Zor Duygularla Yaşamak / Uzman Klinik Psikolog Metin Aydın
Zorlayıcı bir yaşam olayından sonra acı çekmek hayatın doğal bir parçası. Ancak modern toplum bize sürekli “Pozitif düşün, güçlü ol, hemen toparlan.” diyor. Bu baskı yas sürecini nasıl etkiliyor?
Modern toplum acıyı bir kusur gibi görür; düzeltilmesi gereken bir hata, hızla ortadan kaldırılması gereken bir arıza gibi… “Toparlan.”, “Güçlü ol.”, “Arkana bakma.” cümleleri şefkat değil, acele buyruğudur. Oysa yas aceleyi sevmez. Yas, zamana değil; temasa ihtiyaç duyar.
Acı, hayatın yanlış gittiğini değil; hayatın gerçekten yaşandığını gösterir. Yas tutulduğunda insan çökmüş olmaz; hayata değmiş olur.
Atlanmaya çalışılan yas kaybolmaz; bedene, ilişkilere, karaktere taşar. Susturulan acı susmaz; şekil değiştirir.
“Bizler acıdan kaçtıkça ızdıraplı bir hayatın pençesine düşeriz.” diyorsunuz. Bu paradoksu biraz açar mısınız?
Acı ile ızdırap arasındaki fark, insanın acıyla kurduğu ilişkide gizlidir. Acı gelir; bu kaçınılmazdır. Izdırap ise “Bu olmamalıydı.” dediğimiz anda eklenir. Yani ızdırap, acının değil; direnişin ürünüdür.
Eski bir Doğu anlatısı vardır:
Bir yolcu ayağına diken battığında durup çıkarır; yanındaki yolcu ise koşmaya devam eder. İkinci yolcu daha az acıyacağını sanır ama kanamayı artırır.
ACT(Kabul Ve Kararlılık Terapisi)’nin söylediği şey nettir: Kaçınma kısa vadede rahatlatır ama uzun vadede hayatı daraltır. İnsan kaçtıkça özgürleşmez; çevresi küçülür.
Kabul etmek ile pes etmek arasındaki fark nedir?
Pes etmek hayattan çekilmektir; kabul etmek ise hayatla teması sürdürmektir. Kabul, “Bu acı hiç geçmeyecek.” demek değildir. Kabul, “Şu an buradasın ve ben seninle savaşmayacağım.” diyebilmektir.
Pes eden insan donar; kabul eden insan hareket kabiliyetini korur. Mevlânâ’nın o çok bilinen ama çok az derinlemesine düşünülen sözü burada anlamını bulur: “Yara, ışığın içeri girdiği yerdir.” Ama ışık, zorla girmez; kapı açıldığında girer. Kabul, o kapıyı kilitlememektir.
Kabulü “ağlayan bir çocuğa sarılır gibi acımıza sarılmak” olarak tanımlıyorsunuz. Bu pratikte ne demektir?
Bir çocuk ağladığında onu susturmaya çalışmazsınız; yanına oturur, orada kalırsınız. Duygular da böyledir. Kaygı geldiğinde kovmak yerine hissetmek, adlandırmak, bedende yerini fark etmek…
Bir Zen hikâyesi anlatılır:
Öğrenci ustasına der ki: “Zihnim çok karışık.”
Usta cevap verir: “Onu kovma.”
“Ne yapayım?”
“Yanında otur.”
Sarılmak duyguyu büyütmez; düzenler. Bastırılan duygu sertleşir, temas edilen duygu yumuşar. Bessel van der Kolk’un sözü bu yüzden klinikte bu kadar güçlüdür: “İyileşme, bedenin duyulmasıyla başlar.”
Acı çekerken neden kendimize bu kadar sert davranırız?
Çünkü içsel eleştirmen çoğu zaman sevgiden değil, korkudan konuşur. “Bir daha böyle olma.”, “Zayıflık gösterme.”, “Kontrolü kaybetme.” diye bağırır. Koruyucu sanılır ama dili yaralayıcıdır. ACT’te bu sesle kavga etmeyiz; mesafe alırız. O ses bir düşüncedir, emir değildir. Jung’un cümlesi burada hâlâ öğreticidir: “İnsan yüzleşmediği duygunun kuklası olur.”
Eleştirmeni susturmaya çalıştıkça büyür; duyup ona uymadıkça küçülür.
Zor duygulara tanıklık etmek insanı nasıl dönüştürür?
Tanıklık etmek, acının içinden kaçmadan geçmektir. Bu, mutluluk üretmez; derinlik üretir. Acıyla temas eden kalp sertleşmez; genişler.
Tasavvufta buna “pişmek” denir. Ateş yakar ama yakmadan olgunlaştırmaz.
Ejderha dediğimiz şey, kaçtığımız acının kendisidir; yüzünü döndüğünde canavar değil, taşıyabileceğin bir güç olduğunu fark edersin.
İnsanlar acıdan kaçmak için en sık hangi yolları kullanıyor ve neden işe yaramıyor?
Sürekli meşguliyet, ekranlar, aşırı kontrol, bastırma… Bunlar çağımızın sessiz uyuşturucuları. Geçici rahatlama sağlar ama kalıcı iyileştirme üretmez. Çünkü acı sabırlıdır; insan durduğunda kendini hatırlatır.
Rilke, Genç Bir Şaire Mektuplar’da şunu anlatır:
“Belki de ejderhalar, bir gün güzel ve cesur olmamızı bekleyen prenseslerdir.”
Yani: Ejderha diye korktuğumuz şey, çoğu zaman kaçtığımız acıdır.
Kaygı, yas, utanç, yalnızlık… Zihnin gözünde bunlar birer canavar gibi görünür. Çünkü yaklaşmak tehlikeli hissi verir.
Ama Rilke şunu söyler:
O ejderha aslında bize zarar vermek için orada değildir.
O, bizim büyümemizi bekleyen bir eşiktir.
Psikolojik olarak açarsak:
Ejderha(Kaçtığımız zor duygu)
Prenses(O duyguyla temas edebildiğimizde ortaya çıkan kapasite)
Dönüşüm(Kaçmak yerine kalabilme cesareti)
Zor duygular düşman değildir; değerli bir hayatın bedelidir. Onlarla savaşmayı bıraktığımızda ortadan kalkmayabilirler ama yönetici koltuğundan inerler. Kaçınma acıyı yok etmez; faiziyle geri getirir.
Kontrolün elimizde olmadığını fark ettiğimiz an içimizde ne olur?
O an insanın kibri kırılır. “Her şeyi yönetebilirim.” yanılsaması çöker. Bu önce korkutucudur; sonra hafifleticidir. Çünkü yük ilk kez yere bırakılır.
Teslimiyet pes etmek değildir; gerçeklikle barışmaktır. Marcus Aurelius’un dediği gibi:
“Olanla kavga eden, kendisiyle kavga eder.”
Kontrolün bittiği yerde hayat başlamaz belki ama nefes başlar.
Rahatsız edici duygular bir pusula olabilir mi?
Evet. Hatta çoğu zaman en dürüst pusula onlardır. Kimse sevmediği bir şey için üzülmez. Kimse önemsemediği bir bağ için kaygılanmaz.
ACT bu yüzden der ki: “Acı, değerlerin bedelidir.”
Acıyı yok etmek pusulayı kırmaktır; rahatlatır ama yönsüz bırakır. Viktor Frankl’ın sözü burada yerini bulur: “İnsanı yıkan acı değil, acının anlamsızlığıdır.”
Yasın bedensel yönüne nasıl yaklaşmalıyız?
Yas zihinsel değil, bedensel bir hâldir. Göğüste ağırlık, boğazda düğüm, midede taş… Bunlar geçmesi gereken arızalar değil; duyulması gereken tepkilerdir.
Beden bastırıldığında susmaz; yüklenir. Travma literatürü bu konuda nettir. Van der Kolk’un cümlesi hâlâ temel referanstır: “Beden kayıt tutar.”
Yasa bedenden yaklaşmak; onu itmek değil, taşıyabilecek alan açmaktır.
Kabul neden bazı insanları güçlendirirken bazılarını zayıf hissettiriyor?
Çünkü kabulün ilk evresi güçsüzlük hissidir. Kontrol yıkılır, insan bir süre boşlukta kalır. Bu gerçek güçsüzlük değil; yanlış güç tanımının çöküşüdür.
Sonra enerji savaşmaktan yaşamaya kayar. Güç bağırmaz; kök salar.
Küçük acıları kabul etmek büyük kayıplarla baş etmeyi nasıl etkiler?
Psikolojik dayanıklılık büyük felaketlerde değil, küçük anlarda inşa edilir. Günlük hayal kırıklıklarıyla temas kuran biri, büyük kayıplarda acı çeker ama parçalanmaz.
Bir bilgenin sözü bunu sade anlatır:
“Fırtınada kırılan ağaç, en sert olan değil; eğilmeyi bilmeyendir.”
Kabul insanı sert yapmaz; esnek yapar. Ve esneklik, ruhun hayatta kalma biçimidir.
