Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Yaz Besinleri ve Sağlıklı ve Sağlıklı Zayıflama / Eczacı Mustafa Aydıner

Bu Yazıyı Paylaşın:
Yaz Besinleri ve Sağlıklı ve Sağlıklı Zayıflama / Eczacı Mustafa Aydıner

Sizi kısaca tanıyabilir miyiz?

Efendim ben Eczacı Mustafa Aydıner. 1964 yılında İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’nden mezun oldum ve  o seneden beri eczacılıkla iştigal ediyorum.  Bu arada fakülte dönemleri içerisinde de meslekle ilgili çalışmalarım olmuştur, hem okudum hem de bazı firmalarla çalıştım. Fakülteyi bitirdikten sonra yedek subaylığımı yaptım ve Kasımpaşa’da Karadeniz Eczanesi isminde bir eczane açtım. 1983-84 senesine kadar Kasımpaşa’daydım, daha sonra Fatih’e geçtim.

Biz sizi şifalı bitkileri Türkiye’ye ilk defa tanıtan kişi olarak biliyoruz, bu konuda sizin katkılarınız çok büyük. Şimdi ise bu konu farklı bir alana doğru evriliyor. Ayrıca siz ilaç yapımıyla da uğraşıyorsunuz. Bu konudan biraz bahseder misiniz?

Fakülte sıralarında Mehpare Hilburn isminde bir hocamız vardı. Bu hanım Alman asıllıydı,  mesleğini çok seven bir hocamızdı. Benim annem bir çeşit köy sağlıkçısıydı, bir sürü bitkilerle uğraşırdı. Çocukken onun yaptıklarını merakla izlerdim, bunun benim üzerimde bıraktığı bir etki var. Mehpare Hocamız her ay belli günlerde bizleri kırlarda dolaştırıp bitkilerle ilgili izahatlarda bulunur; Cenab-ı Hakk’ın bize göndermiş olduğu şifayı bize anlatmaya çalışırdı. Bu işi annemle de birleştirdiğim zaman, eczacılık zaten şifalı bitkilerle nasıl ilaç yapılacağını öğreten yegâne eğitim kurumudur. Diyeceksiniz ki eczacılar bunu neden yapmıyor? Bu işte para yoktu, ikincisi meşgalesi çok, üçüncüsü zorlukları var, bir diğer sebep doktorların bu mevzuya yatkın olmamasıydı. Ama bizim zamanımızda bitkileri ilaç olarak yazan doktorlar da vardı.

Sadece ilaçlara ağırlık verilen ara bir dönem oldu galiba…

1940’tan sonra kimya sanayii ilerleyince yavaş yavaş şifalı bitkilerin içindeki etken maddeler elde edilmeye çalışılmış, bu elde etme sırasında ilaç sanayii gelişmeye başlamış ve ilaç sanayii geliştikçe de ilaçlara yönelme olmuştur. Bitkiler biraz uğraşı ister, ilaçlar ise al kullan, hazır geliyor. İlaç sanayii Batı’da daha hızlı gelişti, Batı da bunu bize pazarladı. Bizde var olan bitkisel çalışmalar da azalmaya başladı. Bizdeki Sağlık Bakanlığının politikası da tamamen Batı’ya adapte oldu. Batı’ya adapte olmasıyla birlikte de ilaçların ruhsatları da bir emirle beraber şekillendirildi; “İçinde bulunan bitkiler çıkarılacak, kimyasal içerikli olacak...” diye bir emir. Ruhsat da ona göre verilmeye başlandı. Bugün satılan ilaçların çoğu sentetik ilaçlarla mücehhez olacak şekilde halka intikal etmeye başladı. Bizim şifalı bitkilerimizin toplanması ne oldu, aktariye vs.; onlar da alabildiğine öldü. Tıp, kimya sanayiine yöneldiği için doktorlar da farmakolojik çalışmalarını kimyasal bileşiklere yönelttiler. Dedelerimizden gelen uğraşılar, İbni Sinalar, Biruniler, Hayatizade Fevzi Efendiler gibi bir sürü tecrübe rafa kaldırıldı. Tarihimiz şifalı bitki kitaplarıyla dolu, bu kitaplar maalesef raflarda kaldı, bir kısmı kontrol altına alındı ama Batılılar geldiler bizden fotokopilerini aldılar… Japonya, Almanya bilhassa Fransa; kopyalarını aldılar tercüme ettiler, tatbikatını yaptılar, bize de birer birer vermeye başladılar. Bu süreç eczacılık fakültesine de tesir etti, bitkisel ilaç yapımı sadece dar bir eğitim çerçevesinde kaldı, uygulamaya geçmedi. Eczacılar bitkisel ilaç yapmayınca halk bitkilerden tamamen uzaklaştı, sentetik ilaçlar kullanmaya başladı. Neticede eczacıların “raftan al, hastaya ver” şeklindeki alışkanlıkları, laboratuvar çalışmaları, merhemleri, enfüzyonları, dekoksiyonları (Bitkilerin yalnızca kesildiğinde veya küçük parçalara ayrılıp pişirildiğinde aktif bileşenlerini salan tohum, kabuk ve kök gibi sert kısımlarından üretilen su bazlı preparasyon) gibi birtakım ilaç yapma şekillerini tamamen unuttular. Fakültede öğrendiler ama eczanesinin başında bunları uygulamadıkları için hepsini unuttular. Bunları ben otuz beş seneden beri televizyonlarda söylerim. Eczacılar bu işe bakmaz, doktorlar bakmazsa ne olur? En sonunda bizim dışımızdakiler bu işe bakmaya başladılar. Bir tane Mustafa Aydıner böyle kenarda köşede eczanesinin başında unutuldu. Bazen televizyonlarda programlar yaptık ama bir elin nesi var iki elin sesi var. Bizim meslektaşlarımız bu işe biraz gönül vermiş olsalardı daha iyi neticeler alırdık. Şimdi yavaş yavaş Batı’da bitkisel ilaçlar kullanılmaya başlandığı için bize de tesir etmeye başladı.

Bütün hastalıklar maalesef bize Batı’dan geldi; frengisinden tut, gonoreler vs... Eskiden Batı hastalıklarını bize ihraç ederdi ama artık iç içe olduğumuz için Batı’dan gelme diyemeyiz, artık bütün hastalıklar beynelmilel oldu, artık herkeste var.

Önceden doktorlar da bitkisel ilaç yazıyor demiştiniz…

Evet ama  bu konuda bazı eksiklikler var. Mesela eczacılar bu noktada soğuk davranıyor, ikincisi tıp fakültelerinde Fitoterapi kürsüleri yok, Batı’da tıp fakültelerinde Fitoterapi kürsüleri var. Bizde Fitoterapi kürsüleri yeni yeni başlıyor, o da resmî değil, gayriresmî gibi… Fitoterapi kürsüleri olmayınca alternatif tıpla ilgili olarak hemopati yok, refleksoloji yok ama yavaş yavaş bu alternatifler doktorlar tarafından öğrenilmeye başlandı. Mesela eskiden doktorlar akupunkturun karşısında dikiliyorlardı, istemiyorlardı; şimdi akupunktur yapıyorlar. Bitkilerle de uğraşmıyorlardı, bitkilerle bu iş olmaz diyorlardı, karşı çıkıyorlardı derken şimdi doktorlar yavaş yavaş bu işin içerisine girmeye başladılar. Ama eczacı bir lokomotifti, bu işe el atması gerekiyordu. Bizim eczacı arkadaşlar maalesef hâlâ bu işe el atmadılar. Bir de çıkan kanunlar... Sağlık Bakanımız Sayın Müezzinoğlu bitkilerle ilgili konulara fevkalade yatkındır ama onu bu mevzuyla ilgili olarak organize edecek, kanun çerçevesinde önünü açacak kişiler de gerekli. İnşallah bunlar da olur. Türkiye’de çok sağlıklı neticeler alınacak kanaatindeyim.

Bir misal ile meseleyi izah etmek isterim: Mesela salep, hem afrodizyak etkisi olan hem üşütmelere karşı vücut direncini artıran, soğuklarda atalarımızın devamlı kullandıkları bir içecek. Salep Batı’da da çok kullanılır, Latince ismi “salep tubera”. Biz bunun yumrularından istifade ediyoruz. Yani toprak altındaki yumruları çıkarılır, yıkanır, kurutulur, değirmenlerde öğütülmek suretiyle halka intikal ettirilir. Bir yumrudan üç dört tane yumru oluşuyor. Cenab-ı Hakk diyor ki, bak sana bir yumrudan üç dört tane yumru veriyorum, sen bu üç tanesini al, bir tanesini gelecek sene için bırak. Ama bizimkiler öyle yapmadı ve tabiatta bulunan bütün salepleri  kökleriyle beraber topladılar. Oraya bir tane yumru bırakması gerekirken bir tane dahi bırakmadılar. Onun için maalesef salep yok olmaya başladı. Şimdi hükümet koruma altına aldı. Kastamonu, Boyabat, Taşköprü salebi çok meşhurdur. Buraların iklimi, toprağı salebin üretimine çok uygundur ama şimdi bulamazsın. Çünkü toplayıcılar bilinçsiz oldukları için kökünü kazıdılar. Böylesi bir tehlike diğer şifalı bitkilerimizde de var. Toplayıcıların bir sonraki seneye tohum bırakarak toplamaları çok önemli.

Yaz mevsimi için okuyucularımıza ne tavsiye edersiniz?

İnsanlarda ilkbahar yorgunlukları oluyor, bu yorgunluktan kendimizi kurtarmamız lazım. Cenab-ı Hakk mevsimine göre meyveler, sebzeler veriyor. Mesela kiraz, pıhtılaşmış koyu olan kanı seyreltiyor ve kan seyreldikçe akışkanlığı artıyor, enerji de ona göre fazlalaşıyor; öyleyse kirazı çokça tüketmemiz gerekiyor.  Karpuz, beyne giden glikozun bir bölümünü hiç değişmeden beyne aktaran bir meyve. Ayrıca böbrekleri çalıştırır, bağışıklık sistemini güçlendirir hem de vücudun organlarını çalıştırır; karpuzu da bol bol yemek lazım. Kayısı mevsimi başlıyor... Kayısı bağışıklık sistemimizi güçlendiriyor, bağırsakların çalışmasını sağlıyor, bağırsakları temizliyor. Ama fazlası da zarar, fazla yerseniz ishal yapıyor, o zaman ne yapacaksın; kayısı çekirdeğini kıracaksın, içindeki o badem kısmı ishali keser.

Bu arada gribal enfeksiyonlar artış gösterebilir, giyim kuşamımıza dikkat etmemiz lazım. Terlediğimiz zaman terimizi üstümüzde kurutmamamız lazım. Ihlamur, zencefil muhakkak evimizde elimizin altında bulunsun, bunları muhakkak kullanalım. Bu arada salatalık mevsimi başlıyor, domates mevsimi başlıyor... Domatesin içindeki maddelerin kansere çok iyi geldiğini, salatalığın, sarılık ve karaciğerle ilgili çok faydaları olduğunu biliyoruz. Marul, karaciğerin bir toniğidir. Enginar yine karaciğeri besler. Yorgun bir vücut bunları almaya başladığı zaman vücuttaki toksik maddeler dışarı atılır, vücut zinde güçlü ve kuvvetli bir hale gelir ve yazı kuvvetli bir halde karşılar; kışa da güçlü bir şekilde girmemizi temin etmiş olur. Cenab-ı Hakk bu şekilde ayarlamış. Mesela bahar mevsiminde çabuk üşütebiliriz, özellikle çocuklar dondurma vb. yiyor ve hemen bademcikleri şişiyor. Onun için hemen birkaç formül vereyim size: İki kaşık bal, bir kaşık tereyağı, bir çay kaşığı karabiberle beraber cezvede kaynatılıyor. Bunu sıcak sıcak gece içip vücudu terletip vücuttaki toksik maddeleri atıyoruz. Sabah akşam yapılırsa bademcikler dahil olmak üzere vücuttaki üşütmeyi dışarı atmış oluyoruz. Ayrıca yine elma mevsimi başlıyor. Bir tutam ıhlamur, bir tutam elma kabuğu, yarım baş soğan, üç beş tane de karanfili iki bardak suya koyup kısık ateşte beş dakika kaynatıyoruz. Bütün gün içilirse vücuttaki üşütmeler, toksik maddeler vücuttan atılır.

Bu bir “vücut detoksu”mu dur?

Vücut detoksu bunlar değil, bunlar vücudu temizler ama vücut detokslarında daha çok bağırsak sistemi öne alınıyor. Bununla ilgili olarak kayısı yenir, bağırsak temizlenir. Magnezyum sülfat diye tuz vardır, onunla beraber bağırsaklar temizlenir. Ondan sonra hafif meyve sularıyla beraber vücudun dinlenmeye tabi tutulmak suretiyle yapılan uygulamalardır.

Karaciğer çok önemli, karaciğere faydalı birkaç formül daha verebilir misiniz?

Marulun suyu mikserden çıkarılıp sabah akşam içilirse Hepatit B, A, C gibi hastalıklarla fevkalade iyi mücadele edilmiş olur, Hepatit mikroplarının uyku haline geçmesi sağlanır. Tamamen öldürme olayı zor ama uyku haline geçti mi tekrar uyanma olayı ancak bağışıklık sisteminin zayıflamasıyla, vücudun direncinin zayıf hale gelmesiyle olabilir; vücut direnci güçlü olursa uyanmaz.

Tıbb-ı Nebevî’de fevkalade güzel formüller vardır. Mesela serkencebin dediğimiz yani sirke ile balın yarı yarıya karıştırılarak alınması vücudun direncini artırır, karaciğeri güçlendirir, yorgunluğu alır, fevkalade iyi neticeler verir. Sabah akşam birer kaşık yenilebilir.

Yine Tıbb-ı Nebevî çerçevesi içerisinde bir formül… Eskiden sarılıklar nasıl tedavi edilirdi, salatalıklarla tedavi edilirdi ama şimdi salatalıklar salatalık olmaktan çıkmış, salatalığın çekirdeği yok. Halbuki böbreklerin çalışması, bağışıklık sisteminin güçlenmesi ve sarılıkla ilgili olarak karpuz, salatalık, kavun çekirdeğinden istifade ederdik; bunlarla yapılan karışımlarla tedavi edilirdi.

Şimdi çekirdeksiz salatalık, çekirdeksiz domates olabildiğince yaygın ama bunların  çekirdekli olması lazım. Çekirdeksiz salatalığın tesiri %50 daha azdır.

Sarılıkları nasıl tedavi ediyoruz; çekirdekli salatalıkları alıyoruz, bunları çekirdekleriyle beraber mikserden geçiriyoruz (çekirdeği oluşmuş olacak, yaşlanmış salatalık olacak). Bunun suyunu her yemekten önce büyüklere birer çay bardağı içirtiyoruz. Salatalık suyuna ne kadar devam ederseniz o kadar iyidir, karaciğerin enzimleri bununla beraber düşer.

Şimdi zayıflama hapları çok meşhur, bu konuda ne tavsiye edersiniz?

Cenab-ı Hakk, meyveleri bize vücudumuzun dinç ve zinde kalması, yağ birikiminin en aza indirilmesi noktasında ayarlamıştır. Hepsi vücudun sağlığına çok etkili olan bir sürü vitamin, mineral, amino grup asitler ihtiva ediyor.

Tıbb-ı Nebevî, meyveleri yemeklerden önce yemeyi tavsiye eder, çünkü meyve çabuk hazmedilir. Hazmedildikten sonra vücut zaten belli bir gıdayı almış olacak, gıdayı alınca yemek ihtiyacı azalmış olacak, o zaman yemeği az tüketeceğiz. Bir de terleyecek şekilde yürüme yapılırsa Allah’ın izniyle kilo alma ihtimaliniz azalır.

Havuç sirkeleri kalp toniğidir, hem şekeri düşürmede hem kalbi güçlendirmede etkilidir. Nefes darlığı olan kişilerde balla beraber tavsiye ediyoruz.

Ayrıca enginar sirkesi de kalp toniğidir, enginarı her zaman bulamazsın ama sirkesini her zaman bulabilirsin. Enginarın kendisini de bol bol yemek gerekiyor.

Meyan kökü; hem balgam sökücü özelliği var hem öksürüğü giderici özelliği var hem de iştah açıcı özelliği var. Keçiboynuzunun kansızlığı giderici özelliği var. Isırgan otu kanı temizler, bağışıklık sistemini güçlendirir.