Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Yalnız ve Soğuk Ölüm 1

Bu Yazıyı Paylaşın:
Yalnız ve Soğuk Ölüm 1

Huysuz el sendromuna tutulmuşçasına bir türlü anahtarı deliğine sokamıyor, içindeki iradeye eli karşı koyuyordu. Sağ elini dizginlemesi için sol eliyle de anahtarı tuttu. Böylelikle güç bela kapıyı açmaya muvaffak oldu. Ama şu bir gerçekti ki zannettiği gibi muzaffer adam olmadığını kapıda hissetmeye başlamıştı. Yol boyunca attığı zafer çığlıkları meğer cahilce ve sahteymiş. Daireye ilk adım attığında sorgusuz, sualsiz ve istemsizce her bir eşyayı yerli yerinde mi diye kontrol etti. Her attığı adımda evdeki eksiklik daha fazla hissediliyor, dolmayacak, asla yerine gelmeyecek olanı daha derinden hissetmek içini daraltıyordu. Kendinde, koltuğa oturma, yatağa uzanma gücünü bulamadı. Bir sandalye çekip salonun ortasına oturdu. Bu da yetmedi, ayaklarını karnına doğru iyice çekip başını bacaklarının arasına sokuşturdu. Sanki bilerek isteyerek suç işleyen bir çocuktu ve cezasını kendisi vermişti. Her yerden onun kokusu geliyor, bütün benliğini sarıyordu. Hâlbuki iki saat önce onu hayatından ve kalbinden söküp atmıştı. En azından öyle olmalıydı. Mutfaktan gelen “çıt” sesiyle başını kaldırdı. Ela gözlerini mutfağa yöneltti. Ve “Çay açık olsun tatlım.” dedi. Hep böyle derdi. Akşam çaylarını içerken hanımı sorduğunda “Aşkım çayın nasıl olsun?” kokusu yetmezcesine şimdi de sesi kaplıyordu evi. Canı iyice sıkıldı. Gözü, yerdeki modern çizgiler taşıyan sütlü kahve zeminle, ince koyu kahve çizgilerin bulunduğu halıya takıldı. Oradan da bejle açık kahve arasındaki koltuklara. Kaç dükkânı, mağazayı dolaşıp kaç satıcıyı saatlerce meşgul etmişlerdi. Bütün çile, en güzel kombinasyonu elde etmek içindi. Şimdi de hayali gözünün önüne geldi. Evliliklerinin ilk yıllarında sarmaş dolaş bu koltukta oturup televizyon izleyip film keyfi yaparlardı. Sonra bu hayale, ağlayan bebek sesi eklendi. Sekiz aylık oğlunun sesi ve o ağlamaya karışan “Baba, baba...” nidalarıyla bağırarak kendisine doğru koşup gelerek kucağına zıplayan ve sonra da boynuna sarılan kızının nidası yankılandı. “Kardeşim Berke ağlıyor.” Anılar bu evin her bir zerresine sinmiş, şimdi de beklenmedik bir zamanda ve şekilde ortalığa saçılıp Selim’e yenilgisinin acısını anbean tattırıyorlardı. Neredeyse gözünden bir damla yaş akacaktı. Hoyratça gül bahçesini talan eden fil misali her şeyi kıran yıkan benliği “Sen ağlamazsın ve asla yenilmezsin.” dedi. Bütün insani his dünyasını değersiz bir paçavra gibi çöpe attırdı. Elinde telefonu balkona çıktı. Kapıyı da iyice kapattı. Anılar arkamdan gelmesin diye. Ama aklın hep meçhulden payı vardı. Sorgulama, kıyas onun doğal fonksiyonlarıydı. “Kahretsin ki seviyordum.” diye sessizce kendisine itiraf etti. Çünkü kaçacak bir yer kalmamıştı. Peki ama neden böyle olmuştu?

Salacak, İstanbul’un en huzurlu semtlerinden bilinirdi. Boğazın dinlendirici maviliklerini seyrederken kız kulesi size eşlik eder. Karşıda Sarayburnu’nda ise Topkapı Sarayı bütün ihtişamıyla “Korkma! Sen, ataları dünyanın dört bir yanını adaletle yönetmiş bir ecdadın torunusun.” dercesine ruhunuza güven aşılar. Ayasofya, Sultanahmet, Süleymaniye’de okunan her bir ezanda içiniz titrerdi. “Eşşekliğin büyüğü bende!” dedi. Bu hatayı nasıl önleyebilirdim? Bu soruya, kulağına gelen akşam ezanları eşlik etti. Dindarlık. Dini yaşayan bir insan olsaydım ne olurdu? Zihni, çevresindeki birkaç dindar insanı seçip gözünün önüne getirdi. Yeminli Mali Müşavir Süleyman Akgül’e gelince durdu. Neşelendi “İşte bu!” dedi. Eğer bir insan örnek alacaksam o olmalı. Süleyman Bey bulunduğu ortamı mutlaka muhabbet ve neşeyle dolduruyor, sıradan, anlamsız kelimeler değer kazanıp kalbinize ve aklınıza kazınıyordu. Selim’in hayatı boyunca iki elin parmaklarını geçmeyecek kadar kıldığı Cuma namazlarının birçoğuna onunla beraber gitmişti. İşin garibi, diğerleri camiye gelmesi için ısrarcı olurken, O “Ben namaza gidiyorum.” dediğinde ses tonu ve hali ikna ediciydi. Onun samimiyeti sizi öyle sarıyordu ki sanki tok bile olsanız gayri ihtiyari sizin de iştahınızı açıyor yeme iştiyakınız geliyordu. “Muhabbet, aşk” dedi. Evet, o aşk ehliydi. O sebepten elinin değdiği yer imar oluyordu. “Ah! Süleyman, keşke seninle arkadaşlık, dostluk yapsaydım ya da sen beni bırakmasaydın.” dedi.

Bir mücrimin kötü gönlünü teselli için yaptığı günah çıkartma seansı, gelen mesajla son buldu. Selda; “Artık özgürsün aşkım!” İlk mesaj ayak sürütmüştü. Peş peşe benzeri tebrik mesajları geliyordu. Serpil: “Yalnız değilsin.” Benzeri yazılar içinde sıkıldı, ferahlamak için yüzünü yıkadı. Aynaya baktı, sonra sağ elindeki yaranın yivine... Duvardaki aynaya yumruk attığı o güne gitti. Her zamanki gibi yine eve geç saatte gelmişti. Hanımı sakin sakin avını bekleyen arslan gibi salonda televizyon izliyordu. Suçunu bastırmak istercesine tebessüm ederek “Merhaba” dedi. Karşılık gelmedi. Ama oldukça soğukkanlıca A4 boyutunda sarı renkli bir zarf uzattı kendisine. “Bu nedir?” Eşi kelimeleri israf etmek istemiyordu. Ela gözleriyle aç işareti yaptı. O da açtı ne olacak dercesine. Açtığında gördüklerine önceden söyleseler inanmaz, ihtimal dahi vermezdi. Ama umulmadık taş baş yarmıştı. Eşinin ihanet ortamlarını delillendiren fotoğraflardı. Gün be gün isim isim de delillendirilmişti. Karısının bu kadar soğukkanlı, sabırlı ve hepsinden de önemlisi ağlayıp zırlamak yerine telaş yapmadan ne yapacağını bilen dik duruşu onu daha çok şaşırtmıştı. Her şeye rağmen yine de inkâr edecek, kendinin bile inanmadığı bahaneyi karısına inandıracaktı. “Tatlım, ben...” Karısı işaret parmağını dudaklarına götürüp “sus” işareti yaptı ve o yokmuşçasına televizyon izlemeye devam etti. Bu tavırla onu daha çok eziyordu. Keşke ağlayıp zırlasa hakaretler etseydi. En azından çıngar kopar belki üste bile çıkardı. Bu duruma birkaç saniye daha dayanabildi. Bir an önce kurtulmak isteyen adımlarla banyoya gitti. Yüzünü yıkadı. Son kalan utanma duygularıyla aynadaki yüzüne baktı. Ve nefret dolu bir yumruk çıkarttı. Ayna dağılmış, elinde derin kesikler oluşmuştu. Kan vücudunu terk etmekte acele ediyor, aynı zamanda büyük bir zevk alarak hızlı hızlı dışarı akıyordu. Belliydi ki bir günahkârın cürümlerine şahit olmak hücrelerinin de ağrına gidiyordu. Ama onun umurunda değildi. Asıl yüreği kanamaya başlamıştı. Ruhu can çekişiyordu. Aklı ise kendince en sinsi planını işletiyordu. Bu halini gören karısı dayanamayacak, kendisine olan sevgisi ağır basıp merhamet duygusunun start düğmesine basacaktı. Banyoya doğru gelen ayak sesleri her bir adımda içindeki bu ümidi arttırıyordu. Yere diz çökmüş bir haldeyken şefkat dilenen ümit dolu gözlerle kapıda dikilen karısına baktı. O mutlaka yarasını sarardı. Ancak bu beyhude bir ümitti. Eşinin gözlerinden kin ve nefret fışkırıyordu. Her zaman derlerdi de inanmazdı. Aşk ve nefret yan yanadır diye. Kömürle elmas gibi...

Onu hep “Sümbülüm” diye severdi. Şimdi arkadan topuz yaptığı sarı saçları, kırmızıya çalmış beyaz teni, ela gözleriyle avını parçalayacakmış gibi bakan bir dişi aslana dönmüştü. Elindeki ilk yardım çantasını yüzüne doğru fırlattı. Emredici bir tonda “Elini sar, buraları topla, sonra da içindeki bütün hainlikleri ve içten pazarlıkları kusup temizlen ve içinde bir yerlerde varsa bir parça adamlığın onu derle salona yanıma gel.” Anladı ki kararını vermişti. Onun bu halini daha önce kendisiyle evlenmesini istemeyen ailesine karşı duruşunda görmüştü. Kulaklarında; “içinde kalmışsa adamlığın” sözleri yankılanırken kanayan elini sardı. Banyoyu toparladı. Kesinleşmiş kararı bekleyen mahkûm edasıyla salona gitti. Karısı pencereden manzarayı seyrediyordu. Ayaktayken yüzüne bile bakmadan net ve kesin ifadeler içeren sesiyle; “Bir kadın olarak gerçeği görüp öğrendiğimde beynimden vurulmuşa döndüm. Ama asla acizlik göstermedim. Bana dik durmak yakışırdı. Aklımı asla duygularımın kucağına bırakmadım. Böyle sakin olmamın sebebi senin yaptığını normal görmem veya affettiğimden değil. İçimden geçenleri, yüreğimin hissettiklerini sana anlatsam veya bir başkası duysa bana dünya canilik ödülü verilir. Aslında benim yüreğimin ateşi ancak bunları yaptıktan sonra söner ve ferahlarım. Şimdi normalde seni bir çırpıda boşamam gerekiyor. Kahrolsun! Ne yazık ki bunu yapamam. Daha altı aylık bir erkek çocuğumuz ve iki yaşında bir kız evladımız var. Onlara kötü de olsa nefeslerini duyacakları bir baba gerekli. Bundan dolayı evliliğimizi bitirmeyeceğim. Ama sen bundan cesaretlenip karı-koca hayatımız olacak sanma. Bizim evliğimiz fiilen bitmiş, hukuken çocuklarımız için devam edecek. Onlar belli bir yaşa ve olgunluğa gelince bu da sona erecek. Ha! Sakın şunu düşünme; öyleyse kaçamaklara, serkeşliğe devam ederim. Bundan sonra dişi sineğe selam verdiğini duysam bu iş o zaman biter. Bu saatten sonra önceki günahların bedelini öde.” Son sözü söyleyip bir kalem ve yazılarla dolu bir kaç kâğıt uzattı. Boşanma talebi. “Bunu imzala, bende kalacak ve en ufak yanlışında işleme tâbi tutulacak.” Karısı en ince hesapları yapmıştı. İtiraz edecek tutarlı bir yanı olmadığından el mecbur imzaladı. Artık kılıç hazırdı ve her an sallanıp başını gövdesinden ayırabilirdi. Gördüğü tatlı rüyalardan gerçeğin soğukluğunu iliklerine kadar en acı şekilde hissederek uyandı. Karısı yatak odasına doğru yürürken o ayakta olayı hazmetmeye çalışıyordu. Nice zaman sonra mutfaktan, her büyük günahın masum duran müsebbibi şişeyi alıp demlenmeye başladı. En sonunda da güz rüzgârlarının üşüttüğü balkonda sızıp kaldı. Sabah uyandığında üşüyordu. Ama acı hakikat onun bütün benliğini donduruyordu. Ama her şeye rağmen bir ümidi vardı. Karısının yüreğinin bir yerinden kendisine karşı sevgi kırıntılarının olduğu kanaatindeydi. Ne yapıp edip onu besleyecek büyütüp eski haline getirecekti. İlk sabah evin her tarafını neşesizlik, hüzün ve nefret kaplamıştı. Yürekler buz kaplıydı. Ama biricik evlatlara hiçbir şey hissettirilmemeye çalışıldı. Dışarıya kendisini attığında ilk yaptığı iş yeni bir telefon hattı almak oldu. Eskiye dair her kötü olanı silmeli, evliliğini kurtarmalıydı. Ortağı, evet onlardan yardım alabilirdi. Biraz kılıbıktı, eşi Ayça da cazgırdı ama hanımıyla arası iyiydi. Ortağımdan biraz kılıbıklık kaparsam beni dengeler diye düşündü. Her zamanki köprü trafiğini geçip Beşiktaş üzerinden Karaköy’de Necatibey Caddesinin üzerinde kapısında “H2O Çevre Mühendislik ve Su Arıtma” yazan şirket merkezine geldi.

Şirket kapısından girerken sahte bir gülücük maskesi taktı yüzüne. Onun arabadan indiğini gören bekçi koşup hemen çantasını aldı. “Hoş geldiniz Selim Bey” dedi. 5. kattaki asansörün gelmesi beklendi. Sakin olmaya çalışıyordu. Çok sabırsızdı. Artık yeni bir hayatın eşiğindeydi. Asansöre bindi. Yaptığı işi ve kendi durumunu kıyasladı. Bazen büyük fabrikaların lağımlarını temizleyip tekrar bahçe kullanımı için geri veriyorlardı. Hatta fabrika tipi altın işletmelerinde ise pislikteki altını bile ayrıştırıp tekrar işlemeye veriyorlardı. Kendi lağımı acaba içinde ne barındırıyordu? Daha önemlisi nasıl ve hangi şartlar onu arındıracaktı? “Dın” kulağa gelen ikaz sesi 5. kata geldiklerini haber veriyordu. Odasına giderken sekreteri Sinem’i çağırdı. Kız her zamanki yılışık ve ihtiraslı tavırlarıyla odaya geldiğinde Selim Bey’in sert duruşuyla kendisine geldi. “Sinem Hanım bugün beni kim ararsa arasın telefon bağlama. Burada olduğumu kimseye söyleme. İşle ilgili olursa ortağıma yönlendir.” “Tamam” diyebilen sekreter ne olduğunu anlamaya çalışıyordu, akşam saatlerine doğru doruğa çıkacaktı. Çünkü o gün Selim Bey’e cep telefonundan ulaşamayanlar adeta şirket santralini kitlemişlerdi. Bin bir düşünce ve duygu halkalarının iç içe geçtiği kendi aleminde öylece oyalandı. Nihayet saat 11.00 civarında ortağı kapıyı açtı. “Ooo beyim bugün erkenciyiz.” Ciddi bir şekilde “Gel otur gardaş.” dedi. “Hayırdır? Seni bunca zamandır tanırım. Hiç böyle düşünceli görmemiştim. Yoksa yenge seni boşuyor mu lan?” Şaka mahiyetinde söylenen söz aslında gerçeğin kendisiydi ama ‘Evet’ diyemedi. “Abi, hafife alınmayacak şekilde kavgalıyız. Yenge hanım bir şeyden haberi yokmuşçasına bizi davet etse ortam hazırlayıp buzları eritse.” “Valla Ayça yengen sever böyle işleri. Tamam.”

Klasik mobilyalarla döşenmiş geniş evde yenen akşam yemeğinin en çok konuşanı Ayça Hanım’dı. Onun bütün gayretine rağmen ortam bir türlü ısınmıyor, adeta ikisinin arası daha da buz kesiyordu. Betül Hanım’daki kesin kararlılığı ve işin tahmin ettiğinin de ötesinde olduğunu anlayan Ayça Hanım da sorunu çözmek için adeta hırs yapmaya başlamıştı. Misafirlik bitip eve dönüş yoluna çıkılmış ve nihayet yuvaya dönülmüştü. Yol boyunca Betül Hanım sadaka niyetine bile bir kere gülümsememişti.

Cepten ve normal telefonlardan ulaşılamayan Selim’e e-mail yağıyordu. Cevap alamamanın veya muhatap alınmamanın öfkesiyle tahrik edici ve küçültücü benzetmeler yapanlar, en sonunda her şey bir yana bir kahve içmek isteyenler bile vardı. O kurtulmak istedikçe bir şeyler onu adeta daha sıkı sarmalayıp boğuyordu. Ya da çoktan bir kapana sıkışmıştı da şimdi fark ediyordu. Kimselere ve kimseye takılmadan erkenden eve dönüyor, ailesiyle daha fazla vakit geçiriyordu. Betül Hanım’la arasındaki buzdağı hiç ama hiç erimiyordu. O her şeye rağmen, kanepede yatmaktan sızlayan kemikleri ve ağrıyan sırtına bile aldırış etmiyor, ısrarla devam ediyordu.

İşyerinde herkes onun erkenden damlamasına artık şaşmıyor, normal görüyordu. Bu sayede firmanın işleri iki kat hızlı ilerliyordu. Yine böyle bir günde saat on beş civarı, ortağı ağzından küfürlerin bini bir para ve hiç görülmedik kadar öfkeli bir halde onun odasına girdi. Selim hemen ayağa kalkıp “Sakin ol ortağım.” dedi. “Nasıl sakin olayım gardaşım. Şu şerefsizliğe bak. Sen çalış, çabala işi bitir, hak edişinizi keyfe keder vermesinler. Bizimle birlikte birçok kişi mağdur olacak.” “Kızım bir bardak su getir. Sen de otur, hallolur.” “Ya nasıl olayım? Ben yarın yurt dışına gideceğim. Sen bu konularda pek ilgili ve yeterli değilsin.” “Teessüf ederim. Kalbimi kırdın şimdi. Tamam, yükün çoğu sende, biz serseriliğe vurdurduk ama daha ölmedik be kardeşim.” “Bu problemi halleder misin?” Beyaz önlüğüyle elinde gümüş tepsisi suyu getiren emektar hizmetli Makbule Hanım’ı görünce “Hele sen şu suyunu iç.” “He şöyle afiyet olsun.” “Kızım bana avukat Gökalp Bey’i bağla. Normalden ulaşamaz isen cepten ara.” Ortağı Cenk’e dönüp “Hangi iş bu ortağım?” “Geçen sene aldığımız hani millete zehirli su içiren şirketin su arıtma tesisi işi” “Tamam rahat ol, o iş bende.” Ortaklar kendi aralarında konuşurken sekreter telefonu bağladı. Karşısında son derece kendine güvenen, bir o kadar da lakayt bir ses vardı. Ve sesin tınısından gizlemeye çalışılsa da yaşlı bir adama ait olduğu aşikârdı. “Gökalp ağabeycim nasılsın?” “İyidir Selim, hangi dağda kurt öldü?” “Ağabey seninle acil görüşmemiz lazım. Bir kamu kurumundan hak edişimizi alamıyoruz. Senin yardımın gerekli.” “Dur bi bakayım. Dostuz ama davanın büyüklüğü daha önemli. Küçük iş ise başka bir arkadaşa, çaylağa vereyim.” “Can çıkar huy çıkmaz diye boşuna dememişler. 10 milyon dolar nasıl?” Son derece memnun bir tonda “Eh işte idare eder. Ben şimdi Çağlayan Adliyesindeyim. Saat 17.00’de benim ofise gel.” “Tamam ağabey.” “Hangisine geleceğini biliyor musun?” “Hangisi?” “İnşaat firmasının 4. Levent’teki ofisi.” “Ooff! Şu plazadaki, ağabey sokma şimdi bizi oralara. Trafiği ayrı bir dert güvenliği bir dert.” “Çocuğum yaştasın bir de nazlanıyorsun.” “Yaşına hürmet ediyorum.” Telefonu kapattı. “Ortağım gördün mü? Bu işi bitmiş say.” “Bu Gökalp’ın tarzı hiç hoşuma gitmiyor.” “Valla bu zamanda işin yürüdüğüne, görüldüğüne bakacaksın dostum. Kazanın dibi bizi ilgilendirmez. Ben hemen çıkayım. Birazdan trafik ana baba günü olur. Bi bakalım İ.B.B. cep trafikten yol durumunu nereler müsait?” “Hımmm” Aslında Beşiktaş ve Taksim yolları da müsaitti ama oralarda tanıdık kötü bir dosta rastlarım da dağılırım diye uzun ama güvenli Kâğıthane yolundan gitmeye karar verdi. Odasından çıkınca solunda kapısı açık toplantı odasındaki beyaz büyük yazı tahtası gözüne çarptı. “2014 yılı hedefi, Türkiye’de ilk beş firmadan biri olacağız.” yazıyordu. Ortağın kendi el yazısıydı bu. “Cenk, Cenk” dedi içinden. “İş konusunda babanı bile tanımazsın. Zaten senin bu hırsın olmasa bugünlere gelemezdik. Bazen beni de yakacaksın diye korkmuyor değilim.” Sağına dönüp yola çıkmak için yürüdü.