Vefa(Sız)’Nın Açtığı Kapı… (4)
Tanımadığı, bilmediği biri tarafından beklenilmek enteresandı. Hem ustasının sırrım sendesinden çıkan bu insan da kimdi? Hayret dolu bir yüz ifadesiyle bir o kadar da şüpheli gözlerle baktı. Biraz duraksadı. “Siz kimsiniz?” “Ben, Mehmet Emiroğlu Bey’in asistanıyım. Bana şöyle tembihledi: Salih ustanın yıllar önce söylediği selama ve aleykümselam diyorum dedi.” Yakup: “Artık gitmek şart oldu. Bana konum ve adres gönderirseniz.” “Tamam, hemen geliyor.” Konum gelince Yakup şöyle bir baktı ve “Ya en iyisi siz birini gönderin.” dedi. Karşıdaki ses “Hay hay, yarım saate evinizde.” dedi. Funda konuma baktı “Baba burası Maslak’ta Gündoğumu Plaza” dedi. Evdeki herkes Yakup’un bir şeyler anlatmasını bekliyordu. Yakup aklı başına zor da olsa geldiğinde “Çocuklar ben de tam bilmiyorum. Ama Salih ustam yine bana bir güzellik, ustalık yapacak. Bekleyip göreceğiz.” dedi.
Evin önünde duran lüks siyah aracın şoför kapısını açtı. “Buyurun Yakup Bey.” Yakup bindi araç yürüdü. Yakup “Bu araç kurşungeçirmez mi?” dedi. Şoför: “Evet efendim” Yakup: “İsmi yabancı gelmiyor ama kendisini çıkartamadım. Mehmet Emiroğlu kim?” Şoför: “Kendisi ülkemizin önemli iş adamlarındandır. Daha çok gayrimenkul yatırımları var. Şimdi gideceğimiz Günbatımı Plaza da kendilerine aittir.” Yakup: “Çalışmayı çok seviyor olmalı. Saat akşamın sekizi oldu hâlâ orada olduğuna göre?” Şoför: “Yarın günlerden cuma. Kendileri o güne hususi önem verirler. Bu sebepten iş bırakmazlar.” Yakup: “Anladım.” Gökdelenin önünde duran aracın kapısını hemen koşarak gelen güvenlik açtı. “Buyurun Yakup Bey” Yakup şaşkın ve içindeki bastırılmış heyecanla beraber indi. Yürüdüler ve hazır bekletilen asansöre bindiler. Asansörde tek bir düğme vardı. Güvenlik bastı. Hızla çıkan asansör ellinci katta durdu. Çıktılar. Onları bekleyen sekreter nazikçe eliyle göstererek: “Yakup Bey hoş geldiniz. Buyurun, Mehmet Bey sizi bekliyorlar.” Yaşadıklarına hâlâ bir isim koyamayan Yakup kaderine teslim olmuştu. İlerledi, sekreterin açtığı kapıdan içeri girdi.
Yakup biraz şaşkın biraz meraklı gözlerle ortamı süzüyor, çekinik adımlar atıyordu. Altmış yaşlarındaki Mehmet, kollarını yana açıp “Gel bakalım Yakup” dedi. Sarıldı. Sonra Mehmet elini Yakup’un omuzuna koyup gözlerinin içine özlemle derin derin baktı. Yakup ne diyeceğini bilemese de kaygılı bir ses tonuyla: “Sizinle daha önce hiç tanıştığımızı hatırlamıyorum.” Mehmet eliyle koltuğu gösterip “Buyurun” dedi. Kendisi de koltuğuna oturdu. Telefonu kaldırıp “Kızım bize iki sade kahve pişirin. Yanında naneli kuşlokumu olsun.” Yakup: “Kahveyi nasıl içtiğimi bildiğinize göre beni tanıyorsunuz?” Mehmet ellerini masanın üzerine koyar: “Sen ilkokul son sınıftayken öğretmeniniz Nazire Hanım okulun kapanmasına bir hafta kala bir öğretmen arkadaşıyla sınıfa gelmişti.” Yakup kaşlarını çatarak sonra hafiften kaldırır: “Neredeyse otuz yıl olacak hayal meyal hatırlıyorum, eee...” Mehmet: “İşte o öğretmen bendim.” Yakup inanamaz: “Şaka yapmayın” Mehmet: “İnanması zor ama şaka değil. O gün ben bütün sınıfa bir soru sormuştum. Büyüyünce ne olmak istiyorsunuz? Herkes bir meslek söylemiş sıra sana gelince sen...” Yakup: “Evet ben?” Mehmet: “Sen, Allah’ın evliyalarından olmak istiyorum demiştin.” Yakup: “Evet” manasında başını sallar. Mehmet: “Ben de herkes doktor, mühendis olacakken sen neden evliya olmak istiyorsun demiştim.” Yakup tekrardan başını sallayıp: “Bence o meslekler geçim kaynağımız. Ama benim mesleğim ne olursa olsun Allah dostu olmak istiyorum demiştim.” Mehmet: “O gün isteğin üzerine hatıra defterine üç beş satır bir şeyler yazmıştım.” Yakup: “Kusura bakmayın hatırlayamıyorum.” Mehmet: “Unutman daha iyi. Eve gidince tekrar okur hatırlarsın. Bu da benim sözlerimin kanıtı olur.” Yakup: “Her şey iyi güzel de şu an yaşadıklarımla ne alakası var?” Mehmet ayağa kalkıp Yakup’a yaklaşır: “O gün zaman işlemeye başladı. Sen ilgi alanıma girmiştin. Ama kaderde beraberlik varsa müdahale olmadan olayların kendi doğallığı içinde tekrar karşılaşmamız gerekti.” Yakup: “Peki karşılaştık mı?” Mehmet: “Evet, Salih ustanın atölyesinde ikinci kez karşılaştık. O günlerde senin çelimsiz bedenine kaldırabileceğinden fazla yükler biniyordu. Çünkü ileride alacağın çok büyük sorumluluklara bedenî, manevî ve psikolojik hazırlanıp güçlenmen gerekliydi. İçim rahattı, çünkü Salih usta gibi bir dosttan daha iyisini bulamazdım.” Yakup’un çehresine, depreşen hatıralarından dolayı hafif bir hüzün çöktü. Mahzun bir tonda Yakup: “Yük derken?” Mehmet, burasını nasıl anlatayım dercesine Yakup’un gözlerinin içine baktı. Mehmet: “Bunun cevabı hem zor hem de kolay. Yani göreceli bir yönü var.” Yakup: “Doğru bir tanedir. İki kere iki dünyanın her yerinde dörttür.” Mehmet güldü: “Ama dişimin ağrısı benim için somut bir gerçekken senin için soyuttur. Bu hakikate sadece bana olan güvenin kadar inanırsın.” dedi. Masanın üzerindeki küçük kum saatini çevirip zamanı başlattı. Sonra da Yakup’un elinden tutup “Gerçekleri öğrenme vakti geldi.” dedi. Yakup uyanık, aklı başında ve bütün algıları açıktı. Daha önce bilmediği ve duymadığı bir boyutta yol alıyordu. Geldikleri yer daha önce hiç gelmediği ve görmediği bir yerdi. Ama yine de tanıdık geliyordu. Burnuna ilk defa hissettiği çok hoş bir koku geldi. Dünyada şimdiye kadar böylesini koklamamıştı. Bir takım konuşmalar kulaklarına geliyor, lakin anlayamıyordu. Kendi parmaklarını ısırdı, gözlerini ovuşturdu, kulaklarını yokladı. Hayır, etiyle kanıyla canıyla bu yaşadıkları gerçekti. Duyduğu konuşmalarda tek anlayabildiği sadece şuydu: “Dünya zindanından ferahlık diyarına göç edenin yerine, çilesi biteni geçirin.” Sonra Mehmet beyi gördü. Mehmet bu sefer parmağını alnına koydu. Yakup gözünü açtığında ofiste koltukta oturuyordu. Mehmet’in çevirdiği kum saatinden belki de on beş kum tanesi ya düşmüştü ya da düşmemişti. Yakup Mehmet’e dönüp: “Sen bana ne yaptın? Yoksa büyücü müsün, necisin?” Mehmet bir bardak su uzattı. Sert bir tonda: “Önce suyunu iç bakalım.” Yakup suyu içti. Mehmet: “Ne büyücü ne de cinciyim.” Sonra televizyonu açtı. Tedavi olup ilk defa duyan, gören insanların ilk verdikleri tepkileri gösteriyordu. Mehmet gülerek: “Yakup! Sen kördün, sağırdın, hissizdin; şimdi senin bütün manevi duyu organların açılıyor.” Yakup: “Saçmalıyorsun. Beni bunun için mi buraya getirttin?” Mehmet: “Bazı şeyler insanlara masalsıyken güzel ve inandırıcı gelir. Ne zaman ete kemiğe büründü, gerçekleşti, o an kabullenmekte zorluk çekerler. Diyelim ki ben saçmalıyorum. Salih ustanın yirmi sene önce verdiği sırrım sendesi mi yalan? Maddi sebeplerden okuyamayınca bakkal Necmi’nin ‘Bu çocuğu kuyumcu yapalım, iyi esnaf olur.’ diyerek seni Salih ustaya göndermesi mi saçma?” Yakup: “Onu nereden biliyorsun?” Mehmet: “Bazı şeyler senin kaderinse ve sen ters istikametteysen evlat, yolunu kesip yönünü çevirirler. Şunu asla unutma: Bedel ödemeden kimseye bir şey vermezler.” Yakup volta atmaya başladı. “Peki ben niçin bedel ödedim?” Mehmet “Gel” dedi. Camın önüne vardılar. Aşağıdaki insanlar zar zor seçiliyordu. Mehmet: “İnsanlar yolda giderken ücra bir köşede pejmürde bir tip görseler zihinlerinde hemen şu çağrışır: Ya bu meczuptur. Allah’ın sevdiği insandır. Duası kabul olabilir, dur buna iyi davranayım. Hatta eline duruma göre küçükten bir para sıkıştırır. Haa tabi ki yeryüzünde böyle duası alınacak insanlar da vardır. Ama genel olarak Allah dostlarının hep böyle düşünülmesi ya da düşünmemiz istenmesi belanın büyüğüdür. Çünkü?” Mehmet durdu, masaya uzandı. Bardağından bir yudum su içti. Yakup: “Çünkü?” Mehmet: “Çünkü insanların günlük hayatlarında örnek alacağı müspet kişilikler yok edilmiş oluyor.” Yakup: “İyi, hoş güzel de bunların benimle ne ilgisi var? Ya da bundan bana ne?” Mehmet gider duvarda asılı olan kılıcı eline alır. Havada ustaca döndürür. Mehmet: “Şimdi Hz. Ali ya da Hz. Hamza günümüze ışınlamış olsaydı dışarıda nasıl dolaşırdı?” Yakup elini gıdığına götürdü: “Birisi Allah’ın aslanı diğeri ise aslan avcısı olduğuna göre kesinlikle vakur vakur dolaşırlardı. Hiç tanımayan öncelikle korkar ama severlerdi.” Mehmet Yakup’a yaklaştı, kılıç aralarında ve dik duruyor burunlarına çeliğin soğukluğu geliyordu. Yakup: “Şimdi kılıçla sokakta mı dolaşacağız?” Mehmet’in verdiği derin soluk çeliği ısıttı. Mehmet: “O devirler geçti Yakup.” Mehmet: “Burada sorgulanması gereken kılıç değil. Zayıf ve pis mümin imajıdır. Mühim olan bunu yıkmaktır.” Yakup, inanmamış adam edasıyla gülerek: “Mehmet Bey! Benim gücüm nedir ki yüzyıllık sorunun ağırlığını benim omuzlarıma yüklüyorsunuz.” Mehmet kılıcı yerine astı. Sonra masanın üzerindeki ekonomi, magazin dergilerini tek tek Yakup’un önüne koydu. Yakup Mehmet’in gözlerinin içine içine baktı. Başını “Hayır” manasında salladı. Bu sefer Mehmet gülümsedi: “Kader, yazgı ya da çilenin yeni adı. Sen ne dersen de kaçarın yok.” Mehmet koltuğa yığılırcasına oturdu. Başını iki elinin arasına alan Yakup: “Ben insanlarla uğraşmaktan yoruldum. İhanetler beni çökertti. Daha doğrusu ben orman kanunlarının geçerli olduğu bir ortamda artık ailemle kendi sakin hayatımı yaşamak istiyorum.” Mehmet, Yakup’un hizasına eğilip çenesinden tutup başını kaldırdı. Gözlerinin içine baktı: “Endişelerini anlıyorum.” Mehmet ellerini yana kaldırıp açarak: “O, bizim işimiz değil. Sen başarılı ve güçlü bir işadamı, yüksek ahlak ve şahsiyete sahip topluma rol model bir insan olacaksın.” Yakup tekrardan ayağa kalktı. Başı öne eğik tekrar camın önüne geldi. Aşağıya baktı: “Haberiniz yok galiba? Ben yükseklerden aşağıya düşmüş, müflis bir iş adamıyım. Daha doğrusu en güvendiği tarafından dolandırılıp ihanete uğramış biriyim. Bu saatten sonra bu nasıl olacak? Çok zor. Ümitlerimi toprağa gömeli çok oldu.” Mehmet ağır adımlarla yürüyerek yanına geldi. “Hayt” diyerek ağır çekim yumruk atar gibi yaptı. Yakup’ta karşıladı. Mehmet: “Şu Zihni olayı mı? Hiç üzülme hatta sevin bile diyebilirim.” Şaşkın şaşkın bakan Yakup: “Siz dost musunuz düşman mı?” Mehmet: “Ben sana dostun hasıyım. Şimdiye kadar ki yaşadığın her olay senin nefs terbiyen için bir atlama taşı, yolda dönemeçti. Son noktayı koyan ve en ağır olanı ise gördüğün vefasızlıktı. Üzülme, kısa zamanda daha çoğunu kazanacaksın. Bence senin düşünmen gereken daha mühim konular var.” Yakup merak ve şaşkın yüz ifadesiyle başını sallayarak: “Bunu bana yapmayın. Bilmedik yeni dertler. Hiç uğraşamam. Hem ben nasıl aşacağım?” Mehmet düşünceli ve delici bakışlara sahip gözlerle baktı. Tok ve tane tane bir sesle: “Bu saatten sonra en büyük sıkıntın yeni manevi konumunu hazmetmek olacak. Dışarı çıkınca ne demek istediğimi daha iyi anlayacaksın.” Yakup: “Bu...” Mehmet devam etti.: “Evet, bu, halk arasında Ricalü’l Gayb diye bilenen ve kabul edilen ama akıllı olduklarını iddia eden bazılarının hep reddettiği, Rabbim’in hususi vazife verdiği insanlar zümresidir.” Yakup bir bardak daha su içer, sehpanın üzerindeki çikolatadan bir tanesini ağzına atar. Sonra: “Ben şimdilik müsaade istesem.” Mehmet: “Müsaade senin, daha çok görüşeceğiz.” Yakup ile Mehmet kucaklaşırlar. Yakup düşünceli düşünceli küçük adımlarla kapıya vardığında tam açacakken Mehmet’in sesi duyulur: “Yakup! Yarın sana Salih ustanın emanetlerini göndereceğim.” Yakup: “Ne olur, yine sırlı bir şeyler olmasın. Artık kalbim kaldıramayacak.” Mehmet tebessüm eder, elini kaldırır: “Yok yok... Sadece üç yüz kilo altın, bir de deve yüküyle nakit para. Sana teslim edeyim de ben de rahata kavuşayım.” Yakup hafiften gülümseyip başını sallar: “Vay benim ustam, sana çıraklık bana en büyük nasipmiş.” der. Sonra dışarı çıkar. Onu gören şoför: “Yakup Bey sizi evinize bırakayım.” Yakup elini “Yok” manasında kaldırıp “Biraz hava alacağım” dedi. Yürüyerek metro istasyonuna vardı. Kendisini ve yaşadıklarını unutmak istercesine kalabalığa karışıp şuursuz adımlarla perona varır. Bir anda vücudunda daha önce hiç hissetmediği bir sancıma, yanma hisseder. Vücudunda karıncalanma başlarken kan akışı hızlanır. Nefesi kesilecek gibi olur. Yanaşan trene kendini zor atar. Tek boş koltuğa atik bir hareketle herkesten önce oturur. Başını öne eğip ellerinin arasına alır. İçinden ince bir “Ah” çeker. Sanki vücuduna kızgın şişler batırılıyordu. Neredeyse ölecek gibidir. Omuzuna bir el dokunur ve “Amca iyi misin?” sorusunu duyunca dış dünyayla kesik olan irtibatı tekrardan kurulur. Ve gözlerini açarken başını ağır ağır kaldırır. Hemen korkuyla tekrar gözlerini yumar. Saniyeler içinde cesaretini toplayıp ağır ağır kısık olarak açar. Gözelerini ovalar ama gören baş gözü değildi. Başka bir gözle görmeye başlamıştır. Etrafında sırtlanlar, inekler, çıyanlar v.s. görür. Sanki bir hayvanat bahçesindedir. Ne yapsa da bu duruma engel olamaz. Korkmaya başlar. Bu, ne olduğunu anlayamamanın verdiği endişedir aslında. İlk durakta iner. Fişek gibi fırlayarak kendisini caddeye atar. Soluk soluğadır. Kaldırımın kenarına oturup soluklanmak ister. O arada karşısında bir araba durur. Aşağıya inen şoför “Buyurun Yakup bey” der. Bu Mehmet Emiroğlu’nun şoförüdür. Yakup artık insanların yüzüne bakamaz olmuştur. Başı önüne eğik arabaya biner. Şoför bir yandan arabayı kullanırken bir yandan da elinde ki telefonu Yakup’a uzatır. Şoför: “Buyurun, Mehmet Bey sizinle görüşecek.” Yakup: “Alo..” Mehmet: “Sakin ol ve korkma. Yakup sana dediğim gibi yeni konumuna ve duruma böyle haller yaşayarak zamanla alışacaksın.” Yakup: “Elimde değil. Kontrol edemediğim bir durum var. Ne zaman nerede geleceği belli olmayan sara nöbeti gibi.” Mehmet: “Gün geçtikçe bu özelliklerini kontrol etmeyi ve kullanmayı öğreneceksin. Elin, ayağın, gözün gibi olacak.” Yakup: “Bunları çok yaşayacak mıyım?” Mehmet: “Kader, Yakup kader... Şimdi evine git dinlen, yaşadıklarını hazmet. Allah’a emanet ol.” Yakup “Siz de” dedi, telefonu kapattı. Camdan dışarıyı seyretti. Ağır ağır vücudundaki ağrılar arttı. Sanki bütün bedeni kocaman bir kulaktı. Kâinattaki her zerrenin “Allah, Allah” diye zikrettiğini duyuyordu. Kendi vücuduna baktı. Adeta tüyleri diken diken olmuştu. Ağzından gayri ihtiyari şu kelimeler döküldü: “Mehmet Bey ne kadar haklıymış. Şu an yaşadıklarım benim için hakikat iken başkalarına soyut olaylar. İnanması gerçekten zor. Belki sadece beni yakından tanıyanlar kolayca kabullenir.” Şoför: “Bir şey mi emrettiniz efendim?” Yakup: “Hıı, evet, evet. Mehmet Bey ne kadar bilge bir insan.” Şoför aynadan bakıp güldü. Başını “Evet” manasında salladı. Yakup yorgun vücudu ve durmuş beyniyle biraz olsun uykuya dalmak istedi. Hatta buna kendini zorladı ama duyduğu zikirlerle bu mümkün değildi. Şoför: “Geldik efendim.” Yakup indi. “Teşekkürler delikanlı.” Her zerrenin zikrullahta olduğu yere ayağını basmaya çekine çekine kapıya kadar vardı. Zili çaldı. Jülide açtı. Titrek bir ses tonuyla Jülide “Yakup sana ne oldu?” dedi. Eşinin koluna girdi. Yakup: “Hiçbir şeyim yok. İyiyim merak etme.” Fatih ile Funda da geldiler. Fatih: “Baba, iyi misin?” Funda elinde yine telefonu meraklı gözlerle: “Ya baba, o sır neymiş?” Jülide: “Bir dakika çocuklar, babanız az nefes alsın. Koşun su getirin.” Yakup koltuğa oturdu. Yakup: “Hanım, benim yukarıdaki ilkokul hatıra defterimi bulup getirir misin?” Jülide güldü. “Çıraklık yetmedi şimdi de çocukluğuna mı gideceğiz Yakup?” dedi. Yakup başını sağa solla sallayıp: “Sorma hanım; bugün karşımıza çıkan soruların ve sorunların cevapları geçmişimdeymiş.” Jülide üst kata gider. Bu arada kızı suyu getirir: “Buyur babacığım.” Yakup: “Sağol, benim nazlı çiçeğim.” Ve Funda’nın getirdiği sudan bir yudum içer. O arada Jülide geldi. Elinde kapağı hafif solmuş orta boy bir hatıra defteri vardı. Jülide “Buyurun, bay esrarengiz...” dedi. Yakup defteri havada kaptı. Hemen karıştırmaya başladı. Beşinci sayfada Mehmet Emiroğlu imzasını taşıyan bir yazı vardı. Fatih: “Ne yazıyor baba?” Yakup defteri Funda’ya uzatıp “Oku kızım.” dedi. Funda boğazını temizledi. “Sevgili evladım Yakup... Dünyanın bazen bir anı bin yılına denktir. Bugün sen farkında olmasan da senin için böyle önemli bir gün. Rabbim’den niyazım; arzu ettiğin gibi Yunus Emre, Ahi Evran gibi büyük bir gönül ehli Allah dostu olmandır. Kader bir daha yolumuzu kesiştirir mi, bilemem... Her şey gönlünce olsun. Mehmet Emiroğlu.”
Yakup herkesin gözlerinin içine bakarak: “Merakınızı hemen gidereyim. O kâğıttaki numara, yıllar önce benim hatıra defterime bunları yazan adamın numarasıymış. Salih ustam kendisine benim için emanet altın ve nakit para bırakmış.” Haberi duyan Funda aniden “Yaşasın” diyerek havaya sıçradı. Fatih inanamamıştı: “Gerçekten mi baba?” Yakup: “Evet oğlum, evet... Bazı şeylere inanması zor gelse de gerçek. Onları yarın bana gönderecek. Nasıl sevindiniz değil mi?” Funda ile Fatih aynı anda “Tabi ki baba” dediler. Yakup: “Sevinin tabi... Ama farkındasınız vakit geç oldu. Meselenin özünü de öğrendiğinize göre gidip yatın, sabaha teferruatları konuşuruz.” Çocuklar anne babalarına sarılıp bakışlarını ve akıllarını salonda bırakarak gittiler. Ortamda kısa süreli derin bir sessizlik oldu. Jülide tüm dikkatiyle eşine bakıyordu. En sonunda: “Eee, hadi anlat bakalım. Sende bir başkalık var. Sanki söylemekten çekiniyor, korkuyorsun. Ben senin hayat arkadaşınım, eşinim. Biz seninle her şeyi paylaşmak için söz verdik.” Yakup karısının elinden tuttu: “Can özüm, hayat arkadaşım, cennette el ele tutuşup dolaşmayı hayal ettiğim sevgilim! Sana anlatacaklarım, daha doğrusu yaşadığım şeyleri söyleyemem, çünkü inanması çok zor. Belki de sen bile bana deli dersin.” Jülide, kocasının elini yüreğinden gelen en samimi ve güçlü duygularla sıktı. Yüzü, hayatında belki de alabileceği en samimi ifadeyi aldı. Ve “Yakup, Yakubum! Sen hayatımda tanıdığım en sakin, akılcı, kendi kendine bile yalan söylemeyen, uyuşturucunun hiçbir cinsini eline almamış bir insansın. Ailesi tarafından onlara olan sevgisi hep istismar edilmiş, benim en şiddetli eleştirilerime belki de kalp kırmalarıma sabredip ‘Onlar benim ailem, sen benim için ne kadar kıymetliysen onlar da kıymetlim. Sebep ne olursa olsun onları başkalarının incitmesi beni üzer.’ diyerek sahip çıkmaktan bir an vazgeçmeyen bir adamsın. Daha önemlisi gerçekten daha gerçekçi bir insansın. Kimse inanmasa bile, sen gökyüzünde uçtum desen ben şeksiz şüphesiz inanırım.” Yakup’un duydukları çok hoşuna gitmişti. En azından sırrının bir kısmını paylaşabilirdi. Olayları değerlendirmek için eşiyle istişare edebilirdi. Tam kelimeler ağzından dökülecekti ki uzaklardan ama yakındaymış gibi net konuşmalar duymaya başladı. Sesler tanıdıktı ama çıkartamıyordu: “Artık, Yakup’un işi bittiğine göre Zihni ve Emma’nın da kalemini kıralım. Gerçi Emma’ya yazık olacak. Ama ne yapalım bir sürüngene âşık olarak kendini harcadı. Artık bize bir fayda vermez. İkinci bir ses: ‘Çoktan kırdık bile.’ “ Yakup duyduklarına bir mana veremedi. Koşarak çalışma odasına çıktı. Jülide de peşi sıra koştu. Yakup acele acele kolileri karıştırdı. Kendi kendine: “Bu Emma’nın telefonu neredeydi?” En sonunda telefon rehberini buldu. Açtı “E,e,e Emma Flaming.” Telefonunu eline aldı ve numarayı tuşlamaya başladı. Telefon çaldı. Yakup: “Hadii, hadi Emma, hadi kızım, vaktiniz az, aç çabuk.” Karşıdan: “Alo” Yakup: “Alo, Emma ben Yakup Gökgöz. Birileri yanındaki kişiyle birlikte sizi öldürmeye geliyor. Hemen kaçın.” Emma şaşırır: “Ne öldürmesi Yakup Bey, kiralık katil mi tuttunuz?” Bu konuşmayı duyan Zihni gelir telefonu eline alır: “Yakup! Sen bittin artık. Bırak bu boş zırvaları. Ben seni yendim.” Yakup şoktadır. Ama kendini kaybetmez. Yakup: “Lan zırtapoz! Ne halt ettinse ettin. Sizi öldürmeye geliyorlar.” Zihni: “Geç bu ayakları Yakupçuğum. Sen kendini kurtarmaya bak. Ha sakın bunalıma girip intihar etme.” O ara bahçe kapısından ses duyulur. Emma geriye doğru döner. İki adam içeri girer. Emma Zihni’nin kolundan çeker. Zihni kızgın: “Ne çekiştiriyorsun be kadın!” der. Ve son olarak “Ah” sesini duyar. Zihni’nin elinden telefon düşer. Yakup: “Alo, Zihni, Zihni...” Sonra telefon kapanır. Jülide çok şaşkındır. Yakup ağlar. Sadece “Kurtaramadım, kurtaramadım.” der. Jülide kocasına sarılır: “Üzülme sen elinden geleni yaptın. İnsan kaderine kendi ağıyla gidiyor.” Ve gece boyunca hiç konuşma olmaz. Derin bir uykuya dalarlar. Sabah küçük kızları her zamanki şirinliği üzerinde belki de tüm dünyadaki küçük çocukların sevildiğini en çok hissettiği ve test ettiği davranışı doğal olarak yapar. Yatağa girip annesi ile babasının arasına yatar. Bir babasını bir de annesini öper. Onların sevgi dolu sıcaklığını hücrelerine kadar hisseder. O ara Funda’nın sesi duyulur. “Baba, baba...” Yakup yatağın içinde mahmur bir halde doğrulup: “Sabah sabah ne oluyor yavrucuğum?” Funda kapıyı çalıp telefonu elinde içeri girer. Kızgın bir ses tonu ve sevinçli bir yüz ifadesiyle: “Zihni haini İngiliz karısını öldürmüş.” Telefonu babasına uzatır. Yakup alır habere bakar. “Cinnet geçiren Türk iş adamı Zihni Pınarcı yeni evlendiği İngiliz eşi Emma Flaming’i öldürüp intihar etti.” Telefon Yakup’un elinden yatağa düştü. Jülide: “Üç kuruşluk ikbal için vefasızlık yapan hain tiğniyetli insanları Allah hem bu dünyada hem de ahirette rezil ediyor. Ahdine sadık kalan vefalı insanlar her türlü saldırıya maruz kalsalar da hep galip geliyorlar.” Yakup üzülmüştü her şeye rağmen; dudaklarından şu kelimeler döküldü: “Ahh aptal çocuk! Kendisine yazık etti.” Jülide Hanım en can alıcı cümleyi kurdu: “Vefa müminin, vefasızlık münafığın vasfıdır.”
Son
