Yatağan Kılıçları Japon Katanasına Karşı / Şafak Tavkul
Yatağan kılıçlarının Filipin eskrimasının atası olduğunu söylüyorsunuz. Bu konuyu açıklar mısınız?
İspanyolların işgali sırasında Filipinliler düşmanla başa çıkamayınca Filipin kralı, Kanuni’ye elçi gönderiyor. Diyor ki: “Ülkemiz işgal altında, biz size katılıyoruz, artık sizin ülkeniz işgal altında, gelin ülkenizi kurtarın.” İki yıllık meşakkatli bir yolculuktan sonra bu elçiler İstanbul’a ulaşıyor. İstanbul’a ulaştıklarında Kanunî vefat etmiş oluyor. Yerine II. Selim geçmiş ve bu elçiler bu mektubu II. Selim’e veriyorlar. II. Selim de bunlara destek olarak bir rivayete göre kırk, bir başka rivayete göre doksan gemiyi Kurtoğlu isimli bir amiralin komutanlığında gönderiyor. Gemilerde top döküm ustaları, onu kullanacak ustalar, silah ustaları, kılıç yapan ustalar, kılıç kullanmayı öğretecek ustalarda var. Orduyu eğitecek koca bir filoyu Filipinlere yolluyor. Fakat Filipinlere giderken Yemen’de isyan başlıyor. Yemen’de bir sene kalmak zorunda kalıyorlar. Birçok tarihçinin ihtilafa düştüğü yer burası; diyorlar ki: “Bu sefer hiçbir zaman yapılmadı, Yemen’de isyan çıkınca mecbur geri döndüler.” Fakat kanıtlar öyle söylemiyor; kanıtlar Osmanlı’nın Filipinlere ulaştığını gösteriyor. Bir ara tarihçiler tartıştı, dediler ki: “Filipinlere Abdülhamit Han zamanında da yardım gitti. Filipin müzelerine baktığımız zaman Abdülhamit Han’ın gönderdiği kaval toplar, barok üslupla yapılmış toplar mevcut. Örgü zırhlar da, kollarında ayetler yazılı…” Filipinli bir meraklı bana mail attı, o hatların fotoğrafını yollamış, sülüs yazıyla yazılmış. Diyor ki: “Sülüs yazıda harflerin aşağıya doğru uzaması Araplarda yoktur, sadece Osmanlı’nın kullandığı bir tarzdır; dolayısıyla bunların Osmanlı zırhı olması gerekiyor.” Abdülhamit Han zamanında örgü zırh gitmez, o zaman top tüfek gönderilmiştir mutlaka. Sultan Abdülhamit Han’dan önce oraya gidilmiş olması gerekiyor.
Dünyada “escrima”nın Müslümanlardan yayıldığını ve aslının da Osmanlı yatağan kılıçlarından geldiğini söylüyorsunuz. Bu konuyu açıklar mısınız?
Sahil kesiminde yaygın bir sanat “escrima”. İspanyolcadan, Portekizceden girmiş bir kelime. Polonyalı araştırmacı uzman arkadaşımla konuştuktan sonra biz bunun kaybolmuş bir sanatımız olduğunu düşünmeye başladık. Osmanlı’nın oraya gittiği hususunda bilgisi yokmuş. Bu olayı anlatınca dedi ki: “Çok yüksek ihtimal bu escrima, Osmanlı’dan gelme bir dövüş sanatı.” Yatağan görmek istedi, hayatında eline yatağan almamış; sadece müze kataloglarında ya da kitaplarda görmüş. Biz iki yatağanı ona verdik, yıllardır elindeymiş gibi kullandı. Meğer yatağan, escrima formuna uygun müthiş bir silahmış. Biz o adamın elinde görünce anladık.
Bizim çocukluğumuzda evde yatağan vardı, biz onunla odun kırardık. O adam iki yatağanı birden, pervane gibi kullanıyor. Önüne çıkan bir rakibin böyle bir savaşçı karşısında korunma şansı yok. Escrima sanatının oradaki insanlara öğretildiğini düşünmeye başladık. Filipinlerde yatağana “kali” diyorlar. Kılıçtan bozma bir şey olma ihtimali üzerine de tartıştık. Filipin dilinde kelimenin etimolojik olarak bir karşılığı yok. Muhtemelen kılıç kelimesinden bozma bir kelime “kali” ve unutulmuş bir sanatın orada yaşatılmaya başladığını düşünmeye başladık. Her geçen gün araştırmacılardan ve müzelerden bizim bu görüşümüzü teyit eden birçok bilgi geliyor. Bu bilgileri de makale şekline getirip dünya kamuoyuna sunacağız.
Kılıçla hayata geçmiş bir milletin kılıç kullanma tekniği mutlaka var. Bu sanatlar maalesef Türkiye’de kesintiye uğramış. Bu konuda neler söylersiniz?
Elimizde okçulukla ilgili kitaplar var ama kullanan kalmamış; sebep olarak da Sultan Mahmut’un meşhur bir dönüşüm projesi var. Sultan Mahmut geleneksel Türk tipi kılıçları maalesef yasaklamış ve Avrupa kılıçları üretilmeye başlanmış. Fransız tarzı kılıç kullanılmaya başlanıyor. Dikkat edin, o dönemden sonra yapılan Osmanlı kılıçlarının çoğu yerli yapım değildir, birçoğu Avrupa yapımıdır. Görüntü olarak Osmanlı kılıcıdır ama yerli yapım değildir. Üzerindeki motifler ya da ayetler asit çökertmeyle yapılmıştır. Asit çökertme bizde olmayan bir yöntem. 1870’lerde Abdülhamid Han’ın çabalarıyla yapılmış meşhur bir Osmanlı sergisi var. Muhtemelen o dönemde turistik amaçlı yapılmış çok fazla kılıç var. Bu kılıçlar antikacılarda geziniyor ve çok ciddi paralar talep ediyorlar ama gerçek antika değil. Bunlar kullanılmış kılıçlar değil, turistik amaçlı üretilmiş kılıçlar. Biz, kılıcın kalkmasıyla beraber kılıcın nasıl kullanıldığını da bilemez hale geldik. Bir dönem Altan Deliorman vardı -geçen sene rahmetli oldu- onun anlattığı bir şey var; 1950’li yıllarda Haydarpaşa Lisesinde öğrenciyken bir kılıç ustasının yaşadığını öğreniyorlar, çok yaşlı bir ustaymış. Adamın yanına gidiyorlar, adam bunları kabul ediyor. Duvarda bir tane kılıç, o kılıcı alıyor, bir iki teknik gösteriyor; çok hoşlarına gidiyor, biz de yapalım diyorlar.
Kılıç ustası adam bunları eğitme sözü veriyor. Çalışmalara başlıyorlar lakin usta vefat ediyor. Son kılıç ustası o kişiydi ve 1950’lerde vefat etmiş. Herkes “Bir sanat tamamen yok olup gitmiş.” diye düşünürken, ben, Altan Deliorman’ın bize anlatımlarını kılıç kullanma teknikleri ile birleştirerek bir form üzerinde çalışmaya başladım. “Yatağan Escrima” adı altında derslerimize başladık. Bu süreçte birçok usta ile görüşmelerimiz devam ediyor. Lakin, özgün kalmasına dikkat etmekle birlikte modernize ederek bir form hazırlıyoruz. Uzak doğu dövüş sanatları diye bütün dünyaya lanse edilen sanatların bizde de olması gerekiyor. Ecdadımız bu kadar savaşı kazandıysa bunun arkasında mutlaka bir teknik de var.
Yatağan kılıcının özelliklerinden bahseder misiniz?
Öncelikle şöyle söyleyeyim, yatağan hafif bir silahtır. Taşıması kolaydır. Üzerinde sanatsal yönü olan birçok işleme ve yazı ile bezenmiştir. Yatağan’ın üzerinde çok güzel motifler vardır. Şiirler yazılı örnekleri olduğu gibi, çoğunlukla ayeti kerimeler yazılmıştır. Kılıcın sahibinin ismi, dualar ve kılıcı yapan ustanın mührü ile yapım tarihi de yazılarak sanatsal bir yapı içerir. Dua olarak genellikle “Ya Muhammed kıl şefaat” yazıldıktan sonra kılıç sahibinin ismi geçerdi. Üzerlerinde çoğunlukla oluk bulunur. Yatağanın ağzı çok keskindir. Lakin yatağana, merhametli kılıç da derler. Yatağan sahibi, karşısındaki kişiye zarar vermek istemiyorsa yatağanın keskin ağzı ile değil de kesmeyen sırtı ile aynen escrimada olduğu gibi müdahale ederdi. Zamanla yatağan kullanımında böyle bir kültür gelişmiştir.
Selçuklu komutanlarından demirci Yatağan Baba namıyla maruf Osman Bey’in, şimdi Denizli‘nin beldesi olan Yatağan’ı fethettikten sonra yerleşip buraya sadece adını vermekle kalmadığı, kasabada üretilen ve tüm dünyaya nam salan kılıçların da isim babası olduğu söylenir. Pek çok kaynak ve belgede kılıçların Yatağan kasabasında yapıldığına dair yazılı bilgi bulmak mümkündür. Bu bilgiler kasabadaki sözlü tarihle karşılaştırıldığında paralellik taşımakla birlikte, yatağanların başta İstanbul, Bursa ve Filibe olmak üzere Osmanlı’nın önemli kentlerinde de üretildiği biliniyor. Bu kültürün gelişmesi için sadece kılıcı anlatmak olmaz. Kılıç severlere kültürel boyutuyla bu sanatı öğretmek gerekiyor. İşte o zaman Yatağan beldesi dünyaya kılıç ihraç eder. Adam bir tane alır duvara asar ve bir daha yüzüne bakmaz. Bazıları, alsam ne yapacağım der. Bugün Japon kılıcının fiyatını ve dünyaya ihraç ettiği kültürün yanında ekonomik değerini biliyor musunuz?
Kılıcın ekonomik değeri de var. Mesela bir samuray kılıcı 100 dolarla 70 bin dolar arasında alıcı bulabiliyor.
Bizde aileden kalma kılıcı olan onu evinin duvarına asar. Maddî manevî değeri vardır. Japonlar bunu sektör haline getirdi. Şu anda iyi samuray kılıçları 10 bin dolar ile 70 bin dolar arası fiyatlara satılıyor; çok özel ustaların yaptığı kılıçlar bunlar. Bizim yerli Ninja bir arkadaşımız var. Kılıçlarını Çin’de kılıç üreten bir aileden alıyor.
Bizim de yatağan kılıçlarını bir sektöre dönüştürme ihtimalimiz vardı ama biz bunu beceremedik. Yurtdışından kılıçla ilgili bir kitap alıyorsunuz, koca tuğla gibi kitabın içinde Türk-İslam kılıçları diye şöyle iki sayfa ayırmışlar. Hz. Peygamber’in kılıçları, sahabenin kılıçları, Topkapı Sarayı’ndaki kılıçlar, bir de Fatih Sultan Mehmet’in kılıcını koyarlar; bunlardan başka bahsetmezler. Kitabın yarısı şövalye kılıçları, öbür yarısı da Japon katanalarıdır. Yazıktır ayıptır! Avrupalılar çeliği ne zaman buldu? İslam ordularının karşında kılıçları peynir gibi kesiliyordu. Dünyayı bugünkü sınırları içinde değerlendirdikleri için de Selçuklu kılıcı İran kılıcı diye geçer, ya da Babür ürünüdür Hint kılıcı diye geçer; tabi yanlış bilgiler de var. Biz sahip çıkabilseydik böyle olmazdı.
Bursa kılıç kalkanımız var, o da turist korkutmaktan başka bir işe yaramıyor, köklü bir geleneği de yok. O adamların hakikaten kılıç kullanıp kullanmadığını anlayamıyoruz bile. Ama bakıyoruz ki Ukraynalılar gelip bir şov yapıyor ve herkes ağzı açık seyrediyor. Halbuki Ukrayna bizim deforme olmuş halimizdir. Bizde mutlaka bunun çok daha iyisi vardır ama unutulmuş gitmiş.
“Yatağan Escrima” adı altında güzel bir çalışmanız var. Bu konuda neler söylemek istersiniz?
Türkiye her geçen gün büyüyor ve güçleniyor. Ekonomik büyümenin yanına kültür, sanat ve spor eklemezseniz sizin medeniyetiniz yükselmez ve yayılmaz. Bunun için sanat ve spora da yatırım yapmak gerekiyor. Özellikle kültür ihraç etmek istiyorsanız tarihinizden gelen zenginlikleri dünyaya yeni bir form oluşturarak sunmanız gerekiyor. Ben son kılıç ustası ile görüşen kişiyi gördüm. Pazıl gibi eksik parçaları birleştirerek devam ediyorum çalışmalarıma. Bir akademisyen olarak geçmişle geleceğin tarihi köprüsünü kurdum. Polonya, 17. yy süvarileri Osmanlı modelini seçmiş, bu tarihi bir gerçek. O açıdan Polonyalı kılıç ustası arkadaşım Darius ile hayli bir bilgi alışverişinde bulunduk. Şimdi kendisi ile yazışıyoruz ve Türkiye’ye davet edeceğiz. Nasıl Polonya ordusuna kılıç kullanma bilgisi geçti ise şimdi de Polonya’dan tekrar Türkiye’ye gelmesi için çalışıyoruz. Yeni nesillere ve dünyaya ihraç etme işi ise idarecilere kalmış. Tarihe karşı sorumluluğumu, vatanıma karşı sevgimi ortaya koyacak bu çalışmayı, meraklıları devam ettirirler inancındayım. Hatta Türkiye’den önce dünya bu işi merak edip öğrenirse şaşırmayın.
Son olarak ne eklemek istersiniz?
Yatağan eskrima formları, tamamen yatağan kılıcı boyunda ve eskrima sopaları ile yapılır. Asla gerçek kılıç ile yapılmaz. Zaten Japon kılıçlarını dünya kullanıyor. Türkiye’de her yerde okulları var. Ama kimse sokaklarda kılıçla dolaşmıyor. Bizde ise kara propaganda tellallarına karşı dikkatli olunması gerekiyor. Yasal mevzuata uygun formlar hazırlanıyor. Tekrar ediyorum; asla elde kılıç kalkan ekibi gibi çalışmalar yapılmıyor. Yatağan eskrima sopaları ile çalışmaları yapıyoruz.
O Bir Kılıç Ustası / Hidayet Akın
Dokuz Eylül Üniversitesi İlahiyat Fakültesi kütüphanesinden emekli oldum. Üniversite kütüphanesinde tezlerin arşiv işini yapıyordum. Bundan on beş sene önce ilk olarak yatağan kılıçlarının bir dünya markası olması için çalıştım. Dergiler çıkarttım, internet üzerinden satışlarını yaptım. Lakin yatağan kılıçlarının üretimini yapan arkadaşlar, bana yaptıkları kılıçları pahalıya satmaya başladılar. Ben de bunun üzerine kolları sıvadım ve işe giriştim. Tabi bana güldüler. “Sen ne anlarsın kılıç yapmaktan, eline kitaptan başka bir şey değmemiş...” diyerek benimle dalga geçtiler ve beni ciddiye almadılar.
Bizim kasabanın tamamı bu iş ile iştigal ettiğinden bir göz aşinalığım vardı. Beni bir telaş aldı, bir gayretle başladım ama gerçekten yapabilecek miydim? Bu durum benim rüyalarıma girdi. Tam altı ay rüyamda demir dövdüm. Öncelikle evin önüne bir çadır kurdum, param kadar demir aldım ve işe başladım. Tabi ilk denemelerim, acemi olmamdan dolayı hiçbir şeye benzemedi. Yüz tane kılıç yaptım ama her defasında bir sorun çıktı. Mesela saplarını yapamıyorum, bir tane yaptım bıçak sapına benzedi ama oda olmadı. İlçede milletin diline düştüm. Sonra çeliğini bir yerde, sapını bir yerde yaptırarak bir kılıç meydana geldi. Bu geçen sürede tecrübe elde ettik. Fakat en sonunda başardım ve şu ana kadar üç yüz eser meydana getirdim. Her eserimde kendimi daha da geliştirdim. Şimdilerde profesyonel olarak yatağan kılıçlarını üretiyorum. Bunu bir sanat aşkı ile yapıyorum. Yatağan kılıçları Osmanlı’da kullanıldı ve bizim kültürümüzün sembolüdür; bu kültürün kaybolmasına gönlüm elvermedi. Şimdi istenilen siparişlere göre tamamen elde üretim yapıyorum. Geleneklere uygun bir şekilde beş yüz yıl öncesinde nasıl yapılıyorsa aynı şekilde yapmaya çalışıyorum. Araştırmacı olduğum için bütün dünya literatürünü araştırıyorum ve her çeşit kılıcı da yaptım diyebilirim. Yurtdışında kılıcın çok meraklıları var ve en çok siparişi yurtdışından alıyorum. Yeni yaptığım kılıçların balçakları konusunda özel olarak çalışıyorum. Eski ustaların eserleri gerçekten çok kıymetli eserler ve o kılıçlara bir sanatçının değil, birden fazla sanatçının eli değdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Kültürel olarak kılıç yapıyorum ve fahiş fiyatlara satmıyorum. Ben herkesin bir yatağan kılıcı edinmesi için uğraşıyorum. Dünyada her kadim kültürün kılıcı var. Neden biz de kılıcımızı bütün dünyaya ihraç etmeyelim?
