu arada dünya denen imtihan alanında meşru dairede zevklerle yetinmeyi öğrenecek –ki meşru dairedeki zevkler insan için yeterlidir- ya da telafisi mümkün olmayan zor ve acılı durumlara katlanmak zorunda kalacak. Ama katlanmak ne mümkün!..

İnsanın kendine has bir kurnazlığı da var… İnsana “Her şeyi isteyebilirsin… Bu şartlarda ne isteyebilirsen, beynin bütün sınırlarını kaldır ve iste.” dendiğinde “Sonsuz derecede yaşama ve haz alma isteği…” göze çarpıyor. İlginçtir ki insan pragmatik açıdan “Hem burada hem orada zevk alsam olmaz mı?” diyor… Kendisine teklif edilen “Sonsuzda iyi bir halde olmak isterim.” düşüncesine ise hakkıyla itibar etmiyor. Çünkü insan nefsinin en çok istediği, işine geldiği gibi, sonuçlarını tam düşünmeden alabildiğine özgürce yaşamak, kendisini kısıtlayan hiçbir kurala uymamak, başkasının koyduğu kural ya da düzenlere asla itibar etmemek, ille de kendisi ve kendi menfaati doğrultusunda bir yaşamı tercih etmesi… Diğer taraftan, değer takdir duygusunun eksikliği ya da müthiş ihmal edilmesi, insanın kendisini ilgilendiren ya da ilgilendirmeyen her şeye karşı körleşmesi sebebiyle gözünün önündeki tüm gerçeklere ve değerlere sırt dönmesine yol açmaktadır. Sadece zevkler değil; insanın kendisini kontrol eden hiçbir şeyi istememesi nefsin kadim ve modern tezahürleri… Riyaset sevgisi, nefsin firavunluğu, bütün süreçlerde önde olmak… “En büyük benim” iddiası…

Malum dünya, dünyalıkları kendisi için yarışa sokan bir yarış nesnesi, yarış metaı. Ama ahiret yolu, birilerinin sırtına basmadan geçebileceğiniz, dünyevi anlamda yarış telakki etmeden de başarabileceğiniz müstesna bir alan. Nefsinden sıyrılmış insanlar için bu böyle… Dünyalıklar dünya malı için nasıl yarışıyorsa, siz de sermayesi dünyada ama semeresi ahirette olan ahiret malı için yarışabilirsiniz tabi. Hiç şüphe yok ki Allah’ın (cc) Rezzak sıfatı ahiret mülkümüzün de teminatı ve tecelli nedenidir. Ahiret malınızı kaybetmeyin… Dünyalıkların dünya malına değer vermesinin çok çok ötesinde siz de ahiret malınıza değer verin… Bu anlamda hepimizin “ahiretlik” olması kaçınılmaz aslında. Göbeği nerde kesilirse insan oralı gibi düşünürsek, akvaryum balıklarının da hiç şüphesiz vatanı denizler olduğu gibi, insanın da asıl vatanı ruhlar âlemidir. Ve Allah’a (cc) dönüş kaçınılmazdır…

İşin bir başka boyutu; günümüzün modern dünyasında, insanı dünyaya öykündüren seküler algıları besleyen en önemli kişisel gelişim klişelerinden birisi “Başarırsanız mutlu olursunuz.” klişesidir. Peki insan, sadece dünyevi hedefleri önüne koyup onları başardığı halde mutlu olmadığını görürse ne olur? İşte o zaman bedenin gıdalarıyla ruhun gıdalarının, beslenme biçiminin ayrı olduğunu tescil eyler bu durum. Bu ne demektir? İstediğiniz kadar başarılı olun, ruhunuzu kronik bir açlıkla malül eylemişseniz, bu ruhi malnütrisyondan kurtulmanız hiç ama hiç kolay olmayacaktır. Açlığın itici gücü, sizi doğru yerlerde doğru gıdalar aramaya ve bulmaya sevk ederse o başka… O zaman da süratle doyurulduğunuzu fark edersiniz. Siz kendinizi geçici dünyevi başarılarla mutlu hissetseniz dahi, ruhun gıdalarının farklı gıdalar olduğunu unutmamak gerekiyor. Başarmış ama hasta, başarmış ama engelli, başarmış ama dertli insanlar vardır. Onlara huzur mu, sağlık mı, dertsizlik mi, yoksa zevklerin yerinde olsun mu diye sorsanız hiç şüphesiz onlar sağlığı, huzuru ve dertsizliği seçeceklerdir. Hepsi imtihan dünyasının tecellileridir. İnsan dünyada imtihan gereği illet, zillet ve gıllete düşebilir. “Dünya kimseye kalmaz, bir misafirhanedir, arifler ona dalmaz, bilir ki efsanedir” diyen ne güzel söylemiş… “Hangi güzel göz toprak olmadı ki..” diyerek gezen ve insanların kulaklarına, kalplerine hakikati fısıldayan, ne güzel söylemiş…

Kâinatın ve canlıların bir gün varlık sahnesinden silineceğini göz ardı eden zihniyet, insan yaşamına “zevkçi” bir tarzda yansınıyor. Zevkçi ve kapitalist ağzı.. Her şeyi paraya, pragmatizme, egoya tahvil eden bir anlayış. Eline geçenleri sadece zevkleri için harcayan ve bu uğurda kuralsız yaşamayı tercih eden “zevkçilik” müraileri, zevk almakla mutlu olmanın farklı şeyler olduğunu fark ettiğinde ancak, devamı ahiret olan bir dünya yolculuğunda doğru bir yol ağzında hakikatle yüzleşmeye başlamış demektir. Ölümü ve hayatı yaratanın Allah (c.c.) olduğunu fark etmek… Hem yeryüzünde hayatı sürdürebilmek hem de imtihan vesilesi kılarak o zevk alma araçlarının biyolojik dizaynını verenin de Allah (c.c.) olduğunu bilmek, zevk alma araçlarının yerli yerinde kullanılmasıyla, ahiret hayatına dair güçlüklerden uzak durmakla sonuçlanacaktır.

Prof. Dr. Nevzat Tarhan zevkçilik, bencillik (egoizm) ve kişisel rahat (konformizm) üzerine yaptığı bir konuşmada, zihnimizde gelişip bireysel ve toplumsal olarak hastalıklı sosyal ve psikolojik gerçeklere dönüşen bu durumu şöyle ifade etmektedir:

“Batının “Hedonizm, Egoizm ve Komfortizm” hastalıkları çöküşün işaretleri olarak düşünülmelidir. Bu sosyal hastalık belirtileri bizde de çokça rastlanır oldu. Zevkçiliği, bencilliği ve kişisel rahatını yücelten bireylerin çoğunlukta olduğu hiçbir aile mutlu olamaz, hiçbir kurum devam edemez ve hiçbir toplum ayakta kalamaz.

Bu üç hastalığın sonucu… İnsanların tembelleşmesi, lüks ve eğlencenin yüceltilmesi, görev ve sorumluluk duygusunda azalma olması, israfın, aç gözlülük ve doyumsuzluğun yaygınlaşması, sosyal ilişkilerde saygının ve empatinin değerini yitirmesi, bencilliğin teşvik edilmesi sonucu toplumda bazı değerler geriler. Sevgi, saygı, güven, merhamet ve sorumluluk değerleri zarar görür. Halkın, düzene sevgi ve güveninin zayıflaması ile birlikte toplumda adalet ve dürüstlük duygusunun gerilemesi sonucu gelir dağılımının bozulması ortaya çıkar. Ahlaksız ticaret, İlkesiz politika, Faydasız ilim, Emeksiz zenginlik, Vicdansız haz ve Çilesiz dindarlık varsa “hedonizm, egoizm ve komfortizm” sosyal hastalıkları bu değerleri bozmuş demektir.

Yine kredi kartını hazır nakit gibi algılaması ve “kredi kartına taksit” adı altında tuzak uygulamalar alışveriş çılgınlığını teşvik ediyor. Karşılıksız sermaye olan kredi kartlarının, bankaların gelirlerinin dörtte birini karşılaması tesadüf değildir.

Tüketici davranışını etkileyen sosyal hastalıklar, insanda temel özdenetim mekanizması olan “istek ve ihtiyaç” dengesinin bozulmasına sebep oluyor. Hoşuna giden bir kıyafet, ev eşyası, kişiye özel tuzaklar, ihtiyacımız olmayan şeyi almamız sonucunu doğuruyor. Yetinme duygusu yani kanaat hissini zedeleyen modern yaşam, tasarruflu yaşamayı eski kafalı olmak olarak sundu. “X” kuşağı gençlik örneğinde ise “Yemeyeceksen harcamayacaksan neden kazanıyorsun?” diyen eşler, şirketleri batırmaya devam edecekler. Hatta bir genç çalışanımız, iyi maaş aldığı halde işten ayrılmıştı. Kalite standartları gereği neden ayrıldığını öğrenmek istedik ve sorduk; aldığımız cevap ağzımızı açık bıraktı. 25 yaşındaki genç “Burada iyi kazanıyorum ama harcamaya zamanım olmuyor, neden çalışayım ki?” demişti. Amacı yemek içmek ve eğlenmek olan “X” kuşağı gençlere, insani değerleri öğretmek ve yüksek idealler vermekten başka çözüm gözükmüyor.” diyor Prof.Dr. Nevzat Tarhan.

Evet, zevkçilik temelinde hayatı yaşayanların da bir paradigma dünyası var. Bu paradigma dünyasından kurtulmak da hiç kolay değil… Ta ki yeni paradigmalar dünyasına göz kırpana kadar… Thomas Kuhn’un paradigmalar teorisini bu anlamda çok çarpıcı bulmuşumdur. Thomas Kuhn; “İnsanlar hep bir paradigmalar dünyasında yaşar. Bütün tecrübeler, kazanımlar, düşünüşler hep o paradigmalar dünyasını besler. Ama bir paradigma dünyasından bir başka paradigma dünyasına insanı sıçratan tek şey vardır; o da aşktır.” diyor. Sonuç olarak; bataklıkta gördüğünüz birine “Şöyle yap böyle yap kurtulursun!” demez misiniz?

Öyleyse… Ey melankolik dünyalı! Dünya kuyusuna düşmüşsün dostum, biraz zıpla… İnan bana, ahiretin de başlı başına güzelleri, güzellikleri var. AHİRET evleri var, AHİRET zevkleri, AHİRET eğlencesi var; İNAN… Dünya ise ahirete kıyasla sadece bir “misal”. Çünkü dünya aslında bir temsil mekânı… Ruhlar âleminde Allah’a (c.c.) “Sen bizim Rabbimizsin.” ikrarında bulunanların “eğitim dekorlarıyla” dolu bir imtihan alanı. Tekrar döneceğiz asıl mekâna, ebedi olana, aşkın olana, gerçekten VAR olana…