Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Vazgeçtiklerimiz... Vazgeçilmezlerimiz...(7) / Senarist Yazar Kenan Kurban

Bu Yazıyı Paylaşın:
Vazgeçtiklerimiz... Vazgeçilmezlerimiz...(7) / Senarist Yazar Kenan Kurban

Buse’nin ferahlamak için açtığı penceresinden ciğerlerine çektiği oksijen, tersine daha da içindeki yangını alevlendiriyordu. Başını sağa çevirip yumuşacık yatağına baktı. Şimdi yorganı başına kadar çekip gözlerini sımsıkı yumsa her şeyi unutur muydu? Hayır... Aklını huzursuz eden soruların cevabını almadan bir damla uyku uyumazdı. Bu sefer birkaç dakika öncesinin aksine gayet küçük, yumuşak ve sessiz adımlarla odasından çıkıp babasının hem çalışma hem de kütüphane olarak kullandığı odasına girdi. Elektrik düğmesine basarken ortamı değil de ruhunu aydınlatmak için ışıkları yaktığını hissetti. İşin ciddiyetine binaen o gür siyah saçlarını topladı. Zeytin karası gözleri çakmak çakmak rafların karşısına geçip cilt cilt kitapların olduğu bilgi deryasına incisini bulup çıkarmak için daldı. Dudaklarından ise “Hikmet neydi? Hikmet ehli kimdi?” sorusunun dökülmesine engel olamadı. Bu kez iyice kitaplara yaklaşıp işaret parmağını üzerlerinde gezdirerek aramaya devam etti. “Hikmeti nerede bulurum?” derken Büyük Lügat’ı görünce hemen eline alıp sehpanın üzerine bıraktı. Sonra yine aynı titizlikle aramaya devam etti. Nihayet bütün rafları bitirdiğinde aradığı konuyla alakalı başka bir eser bulamayacağına kanaat getirdi... Yüzünden düşen bin parça iç yakan bir “ah” çektiği anda unutulmuş sanki okunmaması için en üstte en kenara konulmuş tek ciltlik kapağı eskimiş kitapla göz göze geldi. “Düşünceden Hikmete” isimli kitap lisan-ı hâl ile “Ben yıllardır senin için burada bekliyorum.” diyordu. Buse’nin gözleri parladı. Yitiğine kavuşmanın mutluluğu içinde kitabı kaybetmekten korktuğundan sıkıca kavradı, kendisine yakışır hassaslıkta raftan aldı. Önce üfleyip eliyle kibarca vurarak üzerindeki tozları temizledi. Hemencecik göz atmak için kitabı şöyle bir açıp hızlıca sayfaları çevirmeye başladı. Sararmış yapraklar geçen seneleri, yıpranmış sayfalardan, altı çizili cümlelerden ve yan boşluğa düşülen notlardan okuyucusunun da en az kitap kadar dolu biri olduğunu ele veriyordu. Buse kitabın ilk sayfasını açınca mürekkepli kalemle yazılmış düzgün bir el yazısı onu selamladı. “Kardeşim Fahri’nin kalbinin bol feyzlere ve hikmetlere gark olması duasıyla...” Abdullah Kuloğlu imzasını atmıştı. Buse’nin kalbine, aradığını bulmuş olmanın ya da en azından nasıl bulacağının yoluna girmişliğinin sevinci kapladı. Aslında bu pek de tarzı değildi. O önce tamamını okuyup zihninde muhakeme edip sonra kalbine sorardı. Ama bu kez tam tersi olmuştu. Bu garip hissiyatlar içinde rahat koltuğa gömülüp mukaddime sayfasını açtı. “Allah’a (c.c.) hamd, Resulullah (s.a.v.) ve Ehl-i Beyti’ne salat u selam, o güne kadar gelmiş olan bütün âlimlere hürmetlerini sunduktan sonra en sonunda bu kitaptakiler fakirin görüşleridir. Doğrusunu Allah bilir.” yazıyordu. Bu giriş cümleleri Buse’nin alışkın olduğu usulden uzaktı. Kitabı kapatıp düşündü “Bu eser babamın kütüphanesine nereden, nasıl gelmiş?” Bu düşünceye dudaklarından dökülen şu kelimeler eşlik etti: “Ayrıca müellifi de kendi görüşlerine pek güvenmeyen iddiasız biri” dedi. Her şeye rağmen yüreğindeki karşı konulmaz arayıp bulma arzusuna yenik düşüp tekrar sayfaları çevirmeye başladı. İlk sayfadan itibaren “Hikmetin” farklı meşrepten âlimlerin yaptığı izahları aktarılmıştı. Buse bunları aceleci gözlerle okudu. “Hikmet; bilinemeyen, gizine akıl ermeyen sebep sonuç ilişkileri... Manaları idrak etmek... Hikmet, insanın gücü ölçüsünde nesnelerin mahiyet ve hakikatlerini bilmesidir... En değerli varlıkları en üstün bilgiyle bilmek... Nefsin ve şeytanın afetlerini ve bunlardan koruyucu manevi riyazet yollarını bilmek. Bu yönüyle, dile getirilmiş hikmetler bir de dile getirilmeyen hikmetler vardır... Hikmet, bilgisi ancak Resul’ün beyanıyla idrak edilebilecek olan ilâhî hükümleri bilmek, bu hükümleri ve bunların delâlet ettiği diğer hükümleri kavramaktır... Bu sebeple hikmet nebevî vazifenin bir yönüdür. Peygamber’in kendisine indirilen kitabı öğretme sürecinde ilâhî hükümleri nasıl açıklayacağını bilmesine ve onları bildirmesine, ayrıca bu şekilde elde edilen bilgiye hikmet denir...” Buse bu konudaki görüş zenginliği karşısında şaşırıp hayran kalmıştı. Tekrardan derin bir nefes alıp kaldığı yerden okumaya devam ederken onu asıl hayrete düşürecek kısma gelmişti. Burada Musa (a.s.) ile Hızır’ın (a.s.) beraber yaptığı hikmetlerle dolu yolculuk en ayrıntılı şekilde anlatılmıştı. Sonrasında Kehf Suresi 65. ayetinin “Derken kullarımızdan bir kul buldular ki, biz ona katımızdan bir rahmet vermiş, kendisine tarafımızdan bir ilim öğretmiştik.” altına şu satırlar kaleme alınmıştı. “Allah hikmeti önce peygamberlere sonra da o devrin büyük velilerine vermiştir. Hikmet daha çok okuyarak tahsil edilen değil, kalbe verilen bir nimettir…”

Şimdi bazı şeyleri anlamaya başlasa da kafası ve gönlü daha çok karışmıştı... Kitabı usulca sehpanın üzerine bırakıp kendiyle baş başa kalmak için ışıkları söndürüp pencereye doğru yürüdü... Boğazdan geçen gemileri seyrederken aklında Musa (a.s.) ile Hızır (a.s.) kıssası vardı. Görünenin gözle görülemeyen ancak kalp gözü ile anlaşılabilen bir hakikatin olduğunu idrak etmeye başlamıştı. Yazarın şairane döktürdüğü satırlar gözünün önüne tekrardan geldi. “Hikmet ateşinde pişmeyen fikirler insanlığı yaradılışının aksine bir mecraya sürüklerken dipsiz bir kaos girdabına iter...” Sonra kendisini bu kaosun içine atan ve düşüncelerinden çıkarmak istese de bir türlü beceremediği Murat aklına geldi. Onunla bu gece tanışmasının hikmeti neydi? Kader onları bir daha bir araya getirir miydi?

Murat yatağına uzandı. Cemil’in şahsi ve şirketlerinin bilgilerinin bulunduğu dosyayı dikkatlice okumaya başladı. Sayfaları çevirdikçe hiçlik ve kuşatılmışlık duygusunun içine düştü. Onu ısıtan yorgandan, kullandığı mobilyaya, beyaz eşyalar başta olmak üzere yemek pişirip yediği mutfak gereçlerine, seyrettiği televizyona, dinlediği radyoya, çeklerini kullandığı bankaya, tansiyonu düşse gideceği hastaneye, çocuğunu okutacağı koleje kadar hayatının her alanında Cemil’in ya sahibi ya da ortağı olduğu yerli veya yabancı firmalar vardı. Dosyayı bitirip kapağını kapatırken istemsizce “Bir insan bu kadar varlığı kısa sayılacak bir zamanda nasıl sahip olabilir?” diye sordu. Yatağından doğrulup dosyayı komodinin üzerine hazan mevsiminde dökülen bir yaprak gibi bırakırken kan akışı ve nefes alışverişi hızlanmıştı. Daha önce de bu hâli yaşamıştı. Ama o zaman büyük başarılara imza attığı tatlı anların hatırasıydı. Ya şimdiki durum nereden neşet ediyordu? Sakin ama hızlı adımlarla banyoya gidip aynada yüzüne dikkatle baktı. Öfke ve haset anında yüzü kararan insanlara benziyordu. Hızla yüzüne su çarptı. Bunun düşüncesi bile onu rahatsız etmişti. Yüzünü kurulamadan odasına dönerken “Acaba gerçekten haset mi ediyorum? Ben de olmayanlara sahip olana karşı gizliden gizliye kıskançlık nöbetleri mi geçiriyorum? Aklının en güçlü ret ve itirazlarına rağmen vicdanı onu rahat bırakmıyordu. Çalışma masasının üzerinde duran kurşun kalemin ucunu kalemtraş ile açarken aklı böyle ahlaksızlıkları kendisine konduramadığı ya da kabullenemediği için “Hayır” diyordu. Vicdanından gelen sesin kuvvetli haykırışlar karşısında zoruna gide gide dudaklarının arasından artık kırık dökük bir “evet” döküldü. Kendinden tiksinme duygusu benliğini sarmaya başladığında dedesinin bilinç dünyasına mıh gibi çaktığı cümle bir ilacın bileşenleri gibi gönlüne, ruhuna ve aklına nüfuz etti. “Herkese adaletle bak... En çok da kendine. Nefsini asla gereksiz yere zemmetmediğin gibi haksız yere de kayırma...” Murat savunma ihtiyacından ziyade hakkı teslim etme endişesi içinde “Ne de olsa her türlü kötülüğü emreden nefs-i emmarenin emrindeki adamın, bu duygularının kabarması doğası gereği normaldir. Yanlışım, zaafım benim buna uyup fiile dönmesi...” dedi. Ucunu sivriltip mızrak gibi yaptığı kalemin ucunu hassas dokunuşlarla kontrol etti. Bir türlü Cemil’in istediğini yazmak için bulamadığı motivasyonu şimdi bulmuştu; sırf kabaran hasedi, kıskançlığına ceza ve nefs terbiyesi olsun diye kaleme alacaktı. Karşısındaki düşmanın bile olsa duygularına yenik düşüp değer takdir duygusunu kaybetmek olmazdı. Beyaz sayfaya ucu sivriltilmiş siyah kurşun kalemle yazmaya başladı. Büyük harflerle “YAZININ SON BÖLÜMÜ” yazdı. “Yukarıda sayın Cemil Hancı’nın sahibi ya da ortağı olduğu şirketler, faaliyet sahaları hakkında teknik, kronolojik bilgileri, ekonomik büyüklüklerini verdik. Ama bütün bunlar olmasa hatta bir sabah Cemil Hancı sahip olduğu her şeyi kaybetse bile yine de mühim ve büyük bir insan... Çünkü onu o yapan sahip oldukları değil, her şartta ve durumda yüksek hedeflere gözünü dikmesidir. Önüne çıkan veya çıkarılan engele ve engellere takılmadan bertaraf etmesidir. Değişen şartlarda kendisini ve çevresini hızla yenileyip zamanın ruhuna uygun duruş belirlemesidir. Karar almadaki cesareti ve uygulamadaki korkusuzluğudur. İşinin ehli insanları bulup onlarla doğru bir düzlemde dostluk kurarak farklı kültürlere sahip insanları bir arada tutabilen birleştirici bir güce sahip olmasıdır. Kısacası Hancı Şirketler grubunun gücü ekonomik büyüklükten değil Cemil Hancı’nın şahsi karizmasından ve çevresine aşıladığı savaşçı ruhtan geliyor.” Yazı bittiğinde üzerinden büyük bir yükün kalktığını hissetti. Ucu neredeyse körleşmiş kalemi kağıdın üzerine bırakıp yatağına tekrardan uzandı. Yorgun gözlerini kapatıp bu yazıyı okuduğu zaman Cemil’in memnuniyet dolu o yüzü, gözünün önüne geldi. Övülmeyi, takdir edilmeyi kim sevmezdi? Üstelik bunlar yalan, dolan da değil, onun var olan bariz vasıflarıydı. Murat, buna rağmen “Yine de biraz abarttım mı?” diye düşünmekten de kendisini alamadı.

Selin, doğum gününe katılan bütün misafirlerini uğurlayıp yorgun ama mutlu, mesut kendisini salondaki üçlü koltuğun üzerine bıraktı. Çalışanlar ise eğlencede iyice dağılan ortamı hızla toparlama telaşındaydı. Selin’in hücrelerine kadar sinen neşesi salonu sarıp sarmalıyordu. Cemil ve Sultan el ele tutuşup merdivenlerden aşağı inerken kızlarını bahtiyar görünce birbirlerine bakıp gülümsediler. Sultan “Kızım” dedi. Selin oturduğu yerden toparlanıp geriye doğru baktı. Sultan “Tebrikler benim güzel kızım, ömrümde gördüğüm en güzel doğum günü partisiydi.” dedi. Selin bütün yorgunluğuna rağmen kıpır kıpır bir halde yerinden kalkıp kollarını açarak anne ve babasına doğru yürümeye başladı. Önce annesine sıkıca sarılırken “Çok teşekkürler anneciğim. Sen bana destek olmasan bu kadar güzel olmazdı.” dedi. Sonra babasına sarılıp “Sen dünyanın en cömert, en iyi babasısın.” dedi. Bu gece bütün planları tıkır tıkır işleyen Cemil “Sen de babanın bir tane prensesisin.” dedi. Üçlü tek yumruk olmuş gibi birbirlerine sarılıp sevgi yumağı oluşturdu. Tam bu sırada evin en küçüğü Kerem “Burada dışlanmış bir evladınız daha var.” dedi. Selin sarıp sarmalayan bir abla sıcaklığıyla “Gel deli oğlum, sen bizim evin paşası, baş tacısın.” dedi. Hep beraber sevgi dolu çelikten bir yumruk gibi birbirlerine sarılıp durdular. Kerem iyice şımarmış halde “Ben bu anı ölümsüzleştirmek istiyorum.” dedi. Hemen temizlik yapan kızın eline şipşak fotoğraf makinasını tutuşturup nasıl çekeceğini anlatıp yerine geçti. Kız bu pahalı cihazı ilk defa eline aldığından heyecanlanıp eli titremeye başladı. Hata yapma korkusuyla birlikte nefesini tutarak deklanşöre bastı. Kerem hemen koşup çıkan fotoğrafı alıp hızla salladı. Ağır ağır netleşen resme bakıp yüzünü hafif buruşturup alaycı bir gülüşle “Şüphesiz gecenin en güzel resmi diyemem.” dedikten sonra resmi havada ailesine doğru çevirip “Ama torpil ve kanaatle bir numara ilan ediyorum.” dedi. Annesi fotoğrafa doğru uzanırken Selin gülerek alaylı “Tabi torpil ile bu resmi birinci yaptım dersin, senin için asıl birinci kız arkadaşınla olanı değil mi?” dedi. Annesi ve babası beraber resme bakıp “Hepimiz harika görünüyoruz.” dedi. Bu arada Kerem gece boyunca çektiği resimleri karıştırmaya başladı. En sonunda aradığını bulup “Heh işte. Her zaman en güzel kare insanların duygularının en tabi halindeyken çekilmiş olanlardır.” Elindekini Selin’e uzatıp “Şüphesiz yarışmaya katılsam bu resim birincilik getirir.” dedi. Selin istihzai bir tavırla alırken “Ver bakayım şu salak resmi, benden kaç puan alacak?” dedi. Ve eline aldığı an siması aşırı kan basıncından gündüzden geceye geçmiş gibi kararırken, sıcacık yazdan kara kışa geçmiş gibi buz kesti. Aileden kimse bu hale anlam veremedi. Sultan’ın “Ne oldu?” sorusuyla Selin’in “Olamaz” çığlığı aynı anda ağızlardan çıkıp üst üste bindi. Kerem suçluluk psikolojisi içinde kendisine bakan babasına iki elini yana salıp “Ben masumum. Günahsız bir resim.” der gibi salladı. Sultan “Ver şunu.” diyerek resmi çekip aldı. Cemil ile Sultan gözleri büyümüş şaşkın şaşkın bakarken Selin “Bunlar iki sevgilinin bakışı. Önceden tanışıyorlarmış. Benim gecemi de buluşmak için kullanmışlar. O Buse’nin gelişi zaten beni şüphelendirmişti.” diye isyankar isyankar bağırdı. Bir süre Cemil ile Sultan dona kaldılar. Ama saniyeler içinde Cemil’in yüzünde milim bazında da olsa gevşeme oldu. Onun beyni hep çıkar odaklı çalışırdı. O içinden dile getiremese de içinde naralar atarak “Vay be! Sen bizim yere bakıp yürek yakan Murat’a bak. Turnayı gözünden vurmuş. Şimdi Cevher Erdem’in damadı benim evladım dediğim aile dostumun çocuğu olacak. Hem Sabit’in en sevdiğini elinden kolayca alacağım hem de yükselmek için bir kanat daha takacağım.” diyordu. Kerem ablasının tepkisini anlamsız bulup içinden geldiği gibi kelimeleri süzgeçten geçirmeden “Sevgili olsalar hatta deli gibi sevseler bize ne? Anası değiliz babası değiliz... Üstelik ikisi de madem senin arkadaşın sevinmen gerekli. Dünyada her şeyin en iyisi bizim olacak, bütün mutlulukları biz yaşayacağız diye bir kural yok. Bu alemde başka insanlar da yaşıyor.” dedi. Selin öfkeyle bağırarak “Kes sesini serseri avam sen ne anlarsın?” dedi. Sultan gözüyle Kerem’e sen yukarı çık işareti yaptıktan sonra her zamanki sakinliği, akılcılığı ve teskin edici sesiyle “Yavrum, Murat ile Buse doğu ile batı kadar birbirinden uzak, farklı dünya ve kültürlerin insanları, bir araya gelip konuşmaları sevmeleri imkansız... Hadi diyelim ki olmaz ya oldu. Murat sevdasında mecnun olup çöllere düşse Cevher Bey dünyayı yakar yine de biricik kızını bu adama vermez. Hem o Sabit Konukseven torununu da kendi gibi yetiştirmiştir. Dünya ve ahiretini imar edecek yüce idealleri olan örnek şahsiyetler öyle bir kızın peşinden koşamazlar... Bu tamamen tesadüfi bir durum. Sen gönlünü ferah tut. Senin için deli divane olacak aşkınız duyulduğunda herkesi çatlatacak birini mutlaka bir gün bulacaksın.” dedi. Selin, annesinin ruhuna tesir eden sihirli kelimeleriyle sakinleyip nemli gözlerini sildi. Hafif burnunu çekip “Dediğin gibi olacak değil mi?” dedi. Sultan “Sen prenseslerin bir tanesisin. Söz veriyorum kimse bilerek veya bilmeyerek seni üzemeyecek.” dedi.

Konukseven ailesinde pazar sabahları muhabbetiyle meşhur terasta aile neşe içinde kahvaltı yaparlardı. Hepsinden mühimi küçüğünden büyüğüne herkes sevildiğini hisseder ve hissettirir, tek yürek olurlardı. Dedesi torunlarıyla, evlatlarıyla muhabbet ederken çaktırmadan onların dertlerini çekip alır ya da bir çıkış yolu gösterirdi. Bu sofrada sadece bedenler değil, ruhlar gıdasını alırken akıllar çözümsüzlük kuyusundaki soruların cevaplarını bulurdu. Dedesi sırrı hiç kararmayan, kir tutmayan hep pırıl pırıl parlayan bir ayna idi, onda aslında hep kendinizi görürdünüz. Bu pazar da aynı sofrada simitler neredeyse bitmiş, nevaleler azalmış, artık keyif çayları içilmeye başlanmıştı. Ama Murat’a dedesinin bildik müdahalesi gelmiyordu. Dedesi daha çok ötelerde sevdiğiyle karşılaşmaya ramak kalmış bir ruh hali içindeydi. Murat tuhaf bir şekilde ilk defa kendisini bu kadar çaresiz hissetmeye başlamıştı. Sırtını dayadığı o büyük sütunla arasında hafif bir boşluk oluşmuş gibiydi. O an kendisini, ilk adımları atması elleri bırakıldığında tay tay duran bebek gibi hissetti. Murat ilk defa bu sofradan manen aç kalktığını hissetti. Yalnızlık, kimsesizlik duygusunu inceden inceye tatmıştı. Buruk ve acı bir tat bıraktı...

O günden sonra peş peşe birbirinin benzeri geçen günler akıp giderken Murat, Cemil Hancı’nın şirketlerinin yirminci kuruluş yılı için düzenlenecek gecedeki tanıtım konuşmasını hazırlamak için sık sık yönetim binasına gidiyordu. Her gittiğinde ise Cemil onu birbirinden daha mühim iş adamlarıyla ve iş kadınlarıyla tanıştırıyordu. Kimi zaman ufak ufak iş bağlantıları da yapılıyordu. Bunlar daha kaliteli, kârlı işlerdi. Eğer bu treni kaçırmaz ise on yılda gelmeyi planladığı yere birkaç sene içinde ulaşabilirdi. Cemil ise âdeta onu kendisine doğru çekmek için ufak ufak yeni ricalarda bulunurken imkânlarını da genişletiyordu. Hatta rahat etmesi için kendi makam araçlarından birini bile emrine tahsis etmişti. Cemil, Murat ile ilgili planlarının tutmasına sevinirken eşi Sultan, Buse ve Murat’ın beraber çekilmiş resmine kin dolu gözlerle bakıp bu gidişata bir son verecek tezgâhı beyninde tekrar tekrar kuruyordu.

Devamı gelecek ay…