Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Yeni Kentli Karakteri ve Manevi Arayışlar / Dr. Hatice Gül

Bu Yazıyı Paylaşın:
Yeni Kentli Karakteri ve Manevi Arayışlar / Dr. Hatice Gül

Modern kent yaşamının sosyokültürel yapısı ve kentsel ailedeki yansımalarına dair neler söylenebilir? Kentlileşme ve manevi arayışlar ilişkisinde yeni kentli karakterine dair düşünceleriniz nelerdir?

Kent(li)leşmeyi; bir ülkenin siyasal, sosyal, kültürel ve ekonomik yapısını değiştiren; insan ilişkilerini ve davranışlarını yeniden şekillendiren bir süreç olarak değerlendirebiliriz. Günümüzde gittikçe büyüyen kentler; sosyal, ekonomik, kültürel ve psikolojik hayatın merkezini denetleyen yapılar haline gelmiştir. Bu çerçevede kentlileşmenin ailenin manevi boyutu üzerinde yarattığı değişimlerin yönü son derece önemlidir. Kent ve toplum sürekli etkileşim içerisindedir. Etkileşimle birlikte ortaya çıkan birtakım sosyo-psikolojik ve sosyokültürel değişimler; bireyin manevi inançlarını ve pratiklerini de etkilemektedir. Özellikle geç modern dönemin temel karakteristiklerinden biri olan bireyselleşmeyle birlikte üretici bir yapıdan tüketici bir yapıya geçişin yarattığı seçenek ve fırsatların çokluğu, kentsel hayatı daha da karmaşık hale getirmektedir. Bu süreç içerisinde yeni bireysel formlar, aidiyet bağları ve yeni manevi arayışlar da tezahür etmektedir.

Kentlileşme sürecinde kentsel davranış ve değerler sistemi, zamanla geleneksel ilişkiler ve davranışlar sisteminin yerini doldurmaktadır. Kent ve toplum birlikteliği, bir nevi evlilik ilişkisine benzetilebilir, birey evliliğe ne kadar angaje olursa bu birliktelik de uzun sürebilir. Kent yaşamına ne kadar hızlı angaje olunursa zamanla kent içinde her türlü zorluğa direnç ve uyum da beraber gelişecektir. Uyumlu bir evlilik, birtakım sorumlulukları yerine getirmeyle mümkün olabilir. Ancak bu birliktelikler sadece uyumun değil, çatışmanın da gerçekleştiği, içinde çatışmacı unsurları barındıran bir beraberliktir. Kent ve toplum birlikteliğinde sorunları ve zorlukları en aza indirgeyebilmek, bireylerin yaşam stratejilerini geliştirmelerini mümkün kılmaktadır. Bu anlamda kentlileşmenin, toplumsal ilişkilere yansımaları Türkiye’deki çağın gerçeklerine göre yansımasını bulmaktadır.

Bu bağlamda özellikle yeni kentsel yaşam, farklı türden aile yapılanmalarını öne çıkarmaktadır. Nitekim geleneksel ve modern aile biçimlerinin dışında yeni aile türlerinin ortaya çıktığı bir sürece şahit olmaktayız. Yaşanılan süreci bu bağlamda değerlendirdiğimizde kentsel aile çeşitliliğinin artışına karşın manevi eğilimler de artmakta ve aile tanımları yeni tipolojilerle çeşitlenmektedir. Kentsel yaşamda boşanmanın yaygınlaşması, parçalanmış ailelerin çokluğu, boşanmış çiftlerin tekrar kurduğu evlilik tipleri, yeni kent ailesinin karakteristik özelliklerini göstermektedir. Modernleşmeyle birlikte ailenin yaşadığı radikal daralma kıskacında, işlevlerinin birçoğunu kaybeden aile üyeleri daha da bireyselleşmeye başlamıştır. Kendilerine daha fazla zaman ayıran, yaşamın birçok alanında beklentileri daha çok artan, küçülmüş ve özgürleşmiş aileler, eskinin geleneksel aile yapısından daha farklılaşmış ve değişen yaşam koşullarına adapte olabilmek için esnekleşmiştir.

Modernleşme sürecinde evliliğe ve aileye yönelik yaşam biçimlerinin ortaya çıkması hem aile hem de evlilik kurumunun yapısında ve işlevlerinde değişimlere işaret etmektedir. Bu bağlamda yeni kent ailesini, sanayi toplumunun inşa ettiği kent ortamında gelişen ancak eskiye kıyasla sosyal dayanışma ve akrabalık ilişkilerinde bir daralma ve farklılaşmanın olduğu; yaşam tarzı, sosyal ilişkiler ve çalışma biçiminin tüketim eksenli bir çizgide gelişip şekillenmeye başladığı bir fenomen olarak değerlendirebiliriz. Yeni kentsel aile, yaşanan toplumsal değişimlerden ve etkilerinden fazlasıyla payını almış, kırılgan bir yapı arz eden, sözde ve görünürde özgürleşmiş olup, bir maneviyat boşluğuna sürüklenen ailedir. Bugün yaşanan manevi boşluğun ve arayışların temelinde bu olumsuz iklim vardır. Farkında olmaksızın bu boşluğu doldurma çabası içerisindeyiz. Bu boşluğu doldurma çabası içerisinde rekabete sürüklenen birey; kısa vadeli planlarla, istikrarlı bir yaşantıdan uzakta, sürekli bir değişim ekseninde sayısız riskle karşılaşmaktadır. Dolayısıyla benzer ortak özelliklerle dönüşen kentli bireylerde; kaygı, güvensizlik, sevgisizlik, öz güven, öz değer, sosyalleşememe, sosyal kaygılar gibi birtakım psikolojik sorunlara yönelik çözüm arayışları da yetersiz kalabilmektedir.

Aile içinde birbirimizden esirgediğimiz birkaç cümle, bir bakmışsınız ki kocaman bir sorun kümesine dönüşmüş. Oysa samimiyet içeren birkaç cümleyi birbirimize sarf etmek varken, sorunların bu kadar büyümesine gerek yokken bir bakmışsınız, tüketim eksenli bir çevreye ayak uyduramamanın yarattığı sonuçlarla uğraşır hale gelmişiz. "'Nasılsın, iyi misin', 'Sen benim için çok değerlisin', 'Senin, doğru olanı yapacağına inanıyorum', 'Sen güzel şeyleri hak ediyorsun'..." gibi basit bir cümleymiş gibi görünen ama içi dolu olan birkaç cümleyi karı-koca, eş-dost, arkadaş olarak hepimiz birbirimizden esirgiyoruz. Maneviyat boşluğunda insan her türlü duyguya sarılabilir. Geleneksel aile kültürümüzde saygı öncelikliydi. Birbirimize değer veriyorduk. Aile içi mahrem konular bizlere özeldi. Bireycileşmenin artışıyla kendi kabuğuna çekilen, kendisiyle baş başa kalan, sosyal ve manevi dayanışma ağlarından kendini mahrum eden insan, bu sefer sorunların altında ezilince çıkışı da bulmakta zorlanıyor. Bireyselleşme, bireyselliğe dayalı sorunları gündeme getiriyor. Henüz bilmediğimiz yeni sorunlar da ortaya çıkacaktır. Değişime karşı koymak imkânsızdır. Önemli olan bu süreçten çok az bir zararla çıkabilmektir. Bizler bu kadar kaygı doluyken, dünyayı kaygı kümesi haline getirirken, tüketim eksenli sürecin hem nesnesi hem öznesi olarak, sevginin anlamını özünden sıyırıp sevgiyi nesneleştirerek, kendimize erişilmez kıldık.

Ancak her şeye rağmen değişimin sarsıcı etkilerine karşı Türk aile yapısı, kendi içinde güçlü manevi dinamikleri barındıran özelliklere sahiptir. Değişen yaşam koşulları karşısında kendimizi eleştirsek de yine de başka toplumlarla kıyaslandığımızda, aile olgusuna diğer toplumlardan çok daha fazla önem veren dinamikleri içinde barındırmaktayız.

Yeni kentsel aile yaşamının manevi temellerinde neler var? Aile yaşamında din ve maneviyatın rolü ve önemi nedir?

Öncelikle aile yaşamında din ve maneviyatın rolüne değinerek bu konuyu açalım. Bildiğiniz üzere geleneksel dönemden modern döneme geçişle birlikte aile bağlarının zaafa uğraması ve bireyselliğin öne çıkması, aile kavramıyla ilgili birçok değeri değiştirmiştir. Toplumumuzun geleneksel aile yapısı her türlü olumsuz çevresel koşullara karşı dirençlidir. Bu dirençli etkisinden dolayı yaşanan değişimlerin etkisi modernleşme sürecinde kolay bir şekilde gerçekleşmemektedir. Değişen koşullara uyum sağlamak, bir nevi başkalarıyla rekabet gerektiren bir yaşam tarzının içinde olmayı da gerektirmektedir. Bu bağlamda modern toplumda birçok faktörün etkisiyle bireyler arası iletişim bağının soğuk, mesafeli ve yüzeysel olmaktan öteye gidememesi, özellikle aile içi ilişkileri neredeyse bir mücadele alanına dönüştürmüştür.

Bildiğiniz üzere aile, dinsel pratiklerin gerçekleştiği bir mekândır. Nitekim din, her daim aile içinde evlenmeden boşanmaya kadar aile yaşamının her aşamasına eşlik eden kültürümüzün önemli bir parçası olmuştur. Hem yaşamımızı inşa etmede hem de dünyadaki zorluklara karşı tutum ve davranışlarımıza yön veren önemli bir güç olmuştur. Son zamanlarda, sekülerleşmenin etkisiyle bireyselleşmenin artışı, dinsel alanda bireyci dindarlık ile bireysel maneviyat gibi kavramları öne çıkarmıştır. Bireysel maneviyat özünde sekülerleşmeyle ilgili bir olgudur. Sekülerleşme, toplumun geleneksel inançlarını zayıflatmış, yaşam tarzlarının çoğalmasına etki ederek bireyci bir dünya yaratmıştır. Dolayısıyla sekülerleşme bu bağlamda ailenin de önemini aşındırmış ve ailenin gözden düşmesi, dinsel kurumlara olan ihtiyacı zayıflatmıştır. Bu bakımdan sekülerleşmeyle birlikte kolektif bir şekilde sürdürülen dinî inanç ve pratikler giderek öznel alanlara çekilmiştir. Maneviyat olgusu, geleneksel dinde meydana gelen değişimlerle kendinden söz ettirmeye başlayan bir fenomendir.

Bireysel inançların doğası karmaşıktır. Bu yüzden aile üzerindeki etkisini anlamaya çalışmak da zordur. Dinsel bireycilik, Tanrı inancını temel almaktadır. Tanrı ile insan arasında aracı kurumların varlığına gerek duymamaktadır. Bireysel maneviyat kavramı gerek inanç çeşitliliği gerekse farklı pratikleri bünyesinde barındıran geniş içerimli din dışı bir perspektifi de kabul etmektedir. Yani bireysel maneviyat hem din bağlamında ortaya çıkabilir hem de din dışı bir bağlamda da ortaya çıkabilir. Mahiyetleri açısından farklılıklara rağmen dinsel bireycilik ile bireysel maneviyat arasında yakın ilişki vardır.

Bu bağlamda sekülerleşmeyle birlikte ailede meydana gelen değişim, ailenin de bireycileşmesinin önünü açmıştır. Bu durum, daha çok dinin ritüel kısmında geleneksel kontrol ve denetim mekanizmalarının zayıflamasında etkisini göstermiş ve bu süreç karşında geleneksel aileye ait değerlerin vurgulanması birçok açıdan, değişmekte olan yaşam tarzlarını, ihtiyaçlarını ve bireysel talepleri karşılayamamıştır. Çünkü geleneksel değerlerin çözülmesi, aileyi bir arada tutan manevi değerleri de çözmektedir. Din ve maneviyatın aile içindeki rolü bu bakımdan daha çok önem kazanmaktadır.

Her ne kadar dinde bir düşüşten bahsediyor olsak da bunu genelleyemeyiz. Üstelik "dinde bir gerileme vardır" türünden cümleler insan algısını şekillendirmeye aracılık eden keskin cümlelerdir. Nitekim ben "Yeni Kentsel Ailenin Manevi Boyutları" kitabımda bu türden söylemlerin tam olarak gerçeği yansıtmadığını gözlemledim. Dinî inanç ve pratikler konusunda cinsiyet farklılaşması olmaksızın iki farklı eğilim sergileyenlerden bir kısmının, dinî inanç ve pratikler konusuna dinin kuralcı ve örgütlü yapısından baktığını, diğer bir kısmın ise daha hoşgörülü ve bireysel yorumlarla dinsel pratiklere yaklaştığını gözlemledim. Kuralcı eğilim sergileyenler için dinî metinlerden hareketle evliliğin inşasından, devamına kadar olan her aşamada dinî inanç ve pratikler son derece önemlidir ve bakış açılarında esneklik yoktur. Diğer kısım ise dinî inanç ve pratiklere daha bireyci ve ılımlı bir tutum sergileyerek yaklaşmaktadır. Bunu yaparken Hz. Peygamber'in hayatından örnekler vererek evlilik sürecini şekillendirmektedirler.

Öte yandan aileyi bir arada tutan; sevgi, şefkat, fedakârlık, nezaket, özgürlük, sorumluluk gibi bileşenler ise her iki cinsiyetin sosyo-psikolojik davranışlarını etkileyerek ailede birlik ve düzeni güçlendirmektedir. Dolayısıyla kentlileşme sürecinde kazanılan tecrübelerle birlikte ailede manevi bilinç, direnç ve dayanışma dinamikleri zamanla gelişip yenilenmektedir. Kentleşme sürecinin değiştirici doğası karşısında aile, kendini koruyabilecek yeni çözüm mekanizmaları bulmaktadır.

Ritüel boyutunda, maneviyat kaynakların içi nasıl dolmaktadır? Bu ritüeller nelerdir? Ailede paylaşılan değerlerin ikamesinde ritüellerin manevi yaşama etkisinin hangi boyutta ya da nasıl etkili olduğuna dair düşünceleriniz nelerdir?

Ritüeli anlamanın yolu, bireycilik ve kolektif gibi iki ayrı kavramın aile üzerinde yarattığı çatışmacı etkilerini değerlendirdiğimizde daha anlaşılır olacaktır. Bu anlamda ritüellerin önemli özelliği sosyalleşmeye katkı sağlaması ve aile üyelerine aidiyet duygusu aşılayarak, onları grup olma bilincine yöneltmesidir. Ritüeller, ailenin varlığını sürdürmenin dışında tekrarlar yoluyla aileyi dönüştürebilecek güce sahip bir iletişim formudur. Aile yaşamında birtakım geleneksel pratikler (doğum, evlilik, ölüm, bayram gibi) ile yeni mekânlar üzerinden tekrarlanan mekânsal ritüeller (AVM, hobi bahçeleri, bağ evi gibi) ve ayrıca (babalar günü, anneler günü, doğum günü gibi) yeni seküler kutlamalar, kentsel yaşamda aile üyelerini birbirlerine yakınlaştırarak, ailenin çevreyle olan ilişkisinde yalnızlaştırıcı ve yabancılaştırıcı süreçleri önlemektedir. Ritüeller, özel anlamları ve tekrarlanan doğaları sayesinde, ailenin kimlik duygusunu beslemekte, ailede ortak inanç sisteminin kurulmasına ve korunmasına önemli katkı sağlamaktadır. Öte yandan ritüeller aile yaşamının yapısını ve duygusal iklimini sürdürmede önemli bir rol oynayarak aile yaşamına istikrarlı bir yapı kazandırmaktadır. Bu yapı sayesinde dışarıdan gelebilecek etkiler karşısında, ailenin kendisini gözden geçirmesine ve tanımasına imkân sağlayarak, aile için bir dayanak ve güven noktası oluşturmaktadır. Aksi takdirde toplumsal sorunlardan, ortak sevinç ve dayanışma ağlarından uzaklaşan birey, aidiyet bağını kaybedebilir ve manevi yönü zayıflayıp yalnızlaşabilir.

Yeni kentsel aile yaşamında psiko-sosyal maneviyat sorunlarından bahsedilebilir mi? Bu bir savrulma mıdır? Değerlendirmelerinizi alabilir miyiz?

Ailede oluşabilecek çatışmaların merkezinde sevgi-saygı eksikliği, nezaket yoksunluğu, sorumsuzluk ve fedakârlıktan kaçınma vb. durumlar yer almaktadır. Eşler arasındaki problemleri ve çatışmaları tetikleyen çok sayıda sebepler olsa da bunlar, bir evliliğin temelini sağlamlaştıran dinamiklerdir. Eşler arasında mutlu ve devamlı bir ilişkinin kurulmasında; sevgi, saygı, sorumluluk alma ve fedakârlık, nezaket gibi manevi dinamikler son derece önemlidir. Bu unsurlar “birleştirici” özellikleriyle, birçok çatışmanın çözümünde önemli bir rol oynamakta ve aile bireylerinin birlik ve beraberliğini güçlendirmektedir.

Evlilikte, eşler arasında ilişkilerin bozulmasına yol açan belli başlı faktörler vardır. Eleştiri, suçlama suçlanma, eşler arasında mahremiyetin kalmayışı ve birbirinden uzaklaşmak için araya duvar örmeler, bunlar evliliklerde boşanma oranını artırmaktadır. Eşler bu faktörlerin etkisine sıklıkla maruz kalmazlarsa dostluk bağını sürdürebilirler. Sevgi-saygı, nezaket, onaylanma sözcükleri, bir evlilik birlikteliğinde boşanmanın panzehridir. Bir başka deyişle sevgi ve saygı, nezaket sadece aile içinde değil, toplumun her alanında düşmanlıkların ve çatışmaların önünü kesmektedir. Evlilik sorumluluk ister, birey buna hazır değilse, hazır hissedinceye kadar bu konuda kendine zaman tanımalıdır. Çünkü sorumluluk alarak yaşamak, evlilikte köklenmeyi sağlamlaştırır. Özetle diyebiliriz ki başarılı bir evlilik; sevgi, saygı, nezaket, sorumluluk, fedakârlık, şefkat ve ilgi gibi temel bileşenler üzerinden mümkün olabilir. Araştırmalarda dua etme davranışının eşler arasında sevginin yoğunlaşmasını sağladığı, uyumu artırdığı ve şiddetli çatışmaların önüne geçtiği ve sorumluluk almada eşlerin, birbirlerinin ihtiyaçlarını düşünmeye teşvik ettiği görülmektedir.

Bu konuyla ilgili olarak dinî inanç ve uygulamaların ailevi yaşamda ortaya çıkan birtakım rahatsızlıklarla baş etmede olumlu etkilerine ilişkin araştırmalar mevcuttur. Mesela ibadet etme sıklığı ile depresyon arasındaki ilişkinin incelendiği bir araştırmada, ibadet sıklığı arttıkça depresyon, psikiyatrik düzensizlikler ve sosyal fobiye daha düşük düzeyde rastlandığı görülmektedir. Dinî pratikler ayrıca, bir evlilikte eşlerin davranışlarına yön vermede önemli bir etmen olarak karşımıza çıkmaktadır. Evliliğin ilk aşamasında eş seçiminde insanlar, özellikle kendi dinlerinden olanlarla evlenmeyi tercih ederler. Dinî inancı ve pratikleri birbirine benzer olanların ve ortak dinî deneyimleri paylaşmanın evlilik kalitesini ve evlilik bağını arttırdığına dair araştırmalar mevcuttur. İbadetler eşler üzerinde sorumluluk bilincini aşılamaktadır. Öte yandan sorumluluk bilincinin farkındalığı ile uyumun sağlayacağı manevi tatmin de eşler arasında muhtemel anlaşmazlıkların önüne geçmektedir. Özetle dinî inanç ve pratikler bir evliliğe manevi bir uyum ve ahenk duygusu katmaktadır.

Evlilik ilişkisinde psikososyal sorunlar arasında saygı ve sevgi eksikliği, fedakârlıktan kaçınma, nezaketsizlik, sorumsuzluk gibi durumların yer aldığı söylenebilir. Esasen sevgi-saygı, fedakârlık, sorumluluk, nezaket, şefkat gibi manevi bileşenler ailenin temelini sağlamlaştıran işlevleri yerine getirmektedir. Söz konusu değerler evlilikte başarı ve uyumu da mümkün kılmaktadır. Sevgi ve saygıyı kazanmada önemli yol, muhataplara bunu hissettirebilmek ve gösterebilmektir. Yani ilişkide karşılıklılık anlayışının hâkim olması tercih edilen bir durumdur. Evlilikte bunların eksikliği hem bireyleri çatışmalara sürüklemekte hem de evlilik sürecinin daha kısa süreli olmasına etki etmektedir. Hatta aldatma, ilgisizlik, sorumsuzluk ve ekonomik sebepler, bu tür değerlerin eksikliğinde ortaya çıkmaktadır.

Az önce bir savrulma olup olmadığını sormuştunuz, kesinlikle bir savrulmadır. Çünkü bazı olaylar kendi inisiyatifimizin dışında gelişiyor. Tüketim toplumuyuz, her türlü şeyi tükettiğimiz gibi kendimizi de tüketiyoruz. Değişen yaşam koşullarına adapte olabilmek için rekabete girip birbirimizi tüketiyoruz. Bu nesneleşme durumu, aileye de yansımaktadır. Karı-koca olarak birbirimizi tüketiyoruz, ilişkilerde gidilebilecek en son noktaya kadar elde avuçta kalması gereken saygı-sevgi, fedakârlık, şefkat gibi manevi bileşenleri ya yok sayıyoruz ya da hızlıca tüketip yok ediyoruz. Sindirerek yaşanması gereken manevi yaşantıyı, ruhsuz ve hızlı bir şekilde geçiştirilen bir dua ritüeli gibi yaşıyoruz, sonucunda da evlilikten bir medet umuyoruz. Bir evlilik ilişkisinde her iki taraf da ailelerini, komşularını, iş arkadaşlarını, evlilik ilişkilerine dahil ederek özel hayata dair ne varsa ortaya döküp, kendilerine ait hiçbir özel alan bırakmıyorlar. Her şeyimiz ortada gelişiyor ve neredeyse birbirimiz hakkında her bilgiye sahibiz. Dolayısıyla bir zamanlar samimi olduğumuz yakın çevre ilişkilerini de tükettiğimiz ve özel hayatlarımıza dahil ettiğimiz için çevreyle olan ilişkilerimiz, çıkara dayalı bir rekabete dönüşünce, bu sefer çevreyle ilgili ilişkilerimizde sorunlar baş gösteriyor. Çünkü kent toplumu sadece uyumun değil aynı zamanda rekabetin, çatışmanın da olduğu mücadele alanıdır. Sonra tüketme sürecinin, başka bir döngüsüne geçiyoruz. Yeni tüketecek bir şeyler buluncaya dek ve tüketecek bir şey kalmayıncaya dek, yeni arayışlara dolayısıyla manevi arayışlara giriyoruz. Özel hayatın bu kadar ortada yaşandığı, manevi değerlerin içinin boşaltıldığı ve en önemlisi de sevgi gibi kutsal bir içeriğe sahip bir duygunun, zaafa uğradığı bir tüketim kültürü içinde ihtiyaçlarımız ve beklentilerimiz de şekilleniyor. Dahası iş kaygısı, gelecek kaygısıyla nesneleşmeye başlayan insanın, bu süreçte manevi yönü azalmaya başlıyor. Samimiyetsiz, sevgisiz, çıkara dayalı dostluklar ve iş ilişkileri, kariyer, mevki, para kazanma hırsı, maneviyatın ve sevginin önüne geçiyor. Esasen içinde sevgiyi barındıran insan, yaşamı anlamlı kılacak bir umudu da taşır. Umut kalmadıysa manevi bir boşluğa düşmesi normal değil mi? Bir noktadan sonra yaşam şartları bizleri, buna sürüklüyor olsa da önemli olan bu süreci daha az zararla atlatabilmek. İşte bu noktada aile ilişkileri, ailenin sahip olduğu manevi değerler öne çıkıyor ve manevi değerleri korumak için çaba sarf etmemiz gerekiyor.

Seküler aile ritüellerinin kentsel aile yaşamında bazen reddedilen ama bazen de aile içi ilişkiler anlamında pekiştirici bir rolü var. Kent yaşamı ve maneviyat ilişkisinde bu konudaki düşüncelerinizi alabilir miyiz?

Değişen yaşam koşullarıyla beraber yeni alışkanlıklar, yeni eğilimlere yöneliyoruz. Anneler günü, babalar günü, doğum günleri gibi kutlamalar hayatlarımızın bir parçası haline geldi. Oysa bizim geleneksel kültürümüzde annemiz ve babamız bizim için kıymetlidir. Dolayısıyla bizim için kıymetli olanlara, belirli başlıklar atfederek günlerini kutlamak, ilk bakışta bize uzak bir kavrammış gibi gözükse de Batı’da yaşanan bu yeni kabulleri kabul ettik. Oysa Batı, anne-baba kavramını çoktan rafa kaldırmış ve anne-baba kavramının yılda bir kez de olsa içini doldurmak için özel günler atfetmeleri esasen onları bağlayan bir meseledir. Mesela bizim bayramlarımız var. Bayramlarımızın anlam içeriği ve pratiği o kadar geniş ki bayramlar; anne-baba, eş-dost, konu-komşu, karı-koca ve çevreyle olan bağların güçlendiği, sosyalleşmenin, paylaşmanın, dayanışmanın pratiğe döküldüğü geniş içerimli özel anlamları barındırmaktadır. Üstelik bayramlarımız sadece bir gün de sürmez, öncesinde bayram hazırlığı, bayram yemeği, bayram temizliği derken iki hafta boyunca etkileri sürmektedir. Ancak kentlileşmeyle birlikte bu gelenekler kısmen de olsa bir değişim geçirmektedir. Kentlileşme süreciyle birlikte yakın çevreyle olan bağlarımız, araya giren mekânsal mesafeler, iş yoğunlukları gibi hayat memat meseleleri sebebiyle değişime uğramaktadır. Ancak biz halen anne babamıza değer veriyoruz, bayramlarımız bizim için çok önemli. Bu tür yeni seküler etkinlikler, bize çok ters düşmediği için bunları birer ritüel haline getirmeye başladık. Üstelik, bu yeni alışkanlıklarımıza bir de AVM, bağ evi, hobi bahçeleri gibi mekânsal ritüelleri de ekledik. Bu etkinlikler zamanla tekrarlanarak düzenli birer ritüel haline geldi. Değişen yaşam koşullarında istesek de istemesek de bunlar kültürümüze girecektir. Çoğu zaman sürecin önüne geçemiyoruz. Daha önce de değinmiştim, kent ve toplum birlikteliğinde değişen yaşam koşulları, bizleri bu süreci daha kolay atlatabilmemiz için yeni stratejileri geliştirmeye zorluyor. Bunlar içerisinde bize yabancı ve aykırı olmayan ritüelleri zamanın koşullarına göre kabullenmek durumunda kalıyoruz.

Dolayısıyla kentleşmeyle birlikte geleneksel iklimden bugüne, ritüellerin uygulanma biçimlerinde birtakım değişimler meydana gelirken, geleneksel ritüeller varlığını devam ettirmektedir. Ayrıca geleneksel ritüellere ilaveten neredeyse kentsel mekânlarla özdeşleşen AVM ritüeli, bağ evi ve hobi bahçesi gibi ritüeller ile hediyeleşme eşliğinde gerçekleşen seküler kutlamalar da yeni kentsel hayatta öne çıkmaktadır. Netice olarak bütün bu ritüeller; aileler için yakın çevre ile olan özel günleri paylaşma ve sosyalleşme fırsatı yaratmaktadır. Bu özel günlerin tekrarlanmasıyla, seküler kutlama deneyimleri zamanla bir ritüele dönüşmektedir. Esasen yeni kentsel yaşam, içinde eskiyi dönüştüren ve yeniyle sentezleyen kendine özgü uyum dinamikleriyle aileyi, yabancılaşmaktan koruyan bir dinamizm sergilemektedir.

Kaynakça

Gül, Hatice, Yeni Kentsel Ailenin Manevi Boyutları, 1. Basım, Çizgi Kitabevi, Konya 2022.

Gül, Hatice, "Modernleşme Sürecinde Yaşlılık Sorunlarına İlişkin Sosyolojik Bir Değerlendirme", İnsan ve Toplum Bilimleri Araştırmaları Dergisi, Cilt:11, Sayı:2, 2022, s. 928-943.

Gül, Hatice, "Değişen Kent Ailesinde Sevgi Anlayışları ve İlişkilerine Sosyolojik Bir Yaklaşım", Din ve Bilim - Muş Alparslan Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi Dergisi 3 / 2 (Aralık 2020): 83-96.