Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Yüksek Ateş

Bu Yazıyı Paylaşın:
Yüksek Ateş

Gece zifiri karanlıktı. İnsanı hafif üşütmeye başlayan sonbahar rüzgârlarının eşliğinde fikir, düşünce ve gönül dünyasındaki koyu karanlıktan çıkmak isteyen adam; aynı zamanda sokak lambasının loş ışığında dalından tek tük düşen sarı çınar yapraklarını seyrediyordu. Bundan önce tamı tamına kırk beş sonbahar mevsimi yaşamıştı. Ama hiçbirinde bu seneki kadar sarsılmamıştı. Rüzgârda savrulan bir yaprak ayak ucuna gelip kondu. Büyük bir keşifte bulunacak bilim adamı edasıyla onu yerden aldı. Sıksa elinde dağılıp gidecekti. Minicik bir kuşu tutarcasına nazikçe tutuyordu.

Bu yaprak daha bir ay önce zümrüt yeşiliydi. Sanki hiç sararıp dökülmeyecek gibi meltem rüzgârlarında nazlı nazlı salınıyordu, gölgesine sığınanları güneşin yakıcı ışıklarından koruyordu. Şimdi ise aynı rüzgârlar onu dalından kopartmış sırtını yere sermişti, bu haliyle ne kadar zavallıydı. İyi de bu her sene olan bir olaydı da ben niye bugün böyle sarsılıyorum? Belki o düşen yaprak misali kendi sonbaharımı mı yaşıyorum?.. Düşenin halinden düşen mi anlıyordu?.. Ama bu yapraklar dökülse de çınarda yine seneye yeni yapraklar yeşerecekti. Peki, benden geriye ne kalacak? Veyahut ne kalmalıydı? İyi bir akademik kariyerden sonra ders kitaplarında ismi geçen bir bilim adamı mı? Herkese yardımda bulunup hayır işleriyle uğraşan biri olarak mı hatırlanmalıyım? Benzeri sorular ve cevaplar kafasının içinde peş peşe dizilirken birden;

— Ata! Evet, Ata, biricik evladım. Bütün cevaplar doğruydu fakat en iyisi soyumu devam ettirecek iyi bir insan…

O arada dadının korku ve endişe dolu sesi duyuldu: Tunç Bey, Tunç Bey!.. Önce eve hırsız girdi zannetti. Fakat sesin geliş yönü çocuk odasıydı. Merakı ve telaşı bir kat daha arttı. Oğluna bir şey mi olmuştu? O koca cüssesiyle saniyeler içerisinde odaya vardı.

—Ne oldu dadı?

— Ata ateşler içerisinde yanıyor beyim. Bir türlü düşüremiyorum… Doktora gitmemiz gerekli.

— İyi de bu saatte sağlık ocağında kim olur… Tanıdık bir doktor da yok ki gecenin ikisinde kimi bulacağız?

— Beyim üç villa üstte bir doktor bey var, imanlı birisiymiş. Geçen site sakinleri kendi arasında konuşurken duydum.

İmanlı birisi tanımı Tunç Bey’in tunçtan kalbinde yankılanmış ve pek hoşuna gitmemişti. Fakat zaman bunu irdeleme zamanı değildi. Zavallı şark insanı ancak bu kafa yapısıyla olayları ve kişileri tanımlayabilirdi. Ya kader ya iman… Gürültüye uyanan hizmetçi de odaya gelmişti. Onu evde bırakarak telaş içerisinde doktorun villasına doğru koşmaya başladılar… Gecenin bir yarısında adamı yatağından kaldıracaklardı. Ama yapacak başka da bir şey yoktu. Üstelik doktorlar böyle olaylara alışık olmalıydı. Şahsen kendisinin kaldırabileceği bir durum değildi. Başkaları için rahatsız edilmek…

Saniyeler içerisinde doktorun villasına vardıklarında balkon ışığının altında bir şeyler yazan birisi görünüyordu. Anlaşılan doktor ayaktaydı. Telaşlı gelişlerinden iyi şeyler olmadığını anlamış, daha onlar zile basmadan kapıyı açmıştı. Doktor, mütebessim bir ifadeyle:

— Buyurun beyefendi, dedi.

Yarım yamalak konuşabilen Tunç Bey:

— Oğlum oğlum… diyor. Onun yarım bıraktığı cümleleri dadı tamamlıyordu. Onların bölük pörçük konuşmalarından durumu hemen idrak eden doktor içeriden çantasını kapıp geldi. Eliyle gidebiliriz işareti yaptı. Geldikleri beton parke döşemeli yoldan hızlıca geri döndüler…

Evin ahşap dış kapısı açıktı. Merdivenlerden üst kattaki çocuk odasına çıktılar. Ata:

— Mommy, mommy, mommy diye sayıklamaya devam ediyordu. Doktor hemen su ve havlu istedi. Bir taraftan da eliyle Ata’nın alnını kontrol etti, terden sırılsıklam olan yastık her şeyi anlatıyordu. Ateşi 39 dereceye çıkmıştı. Hemen üstünü başını çıkardı. Islak havluyla sırtından bastırarak soğutmaya başladı. Fakat daha hızlı müdahale gerekiyordu. Kavi bir şekilde kucakladığı gibi banyoya yöneldi. Çocuğu suyla yıkamaya başladı. Tunç Bey ise adeta hipnoz olmuş bir şekilde onu izliyor. Yerinden bile kıpırdayamıyordu. İç aleminde ise pazarlıklar devam ediyordu. Yoksa bu akşam dünyaya kendinden kalacak tek parçayı kayıp mı edecekti? Ölüm! Ölümün soğuk yüzüyle burun buruna geldi. Hele bir çocuk olursa ölen daha da derinden etkiliyordu insanı… O pazarlık yaparken, doktor bey odaya kucağında havluya sarılı çocukla girdi. Ateşi biraz düşmüştü. Hizmetçi ve dadı çocuğa temiz elbiseler giydirirken, doktor ateş düşürücü bir iğne hazırlamış sonrasında bağlayacağı serumu çantasından çıkartıyordu. Prof. Tunç Bey adeta çocuklaşmış, bu yabancı adamın canhıraş koşuşturması sırf kuru bir kazanç uğruna çalışan birinden ziyade bir “insanla” karşı karşıya olduğunu görüyordu. İyi ki bu doktor gelmişti. O bunları düşünürken omuzuna dokunan elin sıcaklığını hissetti.

— Beyefendi korkacak bir şey yok. Her şey normale dönmeye başladı. Benim işim bitti. Bu ses ve sözler Tunç Bey’e en güzel namelerden daha tatlı gelmişti. Dadı ve hizmetçiyi geride bırakıp aşağıya indiler. Kendisi gibi babayiğit yapılı doktorun elini iyice kavrayıp kıracak kadar sıkı bir şekilde sarıldı. Bu şekilde uzun yıllardan sonra ilk kez biriyle samimi olarak tokalaşıyordu.

— Ve ücretinizi takdim etmek isterim beyefendi dedi. Fakat şaşkınlığını devam ettirecek bir cevapla karşı karşıya kalacaktı.

— Ne ücreti efendim. Biz burada komşuyuz. Masum bir çocuk için bir şeyler yaptık bunun ücreti olmaz. Lütfen...

— Ne olursak olalım bu sizin işiniz, buradan ekmek paranızı kazanıyorsunuz.

— Her şey para demek değil beyefendi ama içinizi rahatlatacaksa Allah korusun ama başka bir zaman emeğim geçerse o zaman alırım. Ama şimdi olmaz.

Doktor Bey’in samimi duruşu karşısında Tunç Bey fazla ısrarcı olamadı.

— Size bir şeyler ikram etmeme izin verin o zaman.

Doktor:

— Bak o olur, dedi.

Ne alırsınız diyerek ceviz kaplamalı kiraz rengindeki Amerikan barı eliyle gösterdi. Bu onun için su içmek, yatıp uyumak gibi sıradan ve basit bir olaydı. Muhatabının teklif edilen bu ikramdan rahatsız olduğu gözlerinden okunuyordu. Olayı büyütmeyip,

— Kahve alayım, dedi.

Tunç Bey durumu idrak edememiş ve:

— Beyefendi korkmayın, bunların hepsi kaliteli ve orijinal içkilerdir. Belki mesleki hassasiyet gereği içmiyorsanız bile benim hatırıma bir kadehi kabul edersiniz diyerek bara doğru yönelip özel karışımından hazırlamayı düşünüyordu. Arkasından yetişen net ve çelikten daha sert “hayır” sesi, kurşun gibi kulağından girmiş, beyninde bomba gibi patladıktan sonra kalbinin derinliklerine inip kişiliğini sarsmıştı. Atacağı adım yarım kalmıştı. Sadece:

— Feride, kızım kahve, diyebilmişti. Cesaretini saniyeler içinde toplayıp koltuğa oturmak için geri döndüğünde hiç hissetmediği değişik bir korkuya kapılmıştı. Renk vermemek için telaşla siyah deri koltuğuna oturdu. Karşısında; doktorların merhameti olan neşterini en ölümcül silahlardan daha ölümcül kullanmayı bekleyen biri vardı. O siyah küçük gözler yerinden fırlayacakmışçasına büyümüş, buğday teni kırmızıya dönmüş avına son darbeyi vuracak aslan gibiydi.

— Hayır! Yirmi dakika önce tanıdığım bir insanın hatırı var da beni yoktan var eden her an beni sayamayacağım nimetleriyle donatan Rabbim’in hatırı yok mu? Ben O’nun hatırına her şeyi ezer geçerim de acaba bile demem.

Bu sözler aklıyla inanmış birisinden çıkmıyordu. Yanardağ gibi iman ateşi olan bir kalpten geliyordu.

“İmanlı doktor” dediğinde dadıya kızmıştı. Ama kendisi de “iman” demekten başka bir tanım bulamadı. Bu ateş önüne çıkan her şeyi yakıp küle çevirecek kadar güçlü ve acımasız. Sığınanlara ise selamet olacak kadar da sır gizliydi. Tunç bunları düşünürken doktor da ya öfkesini bastırmak ya da ameliyata girecek cerrah edasıyla gömlek kollarını kıvırmaya başlamıştı. Bu adamda bir başkalık vardı. Cephede düşmanın alnından vurup öldürürken merhametsiz görünecek kadar cesur, aynı düşman aman dilediğinde matarasındaki son suyu düşünmeden ona içirecek kadar merhametliydi. Sinesinde bütün zıt duygulardan vardı ve onları yerli yerince kullanmakta mahirdi. Bu adamla baş edilmezdi. Daha doğrusu edemeyecekti. O zaman barış imzalayıp onu usulca yolcu etmeliydi. Çünkü fildişi kulesine ilk defa böyle biri sızmış, yirmi beş dakikada ipleri eline almıştı. Her şeyi yıkacaktı. Hayır, hayır bu yıksa yine iyiydi. Yıkılan onarılır, yerine yenisi yapılırdı. Her şeyi yakıp eriten tiplerdendi. Ateşin demiri eritip kor haline getirdiği gibi sahip olduğu ne varsa elinden alıp kendi kalıbına dökecek ve onu kendi inşa ettiği saraya sokacaktı. Asla bir daha o kendi olarak kalmayacaktı. Bunun düşüncesi bile felaketti. İlklerin yaşandığı bu gecede, bir ilkin daha yaşanmasıyla bir şey kaybolmazdı. Af dileyip meseleyi kapatmalıydı, ama nasıl? Tunç akademik hayatında hocalarının yanında bile bu kadar zillete düşmemişti. Böyle bir hiçlik duygusuna ilk defa kapılıyordu. Hizmetçinin ayak seslerinden önce, ortamı dolduran kahvenin kokusu havayı değiştirmişti. Fakat ortamın kontrolü hâlâ doktordaydı. O vakur bir tebessümle hizmetçiye teşekkür edince, Tunç Bey konuşma cesaretini buldu.

— Sizden özür dilerim doktor bey. Amerika’da genelde insanlar mesleki sebeplerle içmezler. Bizde de alışkanlık olmuş. Tekrar tekrar özür dilerim…

Kahvesini yudumlayan doktor, tamam manasında başını salladı. Bundan cesaretlenen Tunç:

— Size bir sorum olacak.

— Buyurun.

— Amerika’da da Müslüman arkadaşlarımız vardı. Bunlar namaz kıldıklarını gizler, biz içki ikram ettiğimizde ise kabul etmezlerdi. Israrlar karşısında uyduruk bahanelerle kaçarlardı…” soru bitmeden doktor elini kaldırdı, ortalık tekrar alevlenecekti.

— Sen de bu kaçışlardan adice zevk alırdın değimli namussuz herif.

Bu cümle, kürdîlihicazkâr bir parçanın okunuşu gibi, her bir kelimesi bir gırtlakla söylenmiş kulağı tırmalamadan yerini bulmuştu. Tunç sadece başını sallayabildi.

— Ben insanların şahsi günahlarını fazla kafaya takmam. Adam bir kere düşmüş samimi bir tövbe eder Allah (c.c.) affeder. Olanca gücümle onu bataklıktan çıkartmaya çalışırım. Fakat İslam’ın herhangi bir değerini küçük göreni, alay konusu edeni canıma, namusuma ve vatanıma saldırmış addeder ve onunla sahip olduğum her şeyle mücadele ederim.

Doktordaki yüksek şahsiyet, kendi değerlerine olan saygı, imanla birleşince o kişiyi bir yakuta çevirmiş, profesörü kendisine hayran bırakmıştı. “Bu adamla gözü kapalı dostluk yapılır.” demekten kendini alamıyordu. Ak dediğini beyaz, kara dediğine siyah diyecek gücü bile kalmamıştı.

Yine de iç âleminin derinlerinde bir direniş vardı. Bir şekilde var olmak, en azından bir konuda da olsa gol atmalıydı.

— İnanç ve iman dedi doktor. Bilmekle olmaz. Dünyadaki her insan ölüm gerçeğini bilir; ne zaman babası, çocuğu ölse bu gerçeği derinden hisseder, kalbe iner. Ayrılık kötüdür; karından, çocuğundan ayrıldığında sarsılırsın. Aynı şehirdesindir dokunmak istersin dokunamazsın; bu seni bir gün değil her gün öldürür.

Cümlenin burasında Tunç’un soruları cevap bulmaya başladı. Kırk yıldır yaşadığı ülkeyi sırf bu yüzden terk etmiş, bu sonbaharda da derinden sarsılmıştı. Derin bir yürek yangınıyla

— Ah Catherine dedi içinden… Kavgaları eksik olmasa da her şeye rağmen kültürel uyuşmazlıklar da yaşasalar, onu hâlâ deliler gibi seviyordu. Aynı şehri bırak aynı ülkede bulunmayı bile kaldıramamış. Bu yüzden buralara böyle savrulmuştu.

Fincanı tabağına bırakan doktor devam etti.

— İman insanı harekete geçirir. Sizi, dünyanızı ve girdiği her yeri değiştirir. İman sahibi her zaman üstündür. Şartlar ne olursa olsun galip gelir.

Son cümleler Tunç Bey’e komik gelmişti. Doktorun hayal dünyası ile reel dünyayı karıştırdığını, gerçekleri görmekte zorlandığını düşünmeye başladı. Kendince zayıf yerini bulmuş, buradan vuracaktı. Kendine gayet güvenir bir şekilde,

— Sizin aldığınız eğitim göz önüne alındığında ve genel izlenimlerime göre aklı inkâr eden değil kullanan bir duruşunuz var. Son sözlerinizle şu anki İslam âleminin neresi bağdaşıyor? İslam dünyası kendi evini yönetmekten aciz. Bu tersliğe ne diyeceksiniz. Sadece kader mi?

Sorusu bittiğinde topu doksana taktığından emin zafer çığlığı atmamak için kendisini zor tutuyordu. Neşesinden,

— Misafirimize bir kahve daha getir kızım, dedi.

Doktor Bey gayet sakindi, istifini bile bozmamıştı. Bu ve benzeri yüzlerce soruyu değişik ortamlarda defalarca cevaplamıştı. Tek derdi muhataplarının seviyesiydi.

— Daha son düdük çalınmadı. Siz şimdiden birilerini galip ilan ediyorsunuz. Skorda biraz geri düşmekle maçı kaybetmiş olmazsınız. Sadece gücünüzü toplayıp sakin ve daha vurucu taktikler uygularsınız. Gözünüzün gördüğü her şeye öyle hemen kanmayın…

Ben size öyle bir ölçü vereceğim ki kalbinizin en müstesna yerinde yer açın her sıkıştığınızda size yardım etsin.

Bir hakikat; yer, zaman, taraftarlarının sayısının azlığı veya çokluğu, ekonomik durumları veya sosyal statüleri, yaptıkları yanlışlar veya eksiklikleri o hakikatin hakikatliğine bir halel getirtmez. Bütün insanlar karşı çıksa da hakikat bir yol bulur kendisini kabul ettirir. Bu çerçeveden bakınca; bir tek siz mümin olsanız, yeryüzündeki diğer herkes kâfir olsa sizde oluşacak duygu ve düşünce şu olmalı: Kendinizden, imanınızdan şüphe duymadan, bir an bile acaba demeden “Ben bu kadar insana hakikati nasıl, hangi yöntemle anlatıp bunlara gerçeği kabul ettiririm.” Hakka dayanan tek başına da olsa her zaman güçlüdür.

Doktor sıcak kahvesinden yudumlarken, Tunç bir taraftan cevabın sonunu bekliyor bir taraftan da söylenenleri idrak etmeye çalışıyordu. Kendine döndüğünde böyle bir şeye inandığını, bağlandığını hatırlamıyor inanabileceği ihtimalini de düşük buluyordu.

Ortamın tek hakimi doktor kaldığı yerden söze devam etti:

— Dünyada zaman zaman zalimler otorite kurmayı başarmıştır. Allah onlara zulümleri karşılığı hemen ceza vermemiş Rahman isminin tecellisi olarak belki tövbe ederler, nedamet duyarlar diye mühlet tanımıştır. Sınır aşılıp vadeleri dolunca da ibretlik sonlar yaşamışlardır.

Gelelim içinde bulunduğumuz zamana.

Tunç Bey kendisini topladı tüm dikkatini doktora yöneltti. Artık sevinç çığlıkları atacak hali kalmamıştı.

— Bizim Peygamberimiz ümmetine sadece kendisinin yaşadığı zaman dilimi için değil kıyamete kadar yaşanacak olaylar hakkında bilgi vermiş. Ümmetini hem tedbir alması için uyarmış hem de bazı konularda müjdeler vermiştir.

— Yani?..

— Yani şu dostum, bu hadislerin üç yüz tanesini ahir zaman konuları teşkil eder. Âlimlerin ortak görüşüne göre de artık kıyametin büyük alametleri gerçekleşecektir.

— Yani kıyamete mi gidiyoruz?

— Zaten gidiyorduk. Şimdi son dönemeci dönmek üzereyiz. O dönemeç de Hz. Mehdi’nin hurucudur. Mehdi, kurtarıcı bekleme psikoloji. Bu sözü başka birinden duysa, zayıflığını bununla izole edip tembel tembel yatıyor derdi. Fakat karşısındaki şahsiyetli birisi bunu diyorsa dikkate almak gerekirdi. Beyninin içinde bu mütalaaları yaparken soru sormak için izin istedi.

— Şu anda ilahî olsun olmasın bütün inanç sistemlerinde gelecek bir kurtarıcı beklentisi var. Bunu da Amerikan devleti destekliyor. Toplumları uyutup sömürebiliyor. Dediğiniz soyut, gerçekleşme ihtimali olan ama zamanı belli olmayan bir durum. Madem bir Mehdi gelecek onu biz çıkartalım, lanse edelim böylece İslam dünyasını yönetebiliriz. Ki ellerindeki medya gücü, siyasi ve ekonomik güçle de bu mümkün gözüküyor.

Doktor kendinden emindi, büyük bir sorun gözüken konu bile onu tebessüm ettirmekten başka bir işe yaramıyordu.

— Dediğiniz gibiyse durum daha basit. Hz. Musa’nın geleceğini bilen Firavun yeni doğan çocukları öldürtmesine rağmen Hz. Musa onun sarayında büyüdü. Hz. Muhammed’in bütün vasıflarını bilenler O’na engel teşkil edemediler. Bütün planları boşa çıktı. Teoriniz ayrıca beni destekliyor. Gerçek Mehdi’nin çıkışına yakın sahte Mehdiler çoğalır denmiştir. Bu da işin başka bir yönü…

Cevap Tunç Bey’e mantıklı gelmiş fakat sökülmeye başlayan ip yumağı gibi yeni soruların da peş peşe gelmesine engel olamamıştı.

— Farz edelim ki Mehdi çıktı, sahteleri de piyasada. Alınlarında yazmıyor ki şu şudur bu budur diye; bizler nasıl ayırt edeceğiz. En azından onu tanıyabilme, bulma konusunda en kısa, basit yol nedir?

— O’nun en büyük özelliklerinden birisi nesebidir. Peygamber Efendimiz’in evladı yani “Seyyid” olacak. Bu da öyle rivayete dayalı kulaktan kulağa değil. Kelimenin tam manasıyla tasdikli tapu gibi bir şecere olması gerekir. Hz. Mehdi, Hz. Süleyman aleyhisselamla kıyaslanarak anlatılmıştır. Kral Peygamber, Kral veli, cinler, rüzgâr, hayvanat (onların dilini bilecek) emrine verilecek, bütün dünya dillerini konuşabilecek vb. birçok olağanüstü özeliklere sahip olacak, bunları da müminler müşahede edecek.

Eğer bu konuda hiçbir şey bilemiyorsanız şunu yapabilirsiniz. Gerçek bir peygamber torunuyla dostluk yapın. Çünkü Allah onları alıp da Süfyan’a, Deccal’e göndermez. Her hâlükârda Hz. Mehdi’nin safında yer alırlar. Hz. Mehdi’nin vasıfları rahat dört-beş saatlik özel bir konu… Fakat korkmayın ben yine de size sağlam ölçüleri daha sonra vereceğim…

Hiç gündeminde olmayan bu konu gökten düşen meteor misali kırk dakikada en baş mesele olmuştu. Konuyu her yönüyle incelemek anlamak istiyordu.

— İyi de siz hep bir kişi üzerinde duruyorsunuz. Kur’ân, Sünnet ve İslam’ın tüm doneleri ortada. Hal böyle olunca ilim adamları (siz buna âlimler deyin) bir araya gelir. Ortaya koydukları fikirler, kurallar manzumesi de sorunların çözüm yolu pekâlâ olabilir. Hatta mantığa yatkın, insanın havsalası bir tek kişinin adeta “Süperman” gibi olmasını anlamıyor?

(devamı gelecek ay)