Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Cam Tavan Sendromu ve Hapishane Deneyi

Bu Yazıyı Paylaşın:
Cam Tavan Sendromu ve Hapishane Deneyi

Phillip Zimbardo, “iyi insanların kötü yerlere konulduğunda” neler olacağını merak ediyordu. Çevreden ne ölçüde etkileniyorduk? İçsel özelliklerimiz, örneğin inançlarımız ya da tutumlarımız, bazı durumlardan sıyrılmamızda ve çevresel etkenler ne olursa olsun kendi yolumuzda ilerlememizde ne derece etkindi? Bu sorularla yola çıkan Zimbardo, cevapları bulabilmek amacıyla sonradan Psikoloji literatüründe bir kilometre taşı olacak olan meşhur hapishane deneyini tasarlamıştır.

Zimbardo, “kötü yer”e karşılık olarak bir hapishaneyi seçer. Deneyin tamamen kontrollü olabilmesi için Stanford Üniversitesi Psikoloji Bölümü binasının bodrum katı hapishane görüntüsü verilecek şekilde düzenlenir. Hapishanenin fiziksel görünümünün yanında mahkûmların ve gardiyanların giyecekleri şeyler de en ince ayrıntısına kadar düşünülür. İki hafta sürmesi tasarlanan deney için gereken tüm şartlar oluşturulduktan sonra geriye tek bir şey kalır; katılımcıları bulmak.

Gazeteye verilen ilana yanıt veren 75 öğrenci arasından yapılan bir dizi fiziksel ve psikolojik test sonucu seçilen 21 sağlıklı erkek, rastgele gardiyan ya da mahkûm rolüne atanır. Zimbardo da hapishane müdürü görevini üstlenir. Böylece deney başlamış olur.

Deney sürecinde Zimbardo’nun ilk işi, gardiyanları bir araya toplayarak onları hapishanenin kuralları konusunda bilgilendirmek olur. Kurallar çok basittir. Gardiyanlar hapishane içinde düzeni sağlamakla yükümlüydüler. Herhangi bir mahkûm kaçtığı takdirde deney sona erecektir (ki bu, saat başına günümüz parasıyla yaklaşık 75$ alan katılımcılar için büyük bir para kaybı demektir) ve mahkûmlar üzerinde şiddet uygulamak yasaktır.

Deneyin şaşırtıcı bulguları şöyledir: Geçen birkaç gün içerisinde, gardiyanlar mahkûmlara karşı sadistik davranışlar geliştirirken, mahkûmlar da ekstrem düzeyde depresif ve pasif davranışlar göstermeye başlarlar. İki hafta sürmesi öngörülen bu deney, 6. günün sonunda tamamen durdurulmak zorunda kalınmıştır. Çünkü ortaya çıkan durumda, mahkûmlar, bunun deney olduğunu unutmuşlar, gardiyanlar da birer caniye dönüşmüştür. İşin en ilginç tarafı da, mahkûm rolündeki deneklerin deneyin bitmesinden memnun olmalarına rağmen, gardiyan rolündekiler, erken bitişten huzursuzluk duymuşlardır.

Sonuçlar:

Stanford Hapishane Deneyi adıyla anılan bu deney Psikoloji literatüründe, sosyal roller ve itaat başta olmak üzere pek çok alanda bulgu sağlamıştır. Sıradan ve sağlıklı üniversite öğrencilerinin 6 gün içinde sadist (gardiyanlar) ya da tamamen itaatkâr ve pasif (mahkûmlar) bireylere dönüşebilmiş olması bu sosyal faktörlerin kişisel davranışlar üzerinde ne ölçüde etkili olabileceği konusunda önemli bir gösterge oldu. Kuşkusuz deneyin en ilgi çeken noktalarından biri de öğrencilerin çoğunun bunun bir deney olduğunu ve istediği zaman çıkacaklarını bilmelerine rağmen hapishane ortamını ve buradaki rollerini içselleştirip dışarı çıkmayı denemek yerine ya itaat ederek koşulları kabullenmesi ya da isyan çıkarması olmuştur. Birkaç örnek hariç katılımcıların çoğu hapishane için çözüm yolları üretmişlerdir.

Deneyde ilgi çekici pek çok bulgu olmasına rağmen, deney hem ahlakî hem de bilimsel açıdan çeşitli eleştirilere maruz kalmıştır. Bunların en başında, elbette, öğrencilerin bu 6 günlük deney sürecinde ciddi kimlik problemi yaşamaları ve yaşadıkları psikolojik baskı konusu olmuştur. Bu tür bir deney günümüzde katılımcılara verdiği büyük zarar (ya da verebileceği olası zararlar) nedeniyle etik olarak onaylanmayacak ve gerçekleştirilemeyecektir. Ancak günümüzde bu tür deneyleri engelleyen ahlakî kuralların koyulması da Stanford Hapishane Deneyi gibi deneyler sayesinde olmuştur.

Burada esas problem rollerin kişilik halini almasıdır. Takılan maskelerin gerçek yüz haline dönüşmesi gerçekten ürkütücüdür. Kraldan çok kralcı olmanın, kendi limitlerini zorlamanın ne tür dramatik sonuçlara yol açabileceğini görmek bakımından oldukça yararlı doneler elde edilmesini sağlamıştır bu enteresan deney.

CAM TAVAN SENDROMU

“Bir şeyin imkânsız olduğuna inanırsanız, aklınız bunun neden imkânsız olduğunu size ispatlamak üzere çalışmaya başlar. Ama bir şeyi yapabileceğinize inandığınızda ise aklınız bu sefer de yapmak üzere ve çözümler bulma doğrultusunda size yardım etmek için çalışmaya başlar.” diyor Dr. David J. Schwartz.

Bilim adamları pirelerin farklı yükseklikte zıplayabildiklerini görürler. Birkaçını toplayıp 30 cm yüksekliğindeki bir cam fanusun içine koyarlar. Metal zemin ısıtılır. Sıcaktan rahatsız olan pireler zıplayarak kaçmaya çalışırlar ama başlarını tavandaki cama çarparak düşerler. Zemin de sıcak olduğu için tekrar zıplarlar, tekrar başlarını cama vururlar. Pireler camın ne olduğunu bilmediklerinden, kendilerini neyin engellediğini anlamakta zorluk çekerler. Defalarca kafalarını cama vuran pireler sonunda o zeminde 30 santimden fazla zıpla(ya)mamayı öğrenirler. Artık hepsinin 30 cm zıpladığı görülünce deneyin ikinci aşamasına geçilir ve tavandaki cam kaldırılır. Zemin tekrar ısıtılır. Tüm pireler eşit yükseklikte, 30 cm zıplarlar! Üzerlerinde cam engeli yoktur, daha yükseğe zıplama imkânları vardır ama buna hiç cesaret edemezler. Kafalarını cama vura vura öğrendikleri bu sınırlayıcı ‘hayat dersi’ne sadık halde yaşarlar. Pirelerin isterlerse kaçma imkânları vardır ama kaçamazlar. Çünkü engel artık zihinlerindedir. Onları sınırlayan dış engel (cam) kalkmıştır ama kafalarındaki iç engel “burada 30 cm’den fazla zıplanamaz inancı” varlığını sürdürmektedir. Bu deney canlıların neyi başaramayacaklarını nasıl öğrendiklerini göstermektedir.

Bu pirelerin yaşadıklarına ‘cam tavan sendromu’ denilmektedir. Bir insanın gelebileceğine inandığı en üst nokta, onun cam tavanıdır. Cam tavanınız hayallerinizin tavan yüksekliğini gösterir. İnsan inandığına denktir. Yapabileceğini düşündüğü kadardır.

Cam tavan sendromunun bir diğer ifadesi “Öğrenilmiş çaresizlik”tir. Kişinin davranışlarıyla olumsuz bir sonucu kontrol edemeyeceğini öğrenmesinden sonra, davranışlarıyla olumsuz sonucu ortadan kaldırabileceği durumlarda gereken çabayı gösterememesi olarak tanımlanır.

İnsanın yapabileceği bazı şeyleri yapamayacağına inanması, bir işi yapmaya teşebbüs ederken cesaretinin kırılması, kişinin başarısız olmasına neden olur. Kendine güvenini yitirdiği için de gelecekte de o işi başaramaz. Çocuklarımızın başarısız olmasında: “Sen bunu yapamazsın.”, “Bunu başaramazsın.” , “Sen kim onu yapmak kim.” , “Zaten sen bundan fazla ileri gidemezsin.” gibi sözlerimiz etkili olmamış mıdır dersiniz.

Olumsuz düşünen insanları duymayın. Bu şekilde düşünen insanlara kulaklarınızı tıkayın, sağır olun. Çünkü bu gibi insanlar sizin ümitlerinizi, hayallerinizi, gelebilecek başarılarınızı, kısaca geleceğinizi çalarlar. Bu gibi sözler ailede, okulda, iş yerinde, hayatın her alanında bizim davranışlarımızı kısıtlar.

Neler karşısında çaresizdir insanoğlu?

Karşılıksız sevgi karşısında çaresizdir, cebinde beş kuruş yokken ay başında gelen ve ödenmesi gereken faturalar karşısında çaresizdir, tedavisi olmayan hastalıklarda karşısındakinin eriyip bittiğini görürken çaresizdir ve en önemlisi de ölüm karşısında çaresizdir. Bütün çaresizlikler büyük bir acı verir insana. Hayattan soğutur, yaşamdan zevk almak ne kelime kahredersiniz dünyaya geldiğinize ve sona yaklaştığınızı düşünürsünüz. İki tercihiniz vardır, ya sonu seçersiniz ya da çaresizliği öğrenirsiniz.

Öğrenilmiş çaresizlik bir nevi kabullenme durumudur. Elinizden bir şey gelmeyeceğini bilme, kabullenme ve kendinizi pasifize etme durumudur. Kontrol edemediği çevre ve olaylarla durmaksızın muhatap olan insanlar, içlerinde bulundukları durumu değiştireceklerine olan inançlarını yitirir ve özgüvenlerini kaybetmeye başlarlar. Özgüven kaybı da zamanla diğer insanlara olan güvenin yitirilmesi, isteseler değiştirebilecekleri çevre ve olaylar karşısında da pasif ve umutsuz bir hale bürünülmesi, zamanla içe kapanıklık, sosyallikten soyutlanma, kendi kendine yetememe, depresyon gibi rahatsızlıklara yol açabilir.

Çaresizlik öğrenilebildiği gibi bütün zincirler kırılıp çare de öğrenilebilir. Beyinlerimizdeki bariyerleri fark edebilmek bu noktada çok önemlidir. Hayat ve şartlar sabit değildir. İnsan değişime gelişime açık bir varlıktır ve benzer durumlarda aynı sonucun alınması her zaman mümkün değildir. Bu noktada zincirlerimizi fark edip kırmak için çaresizlik içeren her düşüncenin üzerine gitmeli, önce beynimizi sonra ruhumuzu özgür bırakabilmeliyiz. Aslına bakarsanız hemen şimdi, yapamayacağımızı düşündüğümüz her şeyi gözden geçirme vaktidir diyebiliriz.

Her şey kendimizde başlayıp kendimizde bitiyor. Çaresizliğin girdabına kapılıp majör depresyon, manik depresif, şizofren vs. gibi bazı etiketleri gidip de bir yerlerden satın almak yerine pozitif düşünerek ve “Ben istersem aşamayacağım engel yoktur!!!” düşünce yapısını beynimize yerleştirerek, kazıyarak pozitif komutlarla beynimizi besleyerek Çare BİZ olabiliriz.

Öğrenilmiş çaresizlik, çaresizlikten daha tehlikeli bir durumdur. Çaresizken çaresiz olduğunuzu bilirsiniz. Fakat çaresizliği öğrendiğiniz zaman çaresizlik sürecini uzatmış olur ve yaşayan bir ölü haline gelirsiniz. Yapabileceğiniz tek şey kendi zavallılığınıza kanlı gözyaşı dökmek ve her şeye son verme isteği yaşamaktır. Çaresizlik öğrenildiğinde “yapamıyorum, nasıl yapacağımı bilmiyorum, ben başaramam, yapamayacağımı biliyorum” gibi olumsuz cümleler telaffuz edilmeye başlanır. Kişi çaba harcamaktan vazgeçer, olumsuz uyaranlara pasif bir şekilde maruz kalmaya devam eder. Yapabileceğini gösteren her şeyi reddeder. Bu durumda şunu bilmek çok önemlidir. İnsan çaresizliği öğrenebileceği gibi güçlülüğü de öğrenir.

Çok ciddi travmatik sarsıntılardan sonra hayata yeniden daha güçlü sarılan birtakım insanların çevremizde hiç de azımsanmayacak sayıda var olduklarını görmek ve bilmek rahatlatıcı terapi ve rehabilitasyon etkisi yapacaktır.

Cam tavan sendromu ya da öğrenilmiş çaresizliğin insan benliğinde oluşturduğu en bariz komplikasyonlardan biri de “aşağılık kompleksi” dir. Bu olgu çok önemli olduğu için önceki yazılarımızda izah ettiğimiz bu konuyu çok ilgili olduğu için yinelemekte büyük yararlar olduğunu düşünüyoruz:

Kompleksin çok değişik tanımları yapılabilir. “Karmaşık duygular” olarak ifade edilse de aşağılık kompleksi, son kertede kişinin kendisini “yok” hissetmesidir. Doğuştan getirilen “varlık” duygusu ile sonradan arız olan “yokluk” duygusunun çatışması, insan için ciddi problemlere yol açabilir. Bu durum patolojik boyutlara ulaşmışsa tedavi gerektiren bir hâl almış demektir. Nevroz yahut psikoz boyutunda değilse belli dozlarda yararları da söz konusu olabilir aşağılık kompleksinin. Yetersizlik duygusu sayesindedir ki kişi her zaman kendisini geliştirmek, yenilemek isteyecektir. Bu ise dinamizmdir, ilerleme için kamçı demektir. Şayet maraz boyutunda ise, bir ömür boyu huzursuzluk ve mutsuzluk nedeni olacaktır.

Kendisini, bir başka kişi veya topluluk yanında yok hisseden yani aşağılık kompleksi olan insanlar, temelde iki davranış kalıbı geliştirirler: Eğer kişi aktif bir yapıya sahipse ve kendini yok hissediyorsa, bu insanın sergileyeceği davranış parametreleri; yanında komplekse girdiği kişiyi yok sayma, inkâr etme, eleştirme, kıskanma, ayağını kaydırma çabaları vs. şeklinde tezahür edecektir. Dolayısıyla onu refüze etmeye, enterne etmeye çalışacaktır. Aksi takdirde kendisi var olamamaktadır. Karşısındaki kişi, kendisine gölge teşkil etmektedir. Onu bir biçimde yok edecektir ki kendisi var olabilsin. Buna “aktif kompleks” diyoruz.

Bir diğer kompleks tezahürü de “pasif kompleks” olarak adlandırılabilecek bir durumdur. Böyle bir yapıya sahip kişi aktif kompleksin aksine, karşısındaki kişiyi pasifize edemediği için kendini pasif kılma yolunu tercih etmektedir. Kendisini kendisi yapan ne gibi değerleri varsa inkâr yoluna giderek karşısındakinin tüm değerlerini kendine taşıma yolunu seçmektedir. “kişilik ikamesi” de diyebileceğimiz bu patolojik durum, tam bir “taklit” hâlidir. Kendini kişiliksizleştirerek karşısındakinin kişiliğini giyinmeye çalışmaktadır. Onun değer yargılarını, inancını, niteliklerini vs. kendine taşıyarak var olma psikolojisidir. Sonuçta silik, sönük bir şahsiyet ortaya çıkacaktır.

Bütün bu karmaşık işlerin kolaylıkla ve başarıyla kotarılabilmesi için anlayışlı bir çevrenin varlığı, her şeyden önemlisi de hazık bir hekim hassasiyetinde dost bir murakıbın katalizörlüğü vazgeçilmez bir şarttır. Yine de tüm bu komplikasyonlardan kurtulabilmenin ancak kendine yönelmekle mümkün olabilecek bir hususiyet olduğunu da unutmamak gerekir.

Necip Fazıl’ın da ifade ettiği gibi “Ya çaresizsiniz ya da çare ‘SİZ’siniz.”