Yönetmen Hakan Kurşun'la Söyleşi
Kamera asistanı olarak başladığınız süreçten şimdiki yönetmenlik sürecinize kadar nelerle karşılaştınız, hangi zorlukları atlattınız?
Tabii, o dönem bugünden farklıydı. Ben Kabataş Erkek Lisesi’ni bitirdikten sonra üniversiteyi kazandım; fakat o aralar para kazanmak daha önemli olduğu için AFM Film Stüdyoları’nda işe başladım. Normalde çok az görüntü yönetmeni vardı o zamanlar, yani üç-dört tane, üç-beş tane de yönetmen vardı ve AFM okul gibiydi o zaman. Orada Ümit Gülsoy beni yetenekli buldu, bir mülakata girdim. Fakat orada ilk yaptığım şey, birkaç gün boya, sonra lamba taşıma, sonra kamera asistanlığı. Fakat 6 ay sonra… Bir de çok meraklıydım, böyle setlere girip, bu ışıklar nasıl yapılıyor, bu kameralar nasıl kullanılıyor, hangi lensler var… diye böyle merak sarınca, çalışmaya başladım, 6 ay sonra ilk görüntü yönetmenliğimi yapmaya başladım… Hatta Ace’ydi galiba yanlış hatırlamıyorsam. Bu benim için çok önemliydi. Çünkü o zamanlar 10-15 sene çalışmadan görüntü yönetmeni olman mümkün değildi. Çünkü büyük sorumluluktu, monitör yoktu, her şeyin okeyini veriyorduk. O işi kıvırdığımı görünce bana dediler ki, “Sana bir ekip kuralım, sen git, Trabzon’da çay filmi çek; Antalya’ya git, şunu çek.” Ekip dediğim de prodüksiyondan bir kişi, bir setçi, bir kamera takımı ve bir kameracı. Yani üç kişi olarak biz gidiyorduk ve eskiden gördüğünüz o hani tatlar, yakın plan filmler, işte çay filmleri vs. hepsini üç kişi çektik. Yani kamerayı ben kuruyordum, tarlaya taşıyordum, ondan sonra orada güneşi bekliyordum, oradaki köylülerle filmler çekiyordum. Sonra bu iş daha da ilerledi, ben bir kamera takımı aldım, ondan sonra kaset film teslim etmeye başladım. Yani filmi alıyordum, üç kişi gidiyorduk, filmi çekiyorduk, sonra gelip montajlıyorduk, sonra üzerine müzik yapıyorduk, sonra getirip kaseti teslim ediyorduk. Biz böyle üç kişi yıllarca film çektik. Yani şu anki ekiplere baktığın zaman, tabii komik geliyor ama öyleydi. Büyük okuldu orası, yani çok şey öğrendik. Ben kendi setimi boyardım, sonra dekoruma yardım ederdim; örneğin, mutfak filmi yağ reklamı çektim, ondan sonra geliyordum, belimizde keserler vardı, dekoru söküp kaldırıyorduk, başka ekibe bırakıyorduk, yani temizliğimizi de yapıyorduk. Sonra ben filmleri götürüp yıkatıyordum, sonra renklendiriyordum, sonra müzik, sonra götürüp kaseti teslim ediyordum. Yani benim reji asistanlığım hiç olmadı…
Sonraki evrede para biriktirmeye başladım. İngiltere’ye gittim. Orada Jonathan Shatertberg diye bir adam vardı, hem oyuncu koçu hem tiyatro yönetmeni hem reklam yönetmeni. Ben hep merak ederdim, İngilizler kapalı havada -ki 6 ay orada yağmur yağmaz- nasıl yapıyorlar diye. O adamın peşine düştüm biraz. Boş vakitlerimde Londra’ya gittim, hem tiyatrolarını nasıl yönettiğini hem oyuncularla nasıl iletişim kurduğunu gördüm. Sonra kendime oyuncularla psikolojik olarak bir yakınlaşma, bir mesafe buldum. Ki ben bunlara santim diyorum. Yani her oyuncuya, yapabildiğine göre, yeteneğine göre, kamerayla arasına durma mesafeleri koymak gibi kendimce bir yöntem geliştirdim ve bu bende çok işe yaradı; yıllarca benim bütün setlerimde oyuncularla çok rahat çalıştık, istediği kadar profesyonel olsun, ünlü olsun veya olmasın.
Sonra, tabii, bu tecrübeler gelişince ben Almanya’da Mercedes’leri, Vodafone’ları çekmeye başladım. Dünyada oynanan o reklam filmlerinin bir kısmını ben çektim. Almanya’da 6 senem geçti, ödüller aldık. Hatta benim çektiğim Mercedes reklamı dünya dördüncüsü oldu. Tabii, bana BMW çekmek yasaktı. Vodafone Team Mobile gibi filmleri de orada yaptım. Bana bir ofis verdiler. Benim için çok önemliydi. Çünkü Almanya’da ben tek başıma bir Türk olarak Avrupa Birliğine çoktan girmiştim. Ona giriş hikâyem çok ayrı bir hikâyedir ki onu ben üniversitelerde ders verirken de anlatıyorum. Tabii, şu aralar ders veremiyorum, çünkü çok yoğunum. Bilgi Üniversitesinde, Yeni Yüzyıl’da benim öğretmenliklerim oldu. Bir de gittiğim her şehirde seminerlere katıldım; yani üniversitelerden çağırdılar, oralarda bunları anlatmaya çalıştım.
Yani biz işimizi kendimiz buluyoruz aslında. Yani biraz çabalamak lazım. Bunu da böyle bir dipnot olarak düşeyim.
Fark oluşturan başarılı reklamlar nasıl çekilir? Çektiğiniz reklamı neler ön plana çıkarır?
Reklam filmlerinde şöyle bir şey var: Tabii, reklam, dizi ve sinema başka başka şeyler. Ben üçünü de yapıyorum. Türkiye'de bu üçünü de yapan çok az yönetmen var; Yavuz Tuğrul, Ömer Faruk ve şu anda hatırlayamadığım birkaç kişi daha, yani öyle beş-altı kişiyi geçmeyecek kadar yönetmen var. Hepsi ayrı bir kategori, hepsinin çalışma şekilleri farklı, ekran büyüklükleri farklı olduğu için oyuncuları yansıtmakta kullanacağınız lensler çok önemli.
Benim şöyle bir avantajım var: Ben, çektiğim filmlerin akıcı olması için, eğer dram çekiyorsam veya drama çekiyorsam veya aksiyon veya aşk çekiyorsam, hepsinde oyuncuların önce lenslerini tespit ediyorum ve onları ona göre kullanıyorum. O yüzden de böyle kendi çapımda fiks bir başarım var, yapımcılar o yüzden yaptığım işlerden mutlu.
Reklamsa çok başka bir konu. Ürün satışıyla ilgili olduğu için ve çok hesap verdiğiniz için çok fazla toplantısı var. Yani film çekmekten daha çok toplantılara girmek önemli. Çünkü toplantılarda genelde yabancı ürün sahipleri, müdürleri, ajanslar olduğu için, o toplantılarda anlatacağın şeyler çok önemli. Yani nasıl baktığını kare kare anlatmak, hangi açıdan çekeceğine kadar konuşmak zorundasın. O yüzden reklam çalışması birazcık daha egoları yüksek insanların bir arada olduğu bir çalışma. Orada başarı reklam filmi değil, ürünün satışı başarıdır veya dikkat çekmesi. Bazen sen reklamı beğenmezsin ama dikkat çekiyorsa… Öyle bakılıyor konuya. O yüzden, başarılı reklamlarım var, başarısız görünen başarılı reklamlarım var. Bu konuyu da böyle sonlandırayım.
Hayalinizde bir dönem, bir tarihî kahraman, bir konu var mı çekmek istediğiniz. Şöyle bir projenin içinde yer alsam diye düşündüğünüz?
Tabii ki benim de kafamda güzel hikâyeler var. Mesela bir tane çocuk filmi yapmak istiyorum. Hollywood’da yapılan çocuk filmleri kadar başarılı yapabileceğimiz imkânlara sahibiz. Hatta bununla ilgili bir çalışmam da var. Dönem filmlerinden de delileri yapmak istemiştim ben aslında, fakat yapıldı; onunla ilgili bir çalışmam olmuştu. Belki onunla ilgili… Bir de tarihteki Türk büyükleriyle ilgili çalışmalarım var. Ama tabii, bunlar dönem filmleri ve şu anki dönemde de sinema biraz sıkıntılı olduğu için biraz erteledim. Ama çalışmalarım devam ediyor.
Gelecekle ilgili ne tür planlarınız var? Hedefleriniz neler?
Aslında görüntü yönetmeni olarak piyasada çok çalışmışlığım yok. Yönetmenliğini kendi yaptığım işlerin görüntü yönetmenliğini yaptım; onun haricinde bir-iki tane yönetmene, dostuma, ağabeyime görüntü yönetmenliği yaptım, bir-iki de yabancıya yaptım. Dolayısıyla, gelecekle ilgili planlarımda daha farklı bir şey düşünmüyorum, ben yönetmenlik mesleğinden çok mutluyum. Daha konusu olan doğru işler yapmaya çalışıyorum, yani beni aşağı çekecek işlerden çok uzak duruyorum. Daha önce ufak tefek böyle yanlış çekimlerimiz oldu ama hiç önemli değil. Gelecekle ilgili planım şu: Fabrika açmayacağım ama çocuklara belki ders niteliğinde verebileceğim notlar biriktiriyorum. Artı, film çekmeye devam ediyorum. Ben hep film çekeceğim, başka da bir şey düşünmüyorum. Genelde filmciler yemek ve restoran üzerine yönelirler; hani işler biraz kötü gittiği zaman hemen restoran açmayı düşünürler. Benim öyle düşüncelerim yok, ben hep film çekeceğim, her zaman da film çekiyorum. Geçen sene iki tane çektim, bu sene de bir-iki tane çekerim; televizyon filmi olur, reklam olur, sinema olur, zaten var çalışmalarım.
Dolayısıyla, gelecek bizim için çok önemli değil bence, ne yaptığın önemli ve kendini ne kadar motive ettiğin önemli.
Bize zaman ayırdığınız için teşekkür ederiz.
Ben teşekkür ederim.
