Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Zırhım ve Özüm Dua

Bu Yazıyı Paylaşın:
Zırhım ve Özüm Dua

Yüreğimizdeki bütün sıkıntıları, içimizde kopan fırtınaları bir anda dindirip her şeyi süt liman eder dua.

Ellerimizi açıp ne istersek isteyelim, tüm isteklerimizin içinde adaleti istemek vardır. Açım doymak istiyorum, Ya Rabbi açlık hissini verdin, doyur beni. Çalıştığımızda gene karşılığını isteriz. Birini çok sever bana yâr olsun, deriz. Sevgimizin karşılığını isteriz vs… hep Allah’tan adaleti isteriz.

Bazen normal süreç içerisindeki sevgi, emek ve temel ihtiyaçlar dışında da adaleti istediğimiz zamanlar olur. Çok büyük haksızlıklara uğrarız. İftiralara uğrarız, canımıza kast edilir. Manen ve fizikî koşullarda hayat yaşanamaz hale gelir. Burada da gene Allah’tan adaleti isteriz.

Belki birçok insan gibi bizler de bu dünyadan hakkımızı alamadan gideriz. Ki Mevlâ’m mutlaka adaleti sağlayacaktır. Ancak bu sıkıntı anlarında dua ederek tüm eksiklik ve haksızlıklara rağmen kendimizi güvende hissederiz.

İnsan fıtrî olarak güvenmek ister. Güven, insanda sevgi oluşturur. Hiç kimseye güvenmemeyi öğrenip de Allah’a sığınmayan, güvenmeyen insanlarda nefret duygusunu, sevgisizliği bariz bir şekilde görürüz.

Bu yüzden de ne için ediyorsak edelim duamızı bilmeliyiz ki biz Allah’tan hissettiğimiz bir damla sevgi ve muhabbet sayesinde rahatlıyoruz.

Dua gönül açıp sohbet etmektir, dua muhabbettir. Mevlâ’mın rahmetinde demlenmektir dua. Bir gece yarısı seni iyi halinle, kötü halinle, her halinle bilen, tanıyan O büyük sırdaşla konuşmaktır dua. Bazen öyle güzel bir muhabbet olur ki seni O’na yakınlaştıran derdine kızmaz olursun.

Ancak bunların vesilesiyle Allah’a yakınlaşmak ayrı şeydir; yapılan haksızlığa, adaletsizliğe mücadele ve buğz ayrı şeydir. Bunu da unutmamak lazım.

Peki, insan niye dua edemez diye düşünsek bunun ilk sebebi dürüst olmamaktır derim. Dürüstlüğün yanı sıra bilinçsizlik. Hepimiz türlü türlü günahlar işleriz bu günahlar yüzünden kendimizi affedememekten kaynaklı, bir şey isteyecek halim yok psikolojisine girer ve bununla birlikte her şeyi kendi kendimize halletme çabası içerisine gireriz. Her şeyi kendi kendimize halletmekle de hırsların, entrikaların, sürekli korku içinde yaşamanın içine düşeriz. Bu da yüksek egolu, huzursuz ve mutsuz bir hayat demektir. İstediklerimizi gerçekleştirebildiğimiz zaman egomuz muazzam tavan yapar. İçsel olarak nefs ilahlık davasına bürünür. İsteklerimiz olmadığında da, yani kendimizce başarılı olmadığımızda hayatı kendimize zindan ederiz. Büyük bir zillete gireriz. Çünkü bütün iş bizim elimizde zannederiz.

Bu, müthiş bir huzursuz yaşam demektir. Bu yüzden önce her türlü günaha düşme potansiyelimiz olduğunu unutmayıp Yaradan’ı bir kul gibi düşünmeden merhametini, rahmetini esirgemeyeceğini düşünerek tövbe etmeliyiz. Dua, tövbeyle başlar. Ancak böyle hem kendimize hem de Allah’a karşı dürüst olabiliriz. Dürüst olduğumuzda ya da dürüst olma çabası içerisinde samimi bir dua edebiliriz.

Kimi zaman da tam tersi olabiliyor. Rahatça dua edebildiğimiz halde bazı anlarda dua çok ağır gelir. Dua edemez oluruz. Buradaki dua tipik ezberlenmiş samimiyetsiz dualar gibi değil. Tüm yüreğimizle istediğimiz anlar… Yoksa ezbere bir duayı herkes her an yapabilir. Burada dua edemeyişimiz gene nefsin davasını bize sinsice hatırlatıp kendi kendine bir şeyleri halletme isteği içerisine girmesinden kaynaklıdır.

Bize dua ettirmeyen nefstir. Nefs; kendi inkârcılığını, yaşamış olduğumuz psikolojik sıkıntı yaratan sorunlarla örtbas edip Allah ile ilişkimizi kesmeye çalışır. Biz de Allah ile mesafeliyiz sanırız. Nefsimiz kendi öfkesini bizim öfkemizmiş gibi algılatır bize. Oysaki yaptığımız tüm yanlışlar da ve bize yapılan tüm yanlışlar da sadece sebepler dairesidir. Çünkü anlatılmak istenen ve ispatlanmak istenen bir şeyler vardır. Bu husustaki en önemli ispat imanın da yarısı olan sabırdır. Aslında bir imanın olduğunu fark etmek, benimsemek ve ispatıdır. Sabretmek kamçı gibi sırtımızda patlarken, bizi ayakta tutacak en mühim şey duadır. Çünkü insanın konuşmaya, içini dökmeye, birinin onu anladığını hissetmeye ihtiyacı vardır.

Sıkıntılı anlarımızda bazen şöyle en yakınlarımıza bakar, anlatsam ne olur ki, deriz. Bazen anlatmak isteriz, konuşur konuşur dururuz. İnsan böyle de rahatlar. Ama hiçbir şey Allah ile konuşmak kadar insanı rahatlatamaz. Çünkü öyle bir mercie konuşuyorsunuz ki daha üstü yok ve içinden çıkılmaz dediğimiz, ölüp bittiğimiz her şeyi de bir anda düzeltecek tek makam. Dua hali insana başka kimseye ihtiyacının olmadığını derinden hissettirir. O yüzden insanlara bakıp niye anlatayım ki dersiniz. Tabi Allah’a yakınlaşmamızı engelleyen bazı vesveseler ve psikolojik etmenlerden kurtulmak için kişilerle sohbet önemlidir. Bu sohbetler bizi Allah’la konuşmaya itmeli. Yoksa sürekli birilerinin sıkıntılarımızı çözmesini bekleyerek de hayat geçmez.

İnsan duanın tadına vardığında ne kadar kuşatılmış olduğunu fark ediyor. Bir hadiste Efendimiz “Sizden herkes, ihtiyaçlarının tamamını Rabbinden istesin, hatta kopan ayakkabı bağına varıncaya kadar istesin.” diyor. Mevzu ne bağcık ne de başka bir şeydir aslında istenen dua halinde olmaktır. Ancak o zaman her anın içini doldurabiliriz. İdrakimiz açılır. Allah’la bağımız kuvvetlenir. Kuşatılmış olduğumuzun bilincine varırız. Kendimizi güvende hissederiz. Deyimi yerindeyse “kendi ayaklarının üzerinde duran” kimseye eyvallahı olmayacak sağlam bir kul oluruz.

Bizler duaları genelde çaresizlik anlarında ederiz. Sonucuna müdahale edemeyeceğimiz şeyler, beklemek zorunda kaldığımızda, acı içinde kıvrandığımızda, kimsenin bir şey yapamayacağını anlayınca çok büyük içtenlikle dua ederiz. Bu acziyet psikolojisi üzerimizde sürekli olması gereken bir hal. İnsan ancak bu şekilde egosunu bir tarafa ayırabiliyor. İlla başımıza bir şey geldiğinde değil, Allah’a karşı her daim acziyet psikolojisinde olmamız lazım.

Yunus Suresi 12. ayette: “İnsana bir sıkıntı dokundu mu, gerek yan üstü yatarken, gerek otururken, gerekse ayakta iken (her hâlinde bu sıkıntıdan kurtulmak için) bize dua eder. Ama biz onun bu sıkıntısını ondan kaldırdık mı, sanki kendisine dokunan bir sıkıntı için bize hiç yalvarmamış gibi geçer gider. İşte o haddi aşanlara, yapmakta oldukları şeyler, böylece süslenmiş (hoş gösterilmiş)tir.” buyuruluyor. Bu ve bunun gibi birçok ayette insanın ahmaklığını ve nankörlüğünü anlatır. Zora düştüğümüzde bir an acizliğimizi hisseder ve duaya sarılırız. Durum geçtikten sonra gerçekten de hiçbir şey olmamış gibi o kuvvetli hissiyatları hiç kurmamış gibi sırtımızı döneriz. Bu nasıl bir vefasızlıktır, bu nasıl bir nankörlüktür. Sonra tekrar bir sıkıntı olur gene yüzümüzü döneriz. Allah o kadar güzeldir ki gene buyur der gene buyur der.

Bir zaman sonra bazı insanlar sorunları çözülse dahi o sıkıntı anlarında kurdukları o güzel bağı devam ettirme talebinde bulunurlar. Hayatın anlamsızlığının biraz da olsa farkına varıp, bunu uzun vadede sürdürmek gerektiğini düşünen birtakım vefalı insanlar çıkar.

Bir kısım insanlarsa Allah’ı sadece ihtiyaçlarını giderecek bir kapı olarak görür. Hiçbir duygusal bağ oluşturmazlar. Bunun farkında bile değillerdir. Bunu normal olarak görürler. Çünkü hayatlarının odak merkezleri kendileridir. Benim ailem, benim işim, benim duygularım, ben ben ben’den başka bir şey bilmezler. O yüzden de onlar için Allah, sadece ihtiyaç giderilecek bir kapıdır. Nasıl bir kapasitesizlik, ne berbat bir algısızlık… Algısızlık diyorum çünkü algılayıp da hâlâ böyle davranmak ne büyük bir vefasızlıktır. Bu durumu alışkanlık haline getirerek kim bilir neler kaybediyoruz, hem bu dünyada hem ahrette. Maalesef ki pek çoğumuz bu gaflet içerisindeyiz ve pişman olacağımız aşikâr.

Bir başka kısım insanlar ise her sıkıştığında Allah’tan istediğinin farkına varır. Tekrar tekrar dönmeyi kibrine yediremez ve Allah’a isyankâr olur. Kendi nankörlüğüne kızacağına sebepleri büyütüp -kendince- kendi içinde nefret yaygarası koparır.

Bu dünyada istediğimiz bir şey olduğunda onun peşinden her sıkıntı ve zorluğa hatta horlanmaya rağmen koşarız. Ama iş Allah rızası olunca tekrar tekrar peşinden gitmek -ki gene kendi nankörlüğümüz- zor geliyor. Çünkü kafamızda ki yaratıcıyı o kadar küçültmüşüz ki ve imanımıza inanma noktasında da tıkandığımız için kendimizce başka büyük hayallerin peşinden koşuyoruz. Ancak her seferinde dönüyoruz O kapıya.

Çok enteresandır ki sürekli kendimizle cebelleşiriz. Sebepler dairesinde birbirimize muhtaç gibi görünsek de her şeyi veren Allah’tır. Dua, sebepler silsilesinden sıyrılmaktır. Sebeplere takılmadan, “o öyle olmazsa bu böyle olmaz” gibi düşüncelerden sıyrılıp ama elimizden geleni de yaparak büyük düşünmek, bir üst perdeden düşünebilmektir dua. Bu bakış açısını hayatımızda her zaman uygulayabilir hale gelirsek kendimizi hiçbir zaman çaresiz hissetmeyiz ve Allah’la yakınlığımız başımıza çok büyük belalar gelmeden oluşur.

İnsan nefsini tanımadan Allah’la yakınlaşamaz. Mesela nefsimizde riyayı, hasedi, kibri fark ettik. Uğraşıyoruz ama baş edemiyoruz. Kıymetli büyüğümüz Şenel İlhan Beyefendi’nin dediği gibi “Hiç kimse Allah’ın yardımı olmadan nefsini yenemez.” Baş edemediğimiz nefs hastalıklarımızı tespit ve mücadeleyle beraber en büyük dayanağımız dua olacaktır. Durumu tespit edip sonrasını Allah’a bırakıyoruz. Allah bize bu uğraşla hem birçok ölçüyü öğretiyor hem de kendi yardımı olmadan tamamlayamayacağımızı gösterip acziyetimizi ve de lütfunu gösteriyor. Her hususta samimi bir şekilde elimizden geleni yaptıktan sonra, gene samimiyetle yapacağımız dua içimizi rahatlatıp huzurlu bir biçimde anı yaşamamızı sağlayacaktır. Böylece ömrümüzü hiç bitmeyen korkulu beklentiler içinde geçirmeden ancak boş bir kafayla da değil, teslimiyetli, ne istediğimizi bilerek, olana da olmayana da eyvallah ederek geçiririz. Beklentilerimiz her zaman olacaktır ama en azından korkuyla olmayacaktır.

Dua içe dönüp, sakinleşip kendine gelme halidir. Bu psikoloji biliminin de tespit ettiği bir durumdur. Birçok yapılan araştırmada dua eden insanların daha sakin olduğunu, daha huzurlu olduğunu söylüyor. Hatta hastaların daha çabuk iyileştiğini söylüyor. İnsan huzur bulabilmek için, güvenebilmek için kendi içine dönüp Rabb’ine el açıyor. Ancak günümüzün “modern” toplumu Allah’ı (hâşâ) katmadan bu ihtiyacı nasıl gideririz diye düşünüp, ha bire kitaplar okuyup, kurslara gidip, türlü türlü felsefelerin güya terapilerine katılarak kendini rahatlatmaya çalışıyor. İçindeki seni keşfet deyip duruyorlar. “Kimse o?” Anlamlı hiçbir çıkış noktası yok, taliplisi çok. Bu nasıl iş anlamadık gitti? Allah’tan el açıp istemek zor geliyor insana. Allah’ın varlığını, nefsin var olduğu gerçeğini insanoğlunun kurmak istediği bu kaçış kurgularında bile, görmek isteyene yetiyor. Nefse ağır gelir kul gibi dua etmek.

Dua etmeden önce insan kime dua ettiğini iyi idrak etmeli. Furkan suresi 77. ayette Allah: “De ki: Duanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin!” diyor. Allah bizim duamıza bu kadar önem veriyor. Duamızla varlığımızı ve yokluğumuzu belirliyor. Allah duamıza bu kadar önem verirken biz kuru kuruya lâf kalabalığıyla, ezbere cümlelerle dua ettik diyemeyiz. Gönülden etmeliyiz duamızı. Her istediğimizi rahatlıkla en kısa sürede gerçekleştirebileceğini hiç aklımızdan çıkarmadan etmeliyiz duamızı. Kabul olunmuyorsa başka hayırlı maksatların olduğunu da bilmeliyiz. Bin bir türlü isteklerimiz var ve bunlar gerçekleşse dahi bizi her zaman en çok doyuracak ve kucaklayacak olan şey Allah’ın rahmetini muhabbetini hissediyor olmak olacaktır. Ne kadar yerini başka hazlarla geçiştirmeye çalışsak da en büyük duamız eninde sonunda -inşallah idrak ederiz- Allah’ı istemek ve O’na yakınlaşma isteğimiz olacaktır. En büyük duamız Allah’ı doğru idrak etmek olur inşallah…

Dualarımızda kendimiz için adaleti istiyoruz, huzuru istiyoruz, her türlü zalimlikten, merhametsizlikten Allah’a sığınıyoruz. Birçok hadiste Efendimiz (sav) şöyle buyuruyor:

“En çabuk kabul edilen dua, gaibin gâib için yaptığı duadır.” (Tirmizî)

“Bir kimse kardeşine gıyabında dua ettiği zaman, başında görevli bir melek: ‘Allah o kardeşin için istediğin şeyin aynısını sana da versin’ diye dua eder.” (Müslim)

“İki dua vardır ki reddedilmez; o dua edenlerle Allah arasında bir perde yoktur; biri, zulüm gören kişinin duası, öbürü de mü’minin kardeşine gıyabında ettiği dua.” (Taberani)

Müslümanların birbirlerine duası bu kadar önemliyken biz de çevremizde tanıdığımız, arkadaşımıza, kardeşimize, ailemize, derdi olan kim varsa isim isim sıkıntısıyla sayıp dua etmeliyiz. Sürekli birbirimizden de dua istemeliyiz. Çünkü ister istemez nefslerimiz dualarımızın içine de bulaşıyor. Ancak başkası için istediğimiz daha temiz kalabiliyor. Bu düzen Müslümanların birbirlerini sevip, hatırlaması ve birlik idrakinde olması için kurulmuş. Başka bir insana dua etmemiz nasıl fiili olarak iyilik yaptığımızda hem o insana karşı hem de genel anlamda bir sevgi hissettiriyorsa, gene aynı şekilde duayla da hem karşımızdakine sevgimiz artar hem de genel anlamda daha muhabbetli ve sevgi dolu oluruz.

Özelliklede bu zor günlerde dünyanın her yerinde zulüm gören mazlumlara, Müslümanlara duamızı eksik etmemeliyiz. Maalesef ki her dakika birileri öldürülüyor her dakika içinde birileri işkence içinde, korku içinde, görmeye bile tahammül edemediğimiz görüntülerin içinde küçücük çocuklar, adeta bir kâbusun içindeler. İşkence altında oradan oraya titreyerek, korkudan ne yana kaçacağını şaşıran çocuklar… İffetlerini korumaya çalışırken her türlü zulme maruz kalan kadınlar… Gözleri önünde namusu, evladı, canı giden babalar, anneler… İşkenceden kurtulsa kadınıyla çocuğuyla fuhuş pazarına, organ ticareti yapanların pazarına, uyuşturucu batağına her türlü iğrenç pazarın içine düşüyorlar. Bu mazlumlardan tek farkımız farklı bir ülkede doğmuş olmak. O zulmün içindeymiş gibi o kardeşlerimize dua etmeliyiz. Çünkü maalesef, maalesef elimizden gelen tek şey şimdilik bu. Zalime buğz mazluma dua… Ancak insana has olan empati yeteneğimizle bu kardeşlerimize dua edelim. Allah, hiçbir zalime fırsat vermesin. Tüm mazlumların, Müslüman âleminin feraha çıkacağı günün hayaliyle Allah’a emanet olun…