Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Yüksek Ateş 2

Bu Yazıyı Paylaşın:
Yüksek Ateş 2

— Aklınızın almaması normaldir. Ahir zamanın kendisine has imtihan mantığı var. Bu da “akıl değil daha çok teslimiyetle imtihanıdır”. Tarihte yaşanan Talut ve Calut savaşı bunun en güzel emsalini teşkil eder. Orada 315 kişi 300 bin kişilik orduyu yenmişti. Matematikle izahı yok… Ayrıca fikriniz akla yatkın bir yaklaşım gözükmekle birlikte yetersiz. Bir fikrin alt yapısı çok güçlü, sağlıklı, doğru bile olsa kurallar, kanunlar istendiği kadar adalet üzere yazılmış olsun, insanlar onların ete, kemiğe bürünmüş halini görmek isterler. Ayrıca insanın en büyük özelliklerinden birisi taklit ederek öğrenebilmesidir. Kişi en çok sevdiğine benzer, hatta ilmi çok az bile olsa sırf örnek aldığı şahsiyet büyükse onun vasıflarına sahip olur. Dünyanın ahlakî, ekonomik ve ruhî bunalımları ortada. Bunlar ancak üst düzey örnek bir şahsiyetle ve onun izinden giderek kısa yoldan düzelebilir. Ayrıca insanın manevî irşadı için yoğun feyz alması gerekli, bunun da en kolay yolu yaşayan bir velinin yanında olmaktır.

Feyz, feyz almak yeni tabirler yeni sorular demektir. Öğrenilecek çok şey vardı. Manevi gelişim için feyz almak gerekliymiş…

Tunç’ta, en azından O’nu bulabilecek olmanın umudu yeşermişti. İçinde kendisinin de tanımlayamadığı tarifsiz bir mutluluk hâsıl olmuştu.

— Hadi Mehdi’yi bulduk. Bizleri yanına kabul eder mi? Sizler şanslısınız, bizim gibi günahkârlar, asiler ne yapacak?

Bu soru doktorun kahkaha derecesinde tebessümüne sebep oldu.

— Kardeşime bak, Mehdi’yi bulmuş da askeri olmayı istiyor. Maşallah…

O gülerken Tunç’un kaygıları yüzünden okunuyor sanki olumsuz bir cevap alacağını zannediyordu.

Burada doktor, mevzuyu birden değiştirdi.

— Siz kaç yıldır ülke dışındasınız?

— Kırk yıldır. Babamın eğitimi için gittik. Gidiş o gidiş oraya yerleşti ben de orada büyüdüm, okudum, evlendim. Oranın insanı oldum.

— Kardeşiniz yok mu?

— Hayır.

— Ya eşiniz!

Bu soru kapanmayan yarayı kanatmış, rengi solmuş, bütün neşesi kaçmıştı. Birden daraldığını hissetti. Ayağa kalktı.

— Sizinle terasa geçelim, dedi.

Tunç önde doktor arkada terasa doğru yol alırken uykusu bölünmüş olan hizmetçi derin derin esniyor. Bu uzun gece hiç bitmeyeceğe benziyordu.

— Feride! Özel çayımdan getir kızım, dedi.

Aralıklı kapıdan görülen oda Tunç’un çalışma odasıydı. Doktor gayri ihtiyari durmuş içeriyi süzüyordu. Durumu fark eden Tunç:

— Buyurun, dedi.

İçerideki masa, sandalye ve kitaplıklar hakikaten de ağaç işçiliğinin nadide parçalarıydı. Hepsi çivi kullanılmadan geçme usulüyle hayat bulmuşlardı.

— Benim ağaca, ağaç işçiliğine merakım ve yatkınlığım vardır. Bunları da Kastamonulu bir hemşehrime özel imal ettirdim.

Yanan ışıktan rahatsız olan muhabbet kuşu da kafesinde kıpırdanmaya başlamıştı. Yeşilin ve siyahın iç içe geçtiği kanatlarını açan minik kuş pırrrr diyerek Tunç’un omzuna kondu.

— Nasılsın oğlum? Sorusuna kuş şakıyarak karşılık verdi. Bu gece yarısı ziyaretini adeta merak ediyordu.

— Benim muhabbet kuşum. Dertlerimi, sırlarımı hep onunla paylaşırım. Diyerek köşede duran sandığı açtı. İçerisinden el emeği göz nuru ağaç bir resimlik çıkardı.

— Buyurun bu benim özel çalışmam, bu gecenin hatırası olsun.

Teşekkür eden doktor kapıya doğru yönelirken, Tunç kuşu kafesine koydu.

Terastaki bambu sandalyelere oturduklarında çaylar gelmiş, sıkıcı olsa da mevzu kaldığı yerden konuşulmaya başlanmıştı.

— Eşimden boşandım… Diye başlayan cümle seri, hızlı ve düzgün bir anlatımla 15 yıllık evlilik hayatının her yönünü 30 dakikada özetlemişti. Sözün nihayetinde Tunç büyük bir yükten kurtulduğunu hissetti. Yeni tanışmasına rağmen böyle bir insanla dertlerini, duygularını paylaşmak onu rahatlatmış, acılarını azaltmıştı.

Sabırla ve dikkatle sözün sonunu bekleyen doktor. Tunç’a yeni kapılar aralamanın planını çoktan yapmış, taşların yerine oturmasını bekliyordu.

— Oğlunuzun ismini kim koydu. Daha doğrusu eşiniz hangi ismi kullanırdı?

— Eşim Katolikti “Adam” ismini koymuştu. Yani Adem. Ben de Ata.

— Dostum. Sen hala bu toprakların kokusunu taşıyorsun. Bak karın Adam demiş. Sen de düşünce dünyana göre kökünü unutmamak için Ata demişsin. Anlattıklarınıza göre ilişkinizde bile bir noktadan sonra doğu insanın tepkilerini vermişsiniz. Ben eşinizin ölmüş olduğunu tahmin etmiştim. Bu konuyu bilerek ve isteyerek açtım. Derin bir gönül hasreti çektiğiniz her halinizden belliydi. Sorunuzun cevabı bu anlattıklarınızda gizli.

— Nasıl?

— Divan edebiyatındaki Leyla, Hakk’a varmadan önce âşık olunan ilk duraktır. Onu sevip oradan Allah’a ulaşılır. Hatta bir söz vardır. “Leyla’yı sevmeyen Mevla’yı sevemez.” Sen tüm Tunçluğuna rağmen sevebilme yeteneğini kaybetmemişsin. Karın seni bıraktığı halde hala onun deli divanesisin. Acıdan buraya savrulmuşsun. Ha, bazen insan yanlış değerleri, kişileri sevebilir. Tabi ki iyiyi, güzeli görene kadar. Ve seven haset etmez, fedakâr olur, cefaya katlanır.

Korkma… Mehdi en ahlaksız kişileri bile irşad edecek kadar irşadı yüksek birisi olacak. Fakat şu iki zümre hariç?

Heyecanla:

— Kim onlar, kim onlar?..

O zümreden olduğu kaygıları derin bir endişeye dönüşmüş. Sanki bütün ailesini bir uçak kazasında kaybeden birisinin hali üzerine çökmüştü.

— Onlar, birisi sevemeyenler, sevgisiz insanlar; ikincisi de haset ehli insanlardır.

Bu cevapla derin bir oh çekti. Anladı ki bu adam olaylara çok farklı bir cepheden bakmayı biliyor. Sözlerinin arkasındaki psikolojik alt yapıyı iyi çözüyordu. Adeta geçen bütün ömrünü ona anbean anlatıp tekrardan hayatını yorumlamasını isteyecekti.

Doktor, masanın üzerindeki kâğıda bir şeyler yazmaya başladı. Onu katlayıp muhatabına uzattı. İkinci bir kâğıda da uzun uzun bir şeyler yazdı. Sonra onu katlayıp masadaki kalın kitabın altına koydu.

— Elinizdekini ben gidince okuyun, diğerini ise siz zamanını anlayacaksınız, o zaman okuyun. Artık bana müsaade beyefendi, dedi.

— Bir şartla, en kısa zamanda tekrar görüşmek üzere.

Tamam, manasında başını salladı doktor.

— Müsaadenizle son bir soru. Siz kendinizi böyle nasıl yetiştirdiniz veya sizi kim yetiştirdi?

Bu sorunun cevabı o kadar güzeldi ki doktor her bir kelimede müthiş bir neşe ve zevk içerisinde;

“Yiğidin ekmeğini yiyen yiğit, kalleşin ekmeğini yiyen kalleş olur.” Biz öyle bir yiğidin sofrasından bereketlendik ki, size bu geceki anlattıklarımın hepsi O’nun sofrasında ara sıcak niyetine ikram ediliyor.

Kırk yıllık iki dostmuş gibi sarıldılar. Misafirin kalktığını gören hizmetçi hemen dış kapıyı açtı. Gecenin sessizliğinde doktor yol alırken Tunç düşünceli gözlerle onu izliyordu. Koyu siyah bir gecede hayatına hesapsız kitapsız aniden giren bu adam onun karanlık dünyasını aydınlamıştı. Yükselen ateşi düşürmek için girdiği bu kapıdan bir kalp ameliyatı yaparak çıkmıştı. Fakat Tunç bir noktada yanıldığını görüyordu. Fildişi kulesini yakıp eritmişti. Fakat ona kendi elleriyle bir saray yapmamış sadece yapmanın yolunu göstermişti. O kendi şahsiyetine saygılı olduğu kadar karşısındaki insanın da şahsiyetine saygılı biriydi. Doktor bir yerden sonra görünmez olunca kapıyı kendi elleriyle kapattı. Sonra elindeki katlı kâğıdı açtı.

1. Kelime-i şehadet,

2. Salevât-ı şerife,

3. Bildiğiniz dualarla namaz kılınmaya başlanacak…

İmza Dr. Mehmet Cömert. Tel: 0595 235 48 65

Terasa çıkarken dadıya seslendi:

— Namazla ilgili kitap varsa getirir misin? Bir solukta terasa elindeki kitapla gelen dadı,

— Buyurun diyerek kitabı uzattı.

Tunç ilk olarak kelime-i şehadeti içinden okudu. Sonra dadının ve onu duyan canlı cansız yaratıkların duymasını istercesine yüksek sesle tekrar tekrar okudu. Her bir harfinin okunuşunda ve tekrarlarında hücrelerine ilk defa oksijen gidiyormuş gibi hissediyordu. Elinde kitap ayağa kalktı, salevât-ı şerife okumaya başladı. Ilgıt ılgıt esen rüzgâr, getirdiği her salevâtta Peygamber Efendimiz’in de ona selam ettiğini kulağına adeta fısıldıyordu. Sanki Allah Resulü ile konuşuyormuşçasına müthiş bir heyecana ve zevke kapılıyordu. Fakat aklı sanki daha çok karışmış, ardı arkası kesilmeyen sorular içinden çıkılmaz bir hal alacak gibiydi. Keşke doktor burada olsaydı. Keşke derken vakit şimdi dedi. Kalın kitabın altındaki kâğıdı alıp açtığında şöyle yazıyordu:

“1. Herkes biliyor ki Mehdi, evliya üstü bir evliyadır. Ve Mehdilik iddia değil, bir icraat olayıdır. Burada bizim esas anlatmak istediğimiz, Mehdi’nin kendi Mehdiliğine gözüyle görerek inanması gibi, etrafındaki insanlara da “Gözünüzle görmeden inanmayın.” diyecek kadar da yüksek bir merhamet ve şefkat sahibi şahsiyet olması gerekir… O halde, Mehdilikle itham edilen bir insan, “Mehdi miyim, değil miyim?” diye kendini sorgularken, önce Allah korkusunu kalbine yerleştirip, akl-ı selimini de can yoldaşı yapıp şöyle demeli: “Peygamberimiz Hz. Muhammed (sav), peygamberliğine rüyalarla, ya da kesin deliller bile olsa ilme’l yakin bir imanla inanarak mı ortaya çıktı? Yoksa, bizzat Cebrail (as)’i görerek, kıpır kıpır vahyi an an yaşayarak, yani ayne’l yakin müşahede ederek mi “Ben peygamberim” dedi? Ve ayrıca, ashabına da “Ben Peygamberim” diye ortaya çıkıp bir sürü haller, deliller, rüyalarla “Hadi bana inanın” mı dedi? Oysa herkesin malumudur ki Resulullah (sav), en yakın ashabına bile defalarca açık mucizelerle peygamberliğini ayne’l yakin göstermiştir. Daha sonra sahabe sayısı on binlere, yüz binlere ulaştı ama onların kimi mucize gördü kimi görmedi. Bu, ayrı bir konu. Fazlaca da önemli değil… Yoksa rüyalar görerek, te’viller yaparak “Peygamberim” diye ortaya çıkmak doğru bir çıkış olsaydı; Müseyleme gibi yalancı peygamberlerin, tımarhanelik deli olduklarına hükmetmemiz gerekecekti… Elbette, o kâfirler deli değildi. Ve kendilerine göre de peygamber olduklarına dair, hem kâfir cinlerin yardımı ile rüyaları hem de bir sürü kendilerince kesin delilleri vardı… Ama bilmiyorlardı ki bazı şeylere inanmak delille değil, bizzat müşahede ile olur veya en azından böyle olmalı…

Kaldı ki ben nice hal şeyhi, rüya şeyhi tanıyorum ki; hepsi de birbirinden sahtekâr, birbirinden yalancı… Şimdi tabi ki hal Mehdileri, rüya Mehdileri de olacak; bundan doğal ne olabilir? Ama benden size tavsiye; “Ben Mehdiyim” diye ortaya çıkan adamın yakasına yapışın, ispat etmesini ya da Allah’tan korkmasını tavsiye edin… Şayet ispat edemezse ondan bir mikroptan kaçar gibi kaçın… Tekrar ediyorum, daha önce de söylediğim gibi “Mehdi’yi nasıl bulacağız?” derseniz; önce bol bol Allah’a dua edip “Ya Rabbi! Bize Hakk’ı hak, batılı batıl olarak göster.” diyeceğiz. Sonra elimizden geldiğince takva yaşayıp şuurlu, güzel ahlaklı sağlam bir Müslüman olmaya çalışacağız. Ve “Acaba şu adam Mehdi midir?” diye aklımıza bir Mehdi adayı geldi ise yukarıdaki çürütülemez ve kesin ölçüleri hatırlayacağız.

Yani gözümüzle görmemiz gerektiğini, bir adamın Mehdiliğine inanmak gibi önemli bir konuya, ancak göre göre, müşahede ederek, ayne’l yakin inanılabileceğini kesin olarak anlayacağız… Yoksa, sapıtmak da kolay, Süfyan’ın askeri olmak da…

2. İmanlı oldukları halde vesveseli olan insanların alameti nereden belli olur denirse onların alameti şudur:

Onlar kalpleriyle iman etmişlerdir. İmansız olmaktan titrerler ve korkarlar. Akıllarına gelen şüpheler, sorular, çirkin sövmeler, cinsel objeler vs. yüzünden kendilerini çok kötü hissederler ve küfre düştüklerini sanırlar ve bu sebeple de acı çekerler. Hâlbuki bu kişilerin hali şüphe değil vesvesedir. Vesvesenin böyle olanı imanın kemâlindendir. Bu sorulara cevap vermek gerekli değildir. Çünkü imanın yanında her zaman soru vardır. Bu soruları susturmak da mümkün değildir. En kesin cevaplarını versen bile sorular susmaz, vesvese bitmez. Bu sorulara kelam alimleri zaten empirik bilgi kesinliğinde cevaplar vermişlerdir. Müslümanların hiçbirinin bu sorulardan korkmasına gerek yok. İşte ben Allah’ın izniyle buradayım. Aklınıza gelen bütün soruları sorabilirsiniz, hepsinin cevapları bende hazır. Ben bütün bu soruları 11 yıllık fikir çilesi yıllarımda düşündüm, sordum ve ispat ettim. Bütün bu bilgilerden bilerek şüphe ettim. Şimdi bir Müslüman’ın bu sorulardan korkmasına da gerek yok. “Şenel İlhan Beyefendi ispat etmiştir.” diyerek rahatça imanın keyfini çıkarın… Allah’ın izniyle kendime bu konuda öyle güveniyorum ki bir stadyum dolusu kâfiri, ateistti hatta şeytanı bu bilgilerimle iman ettiririm, yeter ki inadî ve isyanî küfür içinde olmasınlar…

Netice olarak diyebilirim ki bu tür konuları düşünmek her ne kadar günah ve yasak olmasa da herkesin yapması uygun değildir. Bu konuların detayı kelam ilminin konusudur. Böyle bir şey gerekli olursa ehil olan Müslüman kelam âlimlerinin eserlerinden faydalanmayı tercih etmelidir. Bu iş, vesvesesini tefekkür sananların işi değildir.” Şenel İlhan’ın eserlerinden alınmıştır. Bu not, evet tam zamanında yetişmişti. Öpüp öpüp tekrar okudu…

Gördükleri karşısında yıllar önce kayıp olan çocuğunu bulmuş gibi sevinç gözyaşları döken dadının hıçkırığını duyan Tunç,

— Ne oldu dadı üzüntün ne, dedi.

— Bunlar sevinç gözyaşları.

— Neyin sevinci?

— Marangoz Ahmet Efendi bana, Dervişler’in torununa dadılık yapar mısın, dediğinde alacağım paradan ziyade Derviş Osman Efendi’nin evladına hizmet edecek olmak beni mutlu etmişti. Fakat buraya gelince sizin yaşayışınız karşısında şunu söylemekten kendimi alamadım: “Alimden zalim, zalimden alim” demek ki böyle oluyormuş dedim. Bin pişmanlık içerisinde en azından sözümü yerine getirmek için sabrettim. Ama dualarımda sizin hep hidayetinizi istedim.

— Derviş Osman?

— Dedeniz. Sizin sülalenin köydeki lakabı Dervişler’dir. Bu aile acayip sırlar sahibiydi. Baktığında fakir hiçbir şeyleri yoktu. Büyük veya küçükbaş bir hayvanları bile olmadığı halde süt satarlardı. Bu sebeple bunun mucizevî olduğuna inanılır. Şifa niyetine civar illerden bile isteyenler olurdu. Böylece geçimlerini sağlarlardı. Sofraları yerden kalkmaz, misafirleri eksik olmazdı. Ahalinin dertleriyle meşgul olurlar mutlaka bir çözüm yolu gösterirlerdi. Hikmetli insanlardı. Kaymakamın, zenginlerin halk nezdinde onlar kadar hatırı yoktu. Yoldan çıkmışlara el uzatırlar ilgi alakayı kesmezlerdi. Hatta dedenize sormuşlar: “Bu yoldan çıkmışlara niye bu kadar zaman ayırıp emek veriyorsunuz?” O da: “Evladım yılan giderken eğri büğrü gider ama yuvasına gireceği zaman ip gibi olur. Şimdi bu insanların eğriliğine bakmayın onlar zamanı gelince senden benden iyi olur. Biz de sevap kazanmış oluruz.” dermiş. Bu söz hala yöremiz de atasözü gibi dolaşır dillerde. Bir de şu var; bu ailenin hep bir erkek çocuğu olurmuş. Hikmeti sebebi, ailenin sırrı bir kişiden devam etsin diye… Fakat şeytan bu ya; köyde onların en fazla yardım ettiği birileri vardı. Bunlar haset kişilerdi. Günden güne fitne ateşini körüklüyorlardı. Bir gün onlardan biri der ki:

— Bu işin bit yeniğini ben çözeceğim. Dedenlerin evini gözetmeye başlar. Gece saat iki olunca dağdan gelen iki geyik dedenlerin evine girer. O da çatıdaki küçük bir delikten olan biteni izlemeye başlar. Sizinkiler onların sütünü sağarken geyikler gözlendiklerini fark ederler. Süt bakraçlarını dökerek giderler. Deden de başını kaldırınca o adamı görür ve şu duayı eder: “Sülalenden kör, topal, alacalı eksik olmasın.” O gece sır açığa çıkar hikmet kaybolur. O günden sonra o ailenin her bir ferdinde bu hastalıklardan birisi mutlaka görüldü. Onlara alacalı-kör-topallar sülalesi diye lakap takıldı. Kimseler kızlarını vermek istemez, ancak evde kalmış civar beldelerden kız bulurlardı. Deden bu olay üzerine köyü terk kararı aldı. Önde gelenlerin ısrarları fayda vermedi. “Evladım biz yüzyıllardır hicret ederiz. Bir yerde hizmetimiz bitince Allah iyi-kötü bir işaret verir oradan ayrılırız. Allah bir sırrı almışsa daha büyük bir sır verecek demektir. Buradaki vazifemiz bitti.” deyip ayrıldılar. Onların ayrıldığı gün köyde büyük bir hüzün oldu. Yediden yetmişe hepimiz babamızı kaybetmiş gibi ağladık. Üzerimizden sanki bereket kalktı, onunla beraber gitti. Pir Şaban-ı Veli’nin bir zaman türbedarlığını yaptığını duyduk. Sonra orada vefat etmiş. Baban da okumak için terki diyar edince sizinle ilgili artık bilgi alınmaz oldu. Ta ki siz Ahmet ustaya sipariş verene kadar…

Bu duydukları Tunç’u derinden etkilemişti. Ailesiyle ilgili geçmişine yabancı kaldığı, öğrenmediği için kendisini zemmediyordu. Bu gece şahid oldukları, duydukları şunu gösteriyordu ki “Hazineler viranelerde gizliydi.” Bu topraklarda daha ortaya çıkmayı bekleyen ne hazineler vardı? Allah en iyisini bilir…

Terasın paslanmaz küpeştelerine dayanan Tunç’un ayak ucuna, dalından sallana sallana bir çınar yaprağı daha düştü. Hafif bir tekme hareketiyle onu aşağıya attı. Onun düşüşünde bütün günahlarının da böyle döküldüğünü tasavvur etti. O yaprak toprağa gübre olacak çınar ağacını beslemeye devam edecekti. Artık kendi hataları şimdiden sonra gübre mesabesindeydi. Allah’a giden yolda faydalanacaktı. Hava ağır ağır aydınlanmaya başlamıştı. Yıllar önce bir gece aileden gasp edilen sırrın yerine Allah yine bir gece vakti bir doktorun eliyle daha büyük bir sır mı vermişti? Bir salevât-ı şerife daha getirip gönlünü ferahlattı. Görmek nasip olur mu bilinmez di fakat bulmak ve tanımak için ne yapması gerektiğini biliyordu. Şimdi ilim, amel, yaşadığı devrin farkında olup heyecan içinde sabırla bekleme zamanıydı.

Ve rahip Bahira’nın “Ahir Zaman Peygamberi”ni beklediği gibi, o da “Ahir Zaman Mehdisi”nin yolunu gözlemeye başlamıştı…