Türk Sinemasının Ortak Bilince İhtiyacı Var / Sinema Eleştirmeni Serdar Akbıyık
Türk sinemasının şu andaki geldiği durumu kısaca özetleyebilir misiniz, geçmişe göre şu anda hangi durumda?
Türk sineması için şu noktada her şeyi söyleyebiliriz. Yani bir yerden bakarak, çok iyi bir yerde olduğumuzu, daha önce olmadığımız bir noktada olduğumuzu; ama başka bir yerden bakarak da çok da iyi olmadığımıza dair, sadece yorum değil, fiziki deliller de koyabiliriz. Nereden baktığımız önemli. Biz iyi niyetli olalım ve umut veren taraftan bakalım diye düşünüyorum.
Tabi ki çok film çekilmesi çok önemli bir şey. Özellikle dönem filmlerinin yapılmaya çalışılması önemli bir şey. Dönem filmleri olabildikleri kadar da siyasidir. Bizde siyasi filmlerin çekilmesi hep problemli oldu, hiçbir konuyu çok iyi anlatamadık. Hangi siyasi görüşe ait olursanız olun. Hiçbirinde çok iyi örnekler çıkartamadık. Bütün bu sıkıntılara rağmen, hâlâ çok büyük paralarla dönem filmi yapabiliyor olmamız, bence bizde umudun hâlâ var olduğunu kanıtlıyor.
Evet, çok film çekmek önemli bir şeydir. Demek ki bir para akıyor bu sektöre ve sinema, siz ne derseniz deyin, tabi ki sanat, ama her şeyden önce parayla ilgilidir, ticarettir. Bu çok önemlidir. Yani bir ressam, bir tabloyu alır yağlı boyasını alır oturur ve resmini yapar; o bir sanattır. Fakat sinema öyle değildir; sinemada bir dolu etken var. İyi oyuncu bulacaksınız, iyi yönetmen bulacaksınız, iyi senaryo bulacaksınız, iyi kamera bulacaksınız, bu konuda bilgili olacaksınız; dönem filmi çekiyorsanız para harcayacaksınız, çekmiyorsanız da para harcayacaksınız. Yani sanattan daha öte bir şey sinema, daha büyük bir şey. Onun için başarabilmek çok zor.
Bir şeyi de unutmamamız lazım; Türk sinemasının yani Yeşilçam’ın çöküşü 1970’lerin başında 1973’te olmuştur ve o dönem, yıllar içinde en fazla film çekilen yıldır. Yaklaşık 300 küsur film çekilir. Sonra Türk sineması çok büyük bir sıkıntıya girer ve 80 darbesine kadar da bu darboğazdan çıkamaz. Bunu hep kafamızın bir yerinde tutmamız lazım. Evet, filmin çok olması çok önemli; ama çığ gibi problemler ardı ardına devam ederken, hiçbir şeyi çözmeden devam ederek çok film çekmek, sonra bizi çıkışsızlığa gark edebilir.
Şu anda Türk sinemasının dünyaya açılma serüveni var ve bunun da küçük küçük emarelerini görüyoruz. Brezilya’ya bile dizi satma gibi durumları var şirketlerin. Balkanlarda da bu konuda taleplerin olduğunu biliyoruz, hakeza Arap âleminde ciddi bir talep var. Bunu nasıl değerlendirmek lazım?
Bu konu çok önemli. Araplar kültürel olarak bize esasında çok yakın. Psikolojik olarak uzak gibi gösterilse de yemek kültürümüz gibi kesişen çok noktamız var. Bu konuda Arapların biraz ilgi duyması anlaşılır bir şey. İsimler aynı, belki bazı espriler aynı. Bir kere, ortak bir tarihimiz var.
Bu hikâyelerden öte, bir kere, bir dini birliğimiz var. Bakın bu, dünyadaki her coğrafya için geçerlidir. Ortodokslar; yani Sırp, Rus, Yunan, onların da bir dini birliği vardır ve bu bir kültürel birlik getirir. Katolikler; Fransızlar, Amerika, İngilizler biraz Protestan, ama sonuçta onlar da birbirine yakın, onların da din üzerinden bir kültürel birliği vardır ve bu kültürel birlik de sinemaya yansır. Müslümanlar da öyle. Sizin saydığınız coğrafyanın en büyük birleştirici noktası Müslümanlıktır. Yani Balkanlar, Arap coğrafyası, Türkiye, Afganistan, Pakistan, Asya; burada da bir ortak kültür vardır.
Bunu oluşturan ana etmen İslam. Bu sadece İslam için de geçerli değil. Demin verdiğim örnekleri onun için söylüyorum; diğerleri için de aynı şey geçerli. Biz şimdiye dek bunu ne kadar kullanabildik? Bu, çok büyük bir tartışma konusu. Eğer şu an geldiğimiz noktada, sinemada iyi bir şeyden bahsedeceksek bence en fazla bundan bahsedebiliriz.
Daha yeni Japonlarla ortak bir film çekiyoruz, çekimleri de bitti; “Ertuğrul” filmi. Bizim Ertuğrul Fırkateyni’nin Japonya’ya gitmesi, orada batması, insanların şehit olması ve burada, Turgut Özal zamanında, sanıyorum Irak’taki veya oradaki bir coğrafyada Japonların, 150 Japon’un alıp ülkelerine götürmesi. Bu iki konu alınmış, harmanlanmış, bir dönem filmi yapılmış. Anladığım kadarıyla gelgitli, arka planları olan bir film çekilmiş. Cem Yılmaz’ın ve Yılmaz Erdoğan’ın oynadığı, Russel Crowe’un çektiği Çanakkale filmi, birkaç tane Balkanlarda çektiğimiz film var; bunlar çok önemli.
Bizim dizilerimiz her zaman bahsettiğimiz coğrafyalarda satılır zaten. Ben bundan 2 veya 3 yıl önce Cannes’a gittim. Cannes’da, Cannes Film Festivalinin devamı olan bir fuara katıldım. Bu fuar, filmlerinin pazarlanma fuarıdır, diziler de pazarlanır. Orada şunu gördüm. Gerçekten bizim dizilerimiz ve hatta filmlerimiz özellikle Arap coğrafyasında olabildiği kadar gidiyor, satılıyor. Onların zaten seyretmekten haz alabileceği kaç tane üretim var ki?! Mesela, bir Suudi Arabistan’ın köküne baktığınız zaman, Suriye’nin köklerine baktığınız zaman nereye varıyorlar; Osmanlı İmparatorluğuna varıyorlar.
Yani din birlikteliği çok önemli; ama bir anlamda ülke birlikteliği de var tarihte. Onun için diğerlerine nazaran iyi bir noktadayız ama yeterli mi? Tartışma götürür. Çok daha iyi olmak zorunda ve bunun sadece İslamî bir anlatımla sağlanması değil amaç. Buradaki her üretimimizin orada paylaşılıyor, onların üretiminin de burada paylaşılıyor olması, yani bir pazar yaratılması çok önemli. Sinema için en büyük umudum bu.
Dünyada Amerikan filmlerinin tartışmasız damgasını vurduğu, yani bu işi onların iyi bildiği bir gerçek. Esasında Fransızlar da çok meraklı film çekmeye. Tabi İngilizler ve Hindistan da öyle. İran sineması küçümsenmeyecek bir yerde. Türkiye de bu yaptığı çalışmalarla o sektörde “ben de varım” diyebilir mi?
En büyük eksik şu: Bizde gerçek anlamda arkada bir ortak bilinç yok. Hollywood’dan bahsediyorsanız arkada mutlaka bir ortak bilinç vardır ve Amerikan politikaları ile Hollywood üretimleri paralel gider. Biz eğer Hollywood’un başarısından bahsediyorsak aslında Amerika’nın, sinemayla, hem iç pazarına hem de dış pazarına kendi politik düşüncelerini empoze etmesinin başarısından bahsediyoruz. Yani yaşam şeklini bize ihraç etmesinden bahsediyoruz, kültürel olarak bizi etkilemesinden bahsediyoruz. Bu sadece, Irak’a girdiler, Irak’a girmelerini destekleyecek bir duygu dünyası oluşsun ile bitmiyor. Birçok anlamda biz Amerikan propagandasının etkisi altındayız. Aynı zamanda Amerikan ekonomisini tetikleyen de bir unsur sinema. O olmazsa ürünlerini nasıl satacak?! Her anlamda pazar oluşturuyor. Çünkü sinema böyle bir şey; sanat olduğu kadar aynı zamanda silah.
Biz şimdi Japonya ile ortak bir film çekiyoruz, 100 yıldır ilk defa. Balkanlarda birkaç film yapıyoruz. Dört tane diziyi Arap coğrafyasına satıyoruz ki zaten o coğrafyanın içinde yer alıyoruz. Bunların ikisi karşılaştırılır mı? Asla karşılaştırılmaz.
Bizde ortak bilinç eksik ve bu ortak bilinçte hükümetlerin de mutlaka yer alması lazım. Bunu verdiğim panellerde hep söylerim: Hollywood durup dururken oluşmuş bir endüstri değildir. Sanıyorum 1940’larda Beyaz Saray bir büro oluşturuyor ve Hollywood’la ortak çalışmaya başlıyor. Çok önemli yönetmenleri kovboy filmleri çekmeye başlıyor. Çünkü İkinci Dünya Savaşına girmek için toplumda öyle bir algı yaratmaya çalışıyorlar ve o büro hâlâ devam ediyor. Soğuk Savaş’ta da işlevini gördü sonra da gördü. Yani Hükümet ile Hollywood arasında zaten bir birliktelik var. Ortak bilinç dediğim şey bu. Bu sadece hükümetle de ilgili değil, sivil toplum örgütleriyle de ilgili. Bir Yahudi gücünden bahsediyorsunuz orada, bir Ermeni lobisinden bahsediyorsunuz; bunların da Hollywood’da yeri var.
Peki, bizim sinemamızda neyin yeri var? Yeşilçam’ın doğuşunda ve hatta biraz sonrasında Adanalı pamuk tüccarlarının, birkaç tane ağa zengininin. Bunlar gerçektir yani. Daha sonrasında Yeşilçam’ın arka sokaklarında birkaç emekçinin. Daha sonra, siyasi uzantılı belki birkaç örgütün. Ama ortak bir yapıdan, ortak bir bilinçten bahsedemiyoruz. Bu belki de biraz Türkiye’nin kendi ortak bilincinin de olmamasından kaynaklanıyor olabilir. Ancak bunları oluşturduktan sonra sinema bizim için güçlü bir enstrüman olacak. Sinema o zaman güçlenecek. Sinema durup dururken güçlenmez. Yani kamerayla bir şeyler çekmek, sinemayı asla güçlü hale getirmez. Ama gişe filmlerinin, ortak merkez bir sinemanın, ortak belirli bir politik görüşü benimseyen, farklı farklı politik görüşleri benimseyen ve bunların propagandasını yapan, bunlar için üretimler yapan sinemanın olması lazım. Biz bunlardan bahsedemiyoruz.
Türkiye’deki sinema altyapısı ve stüdyo sistemleri ile ilgili sıkıntılar nelerdir? Bu sorunların üstesinden gelmek için neler yapılabilir? Bahsettiğiniz ortak bilincin ekonomik ve entelektüel olarak neresindeyiz?
Bu, çok uzun bir konu. Hollywood’da stüdyo sistemi vardır. Stüdyolar, kendi ürettiklerini depolarında saklarlar ve türlü türlü filmler çekerken de bunları kullanırlar. Bir stüdyonun kullandığı malzemeyi veya platformu diğer stüdyo kullanamaz, ona aittir. Ama bir stüdyo sistemi vardır ve o stüdyolar sürekli üretirler.
Bizde bir stüdyo sistemi yok. Bizde yapımcı yönetmen sistemi var. Yapımcı yönetmen sistemi de gelip geçicidir ve çok ticaridir. Mesela, bazı filmler için çok büyük platolar yapılıyor. Sonra o platoları ne yapacaklarını bilemiyorlar. Platolar mahvolup gidiyor. Bundan dolayı bizde stüdyo sisteminin olması lazım. Bunun için de mutlaka devlet ve sanat dünyasının bir araya gelerek bu sistemi oluşturması lazım. Yani devletin sinemaya her film için, yapım için para yardımında bulunmasının sistemik bir değeri yok, çünkü gelip geçici.
Bu platolarda film çekildikten sonra, üniversite öğrencilerinden tutun da lise talebelerine kadar, belki orayı kullanabilecekleri, kısa filmler çekebilecekleri ortamları sağlamak lazımdı. Bu kadar üniversitemiz var, her bir üniversitemizin de sinema okulu bölümü var. Niye mesela bu platoları onlar kullanmaz? Çünkü her şey gibi o da paramparça. Konya Üniversitesinde bir sinema bölümü var, çok güzel kurmaca kısa filmler çekiyorlar. Kayseri’de Erciyes Üniversitesi var; belgesel ve kısa filmlerin bence en önemli üniversitesi. Ama bunların hepsi bölük pörçük. Çünkü sistem yok. Devlet kurumları, üniversiteler ve sivil toplum kuruluşları bu noktada kişilere yardım etmek değil, sistemi oluşturmak için birlikte çalışmalıdırlar.
