Türkiye’de Hayırseverlik Kültürü ve Zengin Bağışçılar / Dr. Gültekin Eroğlu
Zenginler ve hayırseverlik ilişkisi önemli bir konu. Sizce böyle bir konu niçin ele alınmalı? Dünyada zenginlik, imkânlar ve fakirlik, adalete dair arayışlar açısından da konuyu değerlendirir misiniz?
Öncelikle zenginliğin günümüzde eriştiği boyuta ve zenginlik ile yoksulluk arasındaki aralığın ne denli açıldığına bir göz atmak yerinde olacaktır. Son yirmi yıl içerisinde yapılan araştırmaların raporları bu konuda bizlere önemli veriler sunuyor. Gerek Türkiye gerekse uluslararası araştırma kuruluşlarının raporlarına göre zenginlik ve fakirlik arasındaki sosyal ve ekonomik mesafenin, aralığın giderek daha da açıldığını görmekteyiz. Örneğin, OXFAM tarafından yayımlanan “Önemseme Zamanı” isimli raporda, dünyanın yüzde 1’lik en zengin kesiminin, 6,9 milyar kişiden 2 kat daha zengin olduğu belirtilmiştir. 2 bin 153 milyarderin 4,6 milyar kişiden daha fazla zengin olduğu bildirilen raporda, zengin kişi ve şirketlerin son derece az vergilendirildiği ve bunun sonucunda kamu hizmetlerine daha az kaynak ayırıldığı vurgulanmıştır. İNSAMER’in web sitesinde sunulan “Küresel Adaletsizlik Dünya Yoksulluk ve Eşitsizlik Raporu 2018” raporuna göre dünyadaki en zengin 42 kişinin mal varlığı, dünya nüfusunun %50’sine tekabül eden 3,6 milyar insanla eşittir; en zengin 10 ülkenin geliri de en fakir 10 ülke gelirinin tam 77 katıdır. Polonyalı sosyolog Z. Bauman ise “Azınlığın Zenginliği Hepimizin Çıkarına mıdır?” adlı çalışmasında Amerika’daki milyarderlerin sayısının 2007’ye kadarki 25 yılda 40 katına çıkarken en zengin 400 Amerikalının toplam varlığının 169 milyar dolardan 1.500 milyar dolara yükseldiğini belirtmektedir. Küresel eşitsizlikle ilgili 2013 yılına göre son verileri derleyen D. Zolo’nun verdiği bilgilerde ise Uluslararası Çalışma Örgütü 3 milyar kişinin günlük 2 ABD doları olarak belirlenen yoksulluk sınırının altında yaşadığını belirtmektedir. Birleşmiş Milletler Gelişim Programı’nın 1998 tarihli İnsani Gelişim Raporu, dünya nüfusunun %20’si dünya çapında üretilen tüm mal ve hizmetlerin %86’sını tüketirken en yoksul %20’sinin ise sadece %1,3’ünü tükettiğini belgelemiştir. Nüfusun en zengin %20’si üretilen malların %90’ını tüketirken en yoksul %20’lik kesimde bu oran sadece %1’dir. Ayrıca, dünyanın en zengin 20 insanının en yoksul 1 milyar insanla eşit kaynaklara sahip olduğu tahmin edilmektedir. Rakam ve verilerden de anlaşılacağı üzere zengin ile yoksul arasındaki gelir ve yaşam koşulları arasındaki fark her geçen gün yoksul aleyhine genişlemektedir. Zenginler ve zenginlik yeni bir oluşum değildir. Tarihin eski dönemlerinde dahi var olmuştur. Ayrıca bugünün zenginleri dünün aristokratları, hanedan üyeleri, derebeyleri kısacası toplumun yine üst sınıflarıdır. Modernleşme süreci sonrası kapitalizm ve liberal ekonomik sistemin gelişimi, zengin sınıfını tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar yaygınlaştırmış; zenginlerin zenginliğine, maddi varlık ve sermayelerine değer üstüne değer katmıştır. Yeni ekonomik sistem, emeğin getiri oranını azaltırken sermayenin getiri oranını yükseltmiştir. Bu gelir dağılımı adaletsizliği, yoksulun kendi emeği karşılığında birkaç kat zenginleşmesine, zengininin de sermaye birikimini yatırıma da dönüştürerek yüz hatta bin kat daha zenginleşmesine neden olmaktadır. Mevcut sistemde yoksulun zenginliği eriyerek onun düze çıkmasına imkân tanımamaktadır. Kısacası, yoksulun kaplumbağa hızıyla, zenginin ise tavşan hızıyla zenginleştiği bir dünyada olduğumuz gerçeğini kabul etmek durumundayız. Ayrıca yaşanan ekonomik çalkantılar ve enflasyonlar yoksulları ekonomik olarak daha da çökertmektedir.
Yoksul sadece paraya ulaşmakta yoksul değildir. Toplumun sunduğu sosyal imkânlara ulaşmak bakımından da yoksuldur. Sağlık, eğitim, hukuk, hayat sigortası, uygun yaşam koşulları, boş zamanlar, dinlence, eğlence, gezi vb. daha birçok olanaklardan mahrumiyet yoksulluğun bir başka yüzüdür. Toplumsal sınıfların ve sosyal tabakalaşmanın varlığı aslında genel toplumsal ve ekonomik sistemlerin sonucudur. Yoksulluk ve zenginliği üreten temel dinamiklerin neler olduğuna dair pek çok tez vardır. Yoksulluk ve zenginliğin ister doğal bir süreç olduğu, ister fırsat eşitsizliği ve kaynakların adaletsiz dağılımının sonucu olduğu, ister ontolojik ve teolojik sebeplerin varlığı olsun hep bir sosyal ve ekonomik ayrımı ifade eden toplumsal sınıfın varlığına işaret eder. Bu da adil olmayan yapıyı ortadan kaldırmanın mümkün olmadığını bizlere gösteriyor. Üstelik var olan sosyo-ekonomik yapının neredeyse meşruluk kazanmış hali de mevcut sistemin uzun bir süre daha değişmeyeceğinin göstergesi olarak kabul edilebilir. Peki, hal böyle iken hiçbir şey yapılamaz mı? Elbette ki yapılabilir. Yeni bir sistem inşa etmek mümkün gözükmese de sistemin yoksul sınıflara avantaj sağlayacak şekilde dönüştürülebileceğini söyleyebiliriz. İşte hayırseverlik, burada devreye giren yardımcı unsurlardan bir kaçı arasında kendini gösteriyor. Yoksulluğu ortadan kaldırmanın mümkün olamayacağı görülmektedir. Bunun yerine, yoksulluğu azaltmak ve yoksulların durumunu iyileştirmek için nelerin yapılabileceğine bakmak gerekiyor. Yoksullukla mücadelenin özellikle günümüz açısından planlı-projeli yapılması gerekiyor. Hayırseverliği bu sorunların çözümünde yumuşak bir güç olarak değerlendirebiliriz. Bu güç, zenginlerin de iştirakleriyle daha da etkin hale getirilebilir.
Aslında hayırseverliğin psikolojik boyutu her şeyden daha önemli. Zenginlerin hayırsever bir konumda olmayı tercih etmelerinin ne tür sebepleri olduğunu gözlemlediniz?
Psikoloji ve sosyal psikolojide hayırseverlik, genellikle yardım etme davranışı veya prososyal davranışlar olarak tanımlanmaktadır. Yardım etme davranışının alt elemanları ise özgecilik ve empati şeklinde karşımıza çıkar. Bu bakımdan özgecilik (diğerkâmlık) ve empatinin yardım etme davranışı sürecindeki etki ve ilgisine kısaca bir göz atmakta fayda var. Başkasına yardım etmek ve yardım etmede sorumluluk almak demek olan özgecilik, yalnızca karşılıklı alma-verme ilişkisinden ibaret olmayıp bireyin elinden geleni isteyerek yapmasını sağlayan, sonuçta bireyi hoşnut eden bir hizmettir. Özgeci davranış, insanlara yardım etmiş olmanın verdiği haz dışında başka herhangi bir karşılık ya da ödül beklentisi olmadan bir başkasına yardım etmeye gönüllü olmaktır. Bazı kuramcılara göre özgecilik, elde edilebilecek herhangi bir ödül beklemeksizin bir başkasına yardım etmek demektir. Yani herhangi bir karşılık, kazanım ya da menfaat beklemeden yapılan yardım özgeci yardımdır. Türkçede, çoğunlukla eşduyum, duygudaşlık ve duyarlılık gibi kavramlarla kullanılan empati kavramı ise, bir başkasının acısına gösterilen duygusal bir tepki, üzücü bir olaya tanık olmaya verilen reaksiyondur. Empatiyi tanımlayan bir diğer faktör benzerliktir. Kendimize benzediğini düşündüğümüz insanlara karşı empati duymamız daha olasıdır. Empati, insanların birbiriyle olan ilişkilerinde ve hayatın her alanında sağlıklı iletişim kurabilmeleri için gerekli bir unsurdur. Empati kuran kişi çevresindeki insanlarla daha iyi iletişim kurmanın mutluluğunu yaşarken kendisiyle empati kurulan kişi de anlaşılmış olmanın haz ve mutluluğunu yaşar. İçinde yaşadıkları vatanın, toplumun, ülkenin birer üyeleri olarak zenginler için de hayırseverliğin psiko-sosyal yönünün etkin olduğunu söyleyebiliriz. Zenginlerin empati yoluyla özgeci davranışlarda bulunması ve yardımsever olmaları evrensel insani değerler açısından beklenir bir durum iken aynı zamanda toplumun diğer kesimlerinin gözetilmesinde ve toplumsal sorunların çözümünde toplumun genelinin, zenginlerin özgeci davranışlar sergilemeleri gerektiğine dair bir beklentiye girmesi de normal durumdur. İhtiyaç sahibinden değil hali vakti yerinde olandan yardım beklenir.
Hayırseverliğin, insanlara pozitif duyguları deneyimleten bir yönünün olduğunu biliyoruz. Zira pek çok araştırma sonuçları bu ilişkiyi göstermektedir. Yapılan çeşitli araştırmalar özgecilik düzeyi ile psiko-sosyal sağlık düzeyi arasında bir korelasyon olduğunu ortaya koymuştur. Mesela, Midlarsky ve Kahana tarafından yapılan bir araştırmada özgeci düzeyleri yüksek olanların özgeci düzeyleri düşük olanlara kıyasla psiko-sosyal bakımdan daha sağlıklı oldukları tespit edilmiştir. Yardım etmenin bir diğer psikolojik yansıması “iyilik hali”dir. İyilik hali, bireyin sosyal ve doğal çevre içinde tam ve işlevsel olarak yaşaması için beden, zihin ve ruhun birleştiği en yüksek seviyede sağlık yönelimli bir yaşam biçimi ve iyi olma durumudur. Zenginlerin hayırseverliği üzerine yaptığımız araştırmamızda da benzer sonuçlara ulaştık. Yardım etmenin ve hayırsever eylemlerin sonucunda katılımcılar mutluluk, rahatlama, iç huzur gibi pozitif duyguları yaşadıklarını söylemişlerdir. Hatta katılımcılardan biri bu psikolojik iyi halini şöyle tarif etmekte: “Yardım etmek, bağışta bulunmak bana her türlü mutluluğu ve rahatlamayı veriyor. Rahatlıyorum çünkü yardımcı olmanın huzurunun farklı olduğunu düşünüyorum. Oruç tutmak, kurban kesmek nasıl rahatlık ve huzur veriyorsa bağış yapmak da beni o derece mutlu ediyor. Mesela ilginçtir daha rahat ve huzurlu uyuyorum.” Anlaşılacağı üzere yardım etmenin olumlu psikolojik hali aşarak bireyin diğer aktivitelerine de pozitif tesiri söz konusu. Rahat bir uyku çekmek de bunlardan biridir ve uykuya kadar yansıyan tesiri olduğu görülmektedir.
Psikolojik etki yanında hayırseverliğin diğer bir tesiri ise sosyal psikolojik etki boyutudur. İnsanlar, yardım davranışıyla kendini gerçekleştirme, kendisiyle barışık olma, benlik saygısı edinme gibi sosyal psikolojik durumu da kazanırlar. Bu da toplum içerisinde önemli biri olma yönündeki hissiyatı arttırır. Araştırmamızda benzer durumlar gözlenmiştir. Zenginlerin çoğu, hayırseverlik üzerinden bu sosyal psikolojik etkiyi tecrübe etmektedir. Katılımcıların bir kısmı da bu etkiyi toplumdan gelen bir yansıma olarak görmektedir. Toplumun üyelerinin hayırsever kişilere gösterdiği minnet duygusu ve müteşekkir olma zenginlerde topluma yararlı kişiler oldukları hissiyatını yaşatmaktadır.
Hayatın gerçeği içinde, hayırseverliğin geleneksel ve stratejik boyutunda nasıl bir algı var? Stratejik hayırseverliğin, bu işin doğasını bozduğuna dair düşüncelerinizi alabilir miyiz?
Gerek geleneksel hayırseverlik gerekse stratejik hayırseverlik önemli konular. Özellikle de karşılık beklemeksizin yapılan yardımı tanımlaması bakımından geleneksel hayırseverliğin her ne kadar günümüzün yeni toplumsal sorunları, şartları ve bunların bir yumak misali karmaşıklığı karşısında yetersizliği görülse de veya öyle iddia edilip söylense de hala varlığını devam ettirdiğini belirtmemiz gerekiyor. Mesela, TÜSEV (Türkiye Üçüncü Sektör Vakfı)’in 2006’da yayınlanan Türkiye’de vatandaşların bireysel bağışları üzerine yaptığı 2004 yılı araştırma raporunda bireylerin çoğunun geleneksel hayırseverliği tercih ettikleri görülmektedir. Kendi araştırmamızda da geleneksel hayırseverliğin çok olmasa da stratejik hayırseverlikle birlikte devam ettirildiği tespit edilmiştir. Ancak bireysel hayırseverlik ile zenginlerin hayırseverlikleri bazı noktalarda benzerlik göstermekle birlikte bazı noktalarda ayrışmaktadır. Zenginler, vakıf ve yardım dernekleri ile sivil toplum örgütlerinin bağış ve yardım kampanyalarını bir yandan desteklemekteler, bir yandan da vakıflar kurarak hayırseverliğe doğrudan iştirak etmektedirler. Günümüz hayırseverliğini tam olarak anlayabilmek için stratejik hayırseverliğin yanında kurumsal stratejik hayırseverliği de ele almamız gerekiyor.
Geleneksel hayırseverlik, bireylerin daha çok akrabalar, tanıdıklar, komşular ve de ilgi alanlarına giren kesim (yoksullar, öğrenciler, hastalar vb.) veya yerlere (cami, okul, hastane, vakıf vb.) doğrudan veya bir yakını/tanışı vasıtasıyla gerçekleştirdikleri yardım faaliyetidir ve nispeten daimî değildir. Stratejik hayırseverlik; nispeten daimî olup süreklilik arz eden, planlı ve sistematik yardım aktivitelerdir. Bireysel olmaktan çok kurumsaldır; vakıf, STK ve gönüllü yardım kuruluşlarının faaliyetleri desteklenir. Kurumsal stratejik hayırseverlik ise kurumsaldır, kazanma ve kâr odaklıdır. Yardım yaparken kurumun da kazanç elde etmesi güdülür. Örneğin, yardım kampanyalarına destek verilirken SMS üzerinden yapılan yardımlarda GSM veya mobil/telefon iletişim şirketlerinin (operatörlerinin) belirli bir yüzdelik payını kendilerine ayırmaları gibi.
Modernizm süreciyle başlayan ve hızla genişlemeye, çoğalmaya, değişmeye, dönüşmeye devam eden insan hayatı ve toplumsal yaşam, kentleşme ve kent sorunları, artan yoksulluk, çevre ve ekolojik şartlar ve değişimler, kısacası yerküre üzerinde insana ve doğaya ait ne varsa yuvarlandıkça büyüyen kartopu misali sorunlar ve bunlara yönelik çözüm önerilerinde hayırseverliğin çok etkin olmasa da yumuşak sayılabilecek tesirinin olduğunu biliyoruz. Bu sorunlar haliyle hayırsever girişim ve aktivitelerin de sorunların karmaşıklığı ve büyüklüğünden ötürü koordineli, planlı ve belirli stratejiler üzerine kurulu olarak yürütülmesini zorunlu kılmaktadır. Bu zorunluluk geleneksel hayırseverlik girişimlerini ötelemese de hayırseverliğe yeni bir boyut kazandırarak günümüzde özellikle STK’lar, vakıflar, yardım dernekleri eliyle stratejik bir forma dönüşmektedir. Geleneksel hayırseverliğin stratejik hayırseverliğe tercih edilmesinin en temel nedeni güven ve şeffaflık meselesine dayanmaktadır. Buna karşılık maddi ve ayni yardımlarda büyük meblağlara ancak stratejik hayırseverlik yoluyla ulaşılabildiği gerçeğini de göz ardı etmemeliyiz. Günümüzde stratejik hayırseverliğin en önemli girdisi online bağışçılıktır. Artık neredeyse tüm STK, vakıf ve dernekler online bağış almaktadırlar. Bu nedenle online bağış, stratejik hayırseverliğin önemli elemanı durumundadır. Bağış ve yardımlar internet yoluyla hızlı ve koordineli şekilde gerçekleştirilmektedir. Mevcut ekonomik ve toplumsal şartlar göz önüne alındığında online bağışlara şeffaflık dışında herhangi bir eleştiri yapmamız zor görünüyor. Kaldı ki bağışın gizliliği dinen tavsiye edilse de açıktan yapılmamasına dair herhangi bir şart da yoktur. Bunu da dikkate alarak stratejik ve de yardım kuruluşları eliyle gerçekleştirilecek yardım faaliyetlerinin desteklenmesinin yerinde olacağı ve artık bunun günümüz açısından bir zorunluluk olduğunu söyleyebiliriz.
Hayırseverliğin sosyolojik boyutunda neler dikkatimizi çekiyor? Gerçek ihtiyaç sahiplerinin tespitinde bu konunun önemi nedir?
Özellikle günümüzde yoksulluk ve zenginlik arasında her geçen gün açılan ve genişleyen mesafeye bir fren etkisi yaratması bakımından hayırseverliğe geçmişte olduğundan daha fazla ihtiyaç duyulmaktadır. Değişen toplumsal, kültürel ve ekonomik şartlar, yoksulluğun değişen ve çeşitlenen yüzü, aşırı nüfus yoğunluğu, kentleşme ve beraberinde getirdiği kentli sorunları vb. problemlere çözüm üretmek konusunda yardımların daha geniş toplumsal kitlelere ulaştırılması ve bunun daha kolektif ve organize şekilde yürütülmesini gerekli kılmaktadır. Yeni görünüm ve boyutlarıyla hayırseverlik vakıflar, gönüllü kuruluşlar ve STK’ların eliyle daha kurumsal bir hüviyete dönüşmüştür. Gerek bireysel gerekse kurumsal bağışlarıyla zenginler de bu noktada hayırseverliğin önemli elemanları olarak rol oynamaktadırlar. Zenginlerin hayırseverlik ilgileri ve yüksek miktarlardaki bağışları bireysel ve kurumsal bağışlar düzleminde toplumsal ve ekonomik sorunlara çözüm arayışlarında önemli katkılar sağlamaktadır. Yoksullara ulaşmak ve bunların tespiti konusunda ise geleneksel hayırseverlik uygulamalarının (Türkiye için söylemek gerekirse) hâlâ devam ettiğini biliyoruz. Ancak bu konuda planlı ve koordineli yardım organizasyonlarının olmasının gerekliliğine de dikkat çekmemiz gerekiyor. Burada sadece devlet destekli yardımlardan bahsetmiyorum. Devlet destekli yardımlarla birlikte devletin bilhassa denetlemede lokomotif olduğu özel sektör, STK’lar (sivil toplum örgütleri), zengin hayırseverler ve bireysel bağışçılarla birlikte hedef stratejisi belirlenmiş planlı bir organizasyonla ihtiyaç sahiplerinin tespit edilmesinin çok daha önemli olduğunu vurgulamak gerekir.
