Uluslararası Hukuk mu? Güçler Hukuku mu? / Av. Cihat Gökdemir
ULUSLARARASI HUKUKUN TEAMÜLLERİ TAM OTURMAMIŞ VE GÜÇ EKSENİNDE DÖNEN BİR YAPISI VAR
Uluslararası hukuk nasıl işliyor?
Uluslararası hukuk aslında işlemiyor. İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki oluşumda dünyanın güçlü ülkeleri böyle bir hukuk düzeni kurmuşlar. Uluslararası hukukun teamülleri tam oturmamış ve güç ekseninde dönen bir yapısı var. Örneğin ulusal hukuklarda ülkeler egemenlik alanları doğrultusunda kendi iç düzenlemelerini çok rahat yapabilirler. Fakat her ülke kendi egemenliği olduğu için, uluslararası hukuktaki bazı düzenlemeleri kendi egemenlik alanlarına müdahale saydıklarından kabul etmeyebiliyorlar. Bu yüzden egemenlik alanına müdahale olduğunu iddia eden ve bunu kabul etmeyen ülkelere karşı batılı ülkeler çok rahat güç uygulayabilirler. Kendileri uluslararası hukukun üzerinde istedikleri gibi oynayabiliyorlar ve istedikleri kuralı uygulayıp istedikleri kuralı uygulamıyorlar. Batılı ülkeler bu kuralları çok rahat ihlal edebilirken maalesef diğer ülkeler ihlallere karşı çıkıp bu kurallara uyulması gerektiğini söyleyemiyorlar. Uluslararası hukukun güce dayanan bir yapısı var.
ULUSLARARASI HUKUKUN ARKASINDAKİ İRADE KEYFÎ HAREKET EDİYOR
Uluslararası hukukun işleyişine engel teşkil eden faktörler nelerdir?
Bu hukukun işlemeyişinin sebebi bu hukukun arkasındaki iradenin bunu kendi istediği gibi kullanmasıdır. Eğer o irade bu hukuku kendisine de uygulamış olsa uluslararası hukukun da bir teamülü oluşacak. Geleneği olmayan bir hukukun düzgün işlemesi çok mümkün görülmüyor ve bu yüzden de işlemiyor.
ABD, BM’Yİ İSTEDİĞİ ŞEKİLDE KULLANIYOR
BM’nin siyasi alanda uluslararası hukuk açısından fiyasko olduğu, hem Bosna’da hem de bugün Suriye ve Mısır’da ortaya çıktı. Siz ne söylersiniz?
Siyasal alanda da uluslararası hukukun tam bir fiyasko olduğu hem Bosna’da hem de bugün Mısır ve Suriye’de ortaya çıktı. BM İkinci Dünya Savaşı’na kadar Milletler Cemiyeti adıyla iş gördü. Fakat İkinci Dünya Savaşı’nda Milletler Cemiyeti aktivitesini yitirdiği için Batı dünyasının dizaynıyla BM adı altında hayata geçti. BM uluslararası bir organizasyon ve bu organizasyonun faaliyetlerini yürütebilmesi için paraya ihtiyacı var. Paranın bulunması noktasında, siyaseten ve ekonomik olarak güçlü olan ülkelerin maddî gücüne ihtiyaç duydu. Bu amaçla da parayı veren ülkeler BM’de etkin hale geldi. Dünyada BM’ye finans ayıran ülkelerin başında ABD geliyor. Bu yüzden ABD para karşılığında BM’yi kendi siyasetine istediği şekilde alet etti; istediği şekilde oynattı. Bu yüzden hem doksanlı yıllarda Bosna’da, şu anda da Suriye’de ve Mısır’da gördüğümüz gibi katliamlar belli bir noktaya geldiği halde BM, dünyadaki ülkeleri kamuoyu oluşturma anlamında bile bir yere kanalize edemedi. Ama aynı BM her ne kadar kendisi direkt müdahil olmasa da NATO aracılığıyla Libya’ya ve diğer farklı İslam ülkelerine çok rahat müdahale edebildi. Fakat BM şu anda başka ülkelerde kendine uygun yöneticiler, kendine uygun piyonlar bulamaması hasebiyle bekliyor. Uygun yöneticileri bulduğunda mutlaka oralara da müdahale edip oralara da piyon yöneticilerini yerleştirecek. Mısır’da piyonunu buldu fakat katliamı yapan kişi zaten onun piyonu, bu sebeple orayı görmezden geliyor. Bu tam bir fiyasko. Fakat BM ve bunun gibi ona bağlı olarak kurulan farklı uluslararası mekanizmalarda artık, 3. Dünya ülkesi vatandaşı olan ve Batı’da eğitim almış gençler buralarda belli makamlara geldiler. Bu gençler Batı’da eğitim aldıktan sonra kendi ülkelerine dönüp iş yapmalarının mümkün olmadığını gördükleri için çalışabilecekleri alanlar olarak BM’in farklı mekanizmalarını seçtiler. Bu uluslararası mekanizmalar arasında Uluslararası Ceza Mahkemesi, Uluslararası Adalet Divanı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemeleri, Birleşmiş Milletler, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu gibi kuruluşlar var. Bu tür uluslararası mekanizmalarda bu gençler yer edinmeye başladılar ama bu gençler kendi ülkelerine, kendi dinî değerlerine çok duyarlı insanlar değil aslında. Ama 3. Dünya ülkelerinden gelmeleri hasebiyle bir vicdan da taşıyorlar. Kendi ülkelerine karşı Batı’nın bu kadar güç ekseni üzerinden oynuyor olmalarından da rahatsızlar. Bu yüzden oralarda yavaş yavaş bazı karar mekanizmalarında etkin olmaya başladılar. Bu gençler karar mekanizmasına gelmese de karar mekanizmasını etkileyici raporları hazırlıyorlar. Bundan dolayı özellikle Güvenlik Konseyi’ndeki güçlü diyebileceğimiz ülkeler bu gençlerden rahatsızlar. Örneğin; Mavi Marmara davasının Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde belli bir aşamaya gelmesinin en büyük sebeplerinden biri bu gençler. Muhtemelen Batı bunun önünü kesici bazı planlar düşünüyor, bazı yaptırımlara gidecek, bunun da sinyallerini vermeye başladılar.
GÜVENLİK KONSEYİ’NİN YAPISI DEĞİŞMEDEN DÜNYADA ADALETİN TESİSİ MÜMKÜN DEĞİL
BM’nin adalet açısından bu kadar sorunlu olmasının temelinde Güvenlik Konseyi’nin yapısı mı yatıyor?
BM’nin adalet açısından bu kadar sorunlu olmasında elbette Güvenlik Konseyi’nin çok büyük etkisi var. Çünkü dünya siyaseten farklı kutuplara ayrılmış durumda ve Güvenlik Konseyi’ndeki bu çete kendi siyasî duruşuna yakın olan ülkelerle ilgili bir karar alınmaya geldiğinde tavırlarını koyuyorlar ve kararı oradan geçirtmiyorlar. Örneğin; İsrail aleyhine Güvenlik Konseyi’nden bir karar geçirtmek mümkün değil. Birleşmiş Milletler’in genel kurulunda İsrail’in aleyhine çok fazla sayıda kararlar çıktı ama bunların hepsi Amerika’nın vetosuna uğradı. Hakeza Rusya, Çin, Fransa kendi siyasî hinterlandında olduğunu düşündüğü ülkelerle ilgili kararları veto ediyorlar. Bu yüzden Güvenlik Konseyi’nin bu yapısı değişmeden dünyada barışın adaletin tesisi hiçbir şekilde mümkün değil. Son zamanlarda Başbakan Recep Tayyip Erdoğan uluslararası toplantılarda bunu dile getiriyor. Ama henüz buna siyasi destek verebilecek 3. Dünya ülkesi maalesef yok. Bu yüzden bir örgütlenme de söz konusu değil, şu anda şifahi olarak söyleniyor. İnşallah ilerde bu konuyla ilgili gerekli uluslararası kamuoyu oluşur ve bu anlamda Güvenlik Konseyi’nin yapısının değişmesi noktasında bir şeyler yapılabilir.
Elindeki gücü kimse kolay kolay bırakmak istemez. Ancak riskini gördükleri anda; bu güçten vazgeçmedikleri durumda; zorla bunun değişeceğini fark edip pazarlığa oturabilirler. Ama bu gücü göstermek lazım. Bu gücü göstermezseniz siyasî pazarlıklarla, şu andaki mevcut diplomatik dille, mevcut monşer diliyle bunun oluşması mümkün değil. Zaten şu andaki Türkiye hükümetinin uluslararası camiada söylemlerinin bu kadar ilgi çekmesinin en büyük sebebi klasik diplomatik dili kullanmıyor olmaları. Bu yüzden bu “monşer dilini” bırakıp bizim mahallemize gelmiş oturmuş dışarıdan birinin kabadayılık yapmasının önüne geçilmesinin tek yolu ona karşı diklenmek, ona karşı dik durmaktır. Şu anda Türkiye bunu yapmaya çalışıyor. Bunu ne kadar yapabiliriz bilmiyorum; fakat zamanla bu dile cevap veren birileri çıkarsa uluslararası arenada ondan sonra değişimin önü belki açılabilir.
MEVCUT DÜZENE KARŞI DURABİLECEK YEGÂNE GÜÇ MÜSLÜMANLAR
Bu adaletsiz hukuk düzeninin bu durumda olmasında, Müslümanların birlik olmamalarının etkisinin büyük olduğunu söyleyebilir miyiz?
Çok haklısınız. Dünyadaki mevcut düzene karşı durabilecek istikbalde görünen yegâne güç Müslümanlar. Başka bir topluluğun, başka inanç veya etnik birliğin böyle bir şeyi değiştirmesi, zorlaması mümkün görünmüyor. Batı, Müslümanlar arasında böyle bir gücü gördüğü için tefrika tohumunu ekmeye devam ediyor. Müslümanların Batı’ya karşı, NATO’ya karşı artık askerî olarak da siyasî olarak da bir güç olmaları lazım. Ama şu anda Müslümanların askerî bir güç haline gelmeleri de çok mümkün görünmüyor. Çünkü çok ayrı kutuplarda hareket ediyorlar ve adalet bilincini yitirmiş durumdalar. Adaleti ancak kendi siyasî duruşuna yakın olursa söz konusu ediyorlar. Bugün Suudi Arabistan’ın Mısır’da yaptığı, İran’ın da Suriye’de yaptığı ortada. Maalesef adaletten çok uzak tavırlar ve siyasî duruş sergiliyorlar. Bu anlamda Müslümanlar kendi aralarındaki adaleti tesis ederlerse o zaman dünyaya adalet anlamında söyleyecekleri bir söz olur. Siyasetçiler biraz pragmatist düşünürler ve kendi ülke çıkarlarını gözetirler. Bu yüzden bu iş sokaktaki fert fert Müslümanlara, daha sonra sivil toplum örgütlerine, daha sonra da kurumlara düşüyor. Adaleti tesis anlamında bunu artık dillendirmeleri, bunu yöneticilerinden talep etmeleri gerekiyor. Ancak İslam dünyasının kendi arasındaki adalet bu şekilde tesis edilebilir. Batı’nın şu andaki durumunun alternatifi sadece İslam dünyasıdır.
Çözüm için ne düşünüyorsunuz? BM fes edilmeli mi yoksa baştan düzenlenmeli mi?
Kendi kuruluşu zulme dayalı bir sistemin yeniden düzenlenmesi o sistemi adil bir sistem haline getirmez. Bu yüzden BM’nin yapısı tamamen değiştirilmeli. Aksi halde BM’den dünyaya ilişkin adil bir duruş beklenemez. Zira BM’nin damarlarında özellikle İsrail’in siyonist yapısı çok etkili, bu yüzden oradaki İsrail’in siyonist gücü kırılmalı. Bunun kırılmasının tek yolu BM’nin değiştirilmesi. Bir de şunu hep soruyorlar: “Niçin İsrail’in zulmüne ve Filistin sorununa çok fazla vurgu yaptığınız halde dünyanın çok daha farklı bölgelerinde, coğrafyalarında, Doğu Türkistan’da, Arakan’da zulümler oluyor, bunlara bu kadar ses çıkartmıyorsunuz?” Biz onlara da ses çıkartıyoruz ama bizim öngördüğümüz şöyle bir şey var: Dünyadaki tüm zalim ülkeler Çin, Rusya, Fransa, İngiltere, her biri zulmünün meşruiyetini İsrail’den alıyor ve kendi zulmederken İsrail’i örnek gösteriyor. İsrail’in Filistinliler üzerindeki hegemonyasını ve zulmünü örnek göstererek bunu yapıyorlar. Bu yüzden İsrail dizginlenmediği müddetçe dünyadaki hiçbir zalim dizginlenemez. İsrail’in zulmüne dur dediğimiz noktada dünyanın diğer tüm bölgelerindeki bütün zulümler duracaktır. İsrail’i durdurduğunuzda İsrail’e ve BM’ye ilişkin tüm yapılanmalar da çökecektir. Bu yüzden BM’nin restore edilmesi değil, tamamen BM’ye alternatif hatta daha farklı, kökeninde İslam’ın adalet anlayışını da barındıran bir düzene ihtiyaç var.
DÜNYA KAMUOYU ULUSLARARASI HUKUKUN LAÇKALIĞINA KARŞI SESSİZ DEĞİL AMA NE YAPACAĞINI BİLMİYOR
Uluslararası hukukun laçkalığına dünya kamuoyunun sessiz kalmasına ne diyorsunuz?
Aslında dünya kamuoyu ve özellikle de gençler uluslararası sistemden çok rahatsızlar. Bu sadece BM’ye ilişkin değil tüm kapitalist sistemden rahatsızlar ama bunun ismini koyamıyorlar. Aslında dünyada Müslüman olan olmayan hatta buna Amerikan gençliği dahil, dünya sisteminden çok rahatsızlar ve bu dünya sistemine ilişkin bir şeyler söylemek istiyorlar ama söyleyecek sözleri yok. Çünkü kapitalizm kafalarını, beyinlerini uyuşturmuş durumda. Dünyadaki tüm ideolojilerden farklı olarak kapitalizm, insanların duygu ve düşüncelerini çok iyi okuduğu için karşı duran adamın da yanına gidip onunla birlikte kahrolsun kapitalizm diye bağırabiliyor. Dünya kamuoyu uluslararası hukukun laçkalığına karşı sessiz değil ama ne yapacağını bilmiyor. Onlara ne yapacağını söyleyecek makul bir dile ihtiyaç var. O makul dil de maalesef dünyada yok. Türkiye bunu oluşturmaya çalışıyor. Ama bunu da dinleyen yok ve bu uluslararası sistem Türkiye’nin bu dilinin uluslararası camiada yankı bulacağını hissettiği için Türkiye’yi kuşatmış durumda; bu yüzden Türkiye yalnız kaldı deniliyor. Evet, yalnız kaldı ama yalnız kalmak doğruları söylemekten alıkoymamalı. Bunun üzerine gidilmeli. Şu anda gücü olmadığı için belki bu hükümet yapamaz ama çıtayı çok yüksek bir yere çaktı ve o çaktıkları çıta yol gösterici olacak. Bugün olmazsa yarın öbür gün birileri o çıtaya bakarak o hedefe bakarak bu uluslararası sistemin laçkalığına karşı net şeyler söyleyeceklerdir diye düşünüyorum.
Müslümanların özellikle Mısır’da iktidara gelen İhvanı Müslimin’i, silah zoruyla bir şekilde alt eden darbenin tıkanmışlığını görmeleri ve bu anlamda kendi ülkelerinde bu tür darbelere karşı hazırlıklı olmaları, bu yüzden de İslam’ın dünya sistemine alternatif olması için, Müslümanların yeniden entelektüel birikime kavuşması için mücadele etmeleri gerekiyor. Bu entelektüel birikimi çocuklarına ve kendilerine kazandırabilmeleri için İslam’ın eski kaynaklarını yeniden yorumlamaları gerekiyor. Entelektüel birikim olmadan, dünya sistemine yeni bir şeyler söylemeden sadece siyaseten bir şeylerin değişmesi mümkün değil. Bu yüzden akıllarını ve zihinlerini birilerine emanet ederek nasıl olsa onlar yapar, nasıl olsa onlar söyler düşüncesinden vazgeçmeleri lazım. Bu yüzden de yeni eğitim kurumlarına ihtiyaç var. Mutlaka alternatif bir şeyler yapmaları lazım. Batı’nın bankacılık sistemini dönüştürerek, Batı’nın eğitim kurumlarını değiştirerek, Batı’nın tüm var olan kurumlarının başına İslamî ekleyerek bu işin dönüşebileceğini sanmak hayalden öte bir şey değil. İslam’ın öz kaynaklarına dönüp “İslam ne diyor?” diyerek insanların yeniden eski kaynakları yorumlayıp yeni bir şey söylemeleri lazım.
