Uzun Lafın Kısası Razı Olmak
Allah’ın (c.c.) verdiği ve vermediği her şeye razı olma ve Allah’ın (c.c.) senden razı olma hali. Rızanın aşağı yukarı tanımı bu dersek içeriği ve yaşanılası hali nasıldır?
Rızanın oluşabilmesi için olması gereken en temel duygu “ben”likten vazgeçmektir. Yani ben ben için değil, ben Allah için varım. Bu da ancak tüm meşguliyetin Allah olmasıyla kazanılacak bir şey. Her şeyin perde arkasında bile değil tam içinde Allah’ın var olduğunu görmek. Bir insanın gülüşünde, bir bebeğin kokusunda, bir insanın vakarında, gök gürültüsünde, güneşin doğuşunda, kuşun süzülüşünde, çiçeklerin renklerinde, şaşırtan ve güldüren bir esprinin içindeki zeka parıltısında, hoş bir sohbette… Her şey de ama her şey de “O” var aslında, Allah var. Allah bunların hiçbirinden uzak değil.
Peki, çektiğimiz sıkıntılar, yaşadığımız imtihanlarda Allah yok mu derseniz? Tabi ki var ve zaten gönlümüzde ve fikrimizde hakkınca olmadığı için sıkıntı var. Allah var ama hep başka bir şeyle birlikte sevmek istiyoruz Allah’ı. Böyle bir şey mümkün mü? Bu masum gibi görünen şey aslında büyük günahlardan biri. Hatta en büyüğü; şirk. Biz bile en sevdiğimiz insanlar tarafından sevilirken en çok ve tek sevilmek isteriz. Koskoca Mevla kabul eder mi böyle bir sevgi anlayışını? “O” da bizim gönlümüzde tek olmak ister. Ancak ister istemez insan bir gaflet halinde oluyor. Sürekli bocalıyoruz. Nasıl yaşayacağımızı bilmiyoruz. Sonradan fark ediyoruz ki bizi içine çekip Allah’tan uzaklaştıran her şeyde aslında O’nun sanatı var. Çünkü yoktan var etmiş. Düşünsenize; bir arabaya bakıp rengine, modeline hayran kalıyorsunuz. Bunu iki şekilde sevmek var. Birincisi; bu arabayı yapan bir sürü mühendise, işçiye aklı ilham eden “Bu muhteşem arabayı aslında Allah tasarlamış.” deyip o arabaya bakarken Allah’a hayranlık duymak. İkincisi ise; kalbe inmemiş o kuru bilgiyle hem konuşur hem de bunu alırsam şöyle havam olur böyle adamdan sayarlar beni diye dünya sevgisiyle arabaya ve de kendimize hayranlık duyarak bakmak var.
Ancak biz insanlar ben ben demeyi çok severiz. Daha doğrusu nefsimiz sever. “Ben” diye düşünmek büyük ve akıllıca düşünmek gibi algılansa da bencilce yaşamak medeniyet gibi algılansa da aksine, sarayın içinde yaşayıp da küçücük bir odasından dışarı çıkamamaktır bu. Keşfedilecek o kadar güzel şeyler varken tek bir odanın içinde, sarayda bile olduğunu anlamadan tüm dünyasını orası sanarak yaşamaktır. Çünkü benliğini aradan çıkarma da öyle kolay değildir. Ancak burada bahsettiğimiz; sağlıklı bir insan olmamızı sağlayacak olan, zorluklarla baş etmemizi sağlayacak olan müspet benliğimiz değil. O olması gerekendir.
“Allahım, senin verdiğine razıyım.” demek için benliği aradan çıkartmak lazım. Bu, benlik taşıyan bizler için gerçekten çok zor bir şey. Ancak bilmemiz ve unutmamamız gereken çok ciddi bir gerçek vardır: “Zaten dönüp dolaşır ve her şey Allah’ın istediği gibi olur.” Buradaki mesele cüzi irade, kader meselesi falan değil. Tabi ki kendi tercihlerimizi bu dünyada biz yaparız. Ancak Allah, bu dünyada uyarılar ve fırsatlara ve de imtihanlara rağmen irademizi O’nun istediği bir yol dışında kullanırsak dahi ahirette gene başka ve maalesef çok ağır bir şekilde kendi istediği kıvama getirir bizi. Çünkü Allah’ın istediği; kâmil bir insan, güzel bir insan, “Kendisini” tanıyan ve seven bir insandır. O’nun istediği dışında olmak demek zalim ve sevgisiz olmak demektir.
Bazen Allah bize bir şey anlatır, anlatır ama işimize gelmez. En açığından Kur’ân’la bize birçok şey anlatmıştır. Sonra bir sürü imtihan yaşar ve deriz ki: “Evet doğruymuş, olması gereken bu.” Zaman ilerledikçe Allah’ın bize baştan, kestirmeden her şeyi anlatmak istediğini ama birçok nefsî, psikolojik etmenle direndiğimizi fark ederiz. Tabi bu zaman zarfı da bize çok şey öğretiyor. Sabrı, daha kolay teslim olmayı, nefsini fark etmeyi, kısacası pişmek gerektiğini fark ettiriyor.
Kısacası, geldiğimiz nokta “Allah bizim kötülüğümüzü istemiyor.” oluyor. Yani bir şeyi kırk tane sorun yaşamadan baştan “Allahım! Sen en iyisini bilirsin, bu böyleyse böyledir.” demeyi öğreniyoruz.
Tabi insan sevmeden de sadece başıma kötü bir şey gelmesin deyip gazap korkusuyla da rıza gösteremez, yani bu iş korkuyla gitmez. Mutlaka içinde ve başında sevgi olmalı. İşte bu yüzden her yaşadığımız şeyin içinde Allah’ı görmeliyiz.
Allah’ın bizim için seçtiği şeyler bizim için en uygun olanıdır. Nefsimiz, aklımız ne kadar itiraz edip bir sürü aklî sebep sunsa da bilmeliyiz ki Allah kuluna zulmetmez. Bu fikri de bizde sabit kılacak şey ancak sevgidir.
Allah’ı sevebilmek için sevdiğimiz her şeye bakmalıyız… Düşünsenize yoktan var etmek denen şeyi. Herhangi bir şeyin kopyalanmasından, benzerinden bahsetmiyoruz. En ilginç fantastik filmleri izlediğimizde hep yaratılmış olan şeylerin benzerlerini görürüz. Ne kadar değiştirmeye çalışırlarsa çalışsınlar hep iskeleti, zemini, temeli yaratılmış bir şeyin üzerinden gider. Bir uzaylı karakteri vardır filmde, ağzı bir yerde gözü bir yerde ama gene de bir ağzı gözü olur. İnsan bunların dışına çıkamıyor. Çünkü sınırlı bilgiyle kodlu, ama bir de yoktan var etmeyi düşünün. Önce insan denen muazzam daha hala sırları ve sınırları çözülememiş varlığı yaratmak ve onu ihtiyaçlı bir biçimde yaratmak. Tat alma, haz alma, duymak, konuşmak, sevmek gibi bir sürü duyu ve duyguyla yaratmak. Çıkardığınız sesler anlamlı bir bütün haline geliyor ve iletişime geçiyorsunuz. Böyle bir şeyi tasarlamak, yokken tasarlayıp yaratmak nasıl bir aklın eseridir. “O”nun aklını; sadece yıldızlara, gezegenlere, galaksilere baktığımızda görmemeliyiz. Her şeyde var. Ama alıştığımız için göremiyoruz. Madde olarak beğendiğimiz bir şeyin tasarımı, rengi her şeyi O’na ait aslında. İlham ediyor ve yaptırıyor. Bir araba bir kıyafet bir mobilya, bir takı, bir insan siması her şey O’nun zevki. Tasarımcıların çoğu doğadaki renklerden ilham alıyor. Mesela bir çiçek görürsünüz. Üzerinde, normalde hiç uymaz dediğiniz renkleri Allah öyle bir araya getirmiştir ki bazen tasarımcılara bazen bizlere ilham olur. Nasıl bir aklın ürünüdür diye insan düşünmeden edemiyor. Her şeyin bir dengede seyrettiği şu koca kainatta bu muazzam hesapları yapmış olan Allah, peki bizim yaşantımızın neresinde? Hep düşüncemiz ilahi kliplerindeki gibi akarsulara, dağlara, tepelere, yeşilliklere mi tecelli etti Allah?
Sevmeyi yaratıp sonra da O’nunla aramızda bağ oluşturan Rabbimiz’e kendimizi teslim etme noktası, aklımızın hiçbir zaman alamayacağı bu mükemmel aklı görmekle başlar. Sonrasında da sevgiyle işin devam edeceğini bildiğimiz için sevdiğimiz birçok şeye bakıp “O”nu görmek gerekir. Ancak her verdiğine rıza gösterebilmek; artık o baktığın küçücük aklınla değil, her şey sana feda olsun diyen muhabbeti yakalamaktır. Rıza hali artık O’ndan başka hiçbir şeyden lezzet alamama O’nunla baş başa olmanın ise lezzetinin hiçbir şeye değişilmeyen halidir. Tüm mecazi sevgiler bitip asıl olana geçilince artık gelene de eyvallah ederiz gidene de.
İnsan ne zaman kendini çözmeye başlar, başka insanları da iyice algılamaya başlar. Kişinin çevresini bu denli algılayışı artık gözünü açmasına sebeptir. Çoğumuz çevremizdeki birçok insana şaşırırız iyi midir, kötü müdür anlamayız. Allah bize insanların her iki yönünü de gösterir. Bazen de biz başkasına böyle oluruz. Kafamız karışır. Sürünerek ya da sancılı bir şekilde ya da korkular içinde o sevgileri mükemmelleştirmeye çalışırız. Kusursuz sevgiyi ararız. Elbette ki olmaz. Sonunda gene kötü sürprizlerle karşılaşırız. Ne zaman insan “Ya hu tamam! İnsanlar melek de değil şeytan da.” deyip içindeki kusursuzluk isteyen sevgi potansiyelini hakka çevirip bu yönde talepli olur, işte o zaman rahatlar. Çünkü bu olmazsa yerini kişilere karşı nefret doldurur.
Gönlümüzü parçalayan bir sürü imtihandan sonra Yaradan’a sığınıp yaralarımızı sararız. Bizi iyileştirir. Kendimize geldiğimizde de en büyük vefasızlığı yapar, arkamıza bakmayız. Herkes; çok sıkıntılı olduğu andaki Allah’a yakarış ve samimiyet haliyle bir de rahatı yerindeyken ki Allah’a yakınlık haline samimice bir baksın, aynı mı? Değil. İşte bizim nankörlüğümüz. İşte bizim Allah’ı seviyorum derken nasıl da kendimizi sevdiğimizin ispatı. Nasıl da benliğimizden vazgeçemediğimizin delili. Evet, benliğimizi bir köşeye bırakamıyoruz.
O kadar çok şey yaşıyor, Allah’ın merhametini görüyor, aklını görüyor, sevgisini görüyor, gelmemiz gereken noktayı biliyoruz. Ama gene de ille de ben ille de ben diyoruz. Bunun talebinde bile bulunamıyoruz.
Kocaman nefslerimizle bunun dengesini tutturmak ya da sürekliliğini tutturmak zor tabi. Ancak her sıkıştığımızda Yaradan’ın kapısını çalıp arkasından rahata kavuşunca kaçmak, sonra tekrar sıkışınca hatırlamak, insanı utandırıyor ve aynı zamanda da acziyetini gösteriyor.
Biz bunda olduğu gibi birçok nefs hastalığımızın da farkına varır, tespitini yapar, ancak baş edemeyiz. Allah bize fark ettirir, düşündürür, uğraştırır... Bu aklı bize bu yüzden verdi. En önemlisi de sabrettirir ve sonunda onu bize verir. Yani Allah bize ne kadar lütufkar olduğunu gösterir. Nefsimizle baş edemediğimizi görürüz. Şenel İlhan Beyefendi'nin “Hiç kimse Allah’ın yardımı olmadan nefsini yenemez.” cümlesindeki tespiti gibi.
Bizim burada yapacağımız dürüstçe tespit, bir yerden sonra baş edemeyeceğini bilmek, Allah’a karşı acziyetini bilmek, düzelmek yönündeki talebimizi; bu halimize ve vereceği imtihanlara sabır göstererek belirtmek ve en önemlisi dua etmektir. Yoksa ne kadar gerçeklerin farkına varıp bu doğrudur şu yanlıştır dersek diyelim sonuca ulaşamayız. Dua, dua, dua…
Dünya öyle bir yer ki insanın hedefi değişmediği müddetçe razı olamaz. Kişi nasılsa Allah’ın rızasına her şekilde uymak zorunda olduğunu unutmayacak. Bizler yoktan var eden bir yaratıcının karşısında neyi ne zaman sahiplendik de neyin planını yapıyoruz. Razı olmak, bizim sandığımız her şeyden vazgeçtiğimizde gerçekleşir. Allah bizi dünyaya, kendisini bilmeden sadece gördüklerimizle “lay lay lom” yaşayıp geri çağırmak için yaratmadı. Hayatımızda nereden geldiğimiz ve nereye gideceğimiz gerçeğini tanımlamalıyız. İnsanın yaşadığı dünyayı tanımlayamaması kadar kötü bir şey yoktur. Kör bir karanlıkta yol almak gibi çıldırtır insanı. Tabi aklımız varsa. Bu hususta da hedefimizin ne olacağına karar verip yolumuzu çizmeli bu yolda da karşımıza çıkacak her taş için Allah’a sığınarak yol almalıyız. Ta ki Allah bize “Ben senden razıyım, sen benden razı.” diyene kadar. Muhabbetle kalın…
