Türk Sinemasının Garip Geçmişi ve Belirsiz Geleceği / Yönetmen Mustafa Ablak
Dünden bugüne Türk sinemasını değerlendirir misiniz?
Türk sinemasını değerlendirirken aslında Türk sinemasının nasıl oluştuğuna bakmak gerekiyor, temel dinamikleri üzerinde durmak gerekiyor.
Osmanlı Devleti bir dünya devletiydi, bir sürü ülkenin Osmanlı üzerinde şeytanî planları vardı. Çünkü Osmanlı, İslam adına ciddi bir güç ve otoriteydi. Osmanlı Devleti bu güçler tertibiyle ve içteki ihanetler tertibiyle yıkılınca dünyada ciddi manada İslam otoritesi adına bir boşluk oluştu. Osmanlı Devletinin yıkılışı aslında bir küffarın, haçlıların veya içerdeki Batı meraklısı düşmanlarının bir zaferiydi maalesef. Dolayısıyla bu zafer aslında şunu da temsil ediyordu, sadece askeri bir zafer değil, Batılı otoritenin, şeytanî otoritenin kendi kültürlerinin de bir zaferiydi bu. Bu zafer onlar için şöyle gelişti, Osmanlı Devleti yıkıldı, temel olarak yıkılan sistemlerin yerine gelen sistemlerin normal bir refleksi vardır. Bunu komünist ülkelere gittiğimde de gördüm; yaklaşık otuz kadar ülke dolaştım, kütüphanelerinde araştırmalar da yaptım, yeri geldikçe senaryolarla ilgili araştırmalar yaptım. Şu refleksi fark ettim; yeni gelen sistemler eskiye sürekli küfrederek ayakta kalma refleksi içerisindeydiler. Yeni bir sistem kuruyorsunuz eskiye küfretmeye başlıyorsunuz. Bunu şunun için anlatıyorum; Osmanlı’nın yıkılışıyla beraber yerine gelen devlet, Osmanlı’yı kötüler bir pozisyon aldı, böyle bir refleksi geliştirdi. Komünist ülkelerin kütüphanelerine gittiğiniz zaman bir önceki dönemi sürekli kötüler. Mesela bir Romanya tarihine baktığınız zaman eski kralı kötüler, Yugoslavya’ya baktığınız zaman eski dönemleri, krallıkları kötüler yani yeni sistem eskiyi kötüleyerek ayakta kalmaya çalışır. Bu Türkiye Cumhuriyeti için de geçerli oldu. Dolayısıyla bir sistem yıkıldı, aslında bir kültür yıkıldı, bu kültürün yıkımıyla beraber yani gelen sistem bu kültürü tamamen reddetmeye başladı. Şimdi, dünya devletleri içerisinde yeni kurulan devletlere baktığınız zaman ikinci farklı bir refleks gösterenler de var. İşte bunların bir kısmı da eski kültürü taşıyarak bir önceki sistemi reddetti. Yani böyle bakıldığında biz geldik Osmanlı kötüydü diyebilirdi Türkiye Cumhuriyeti. Ama bir başka refleks, aslında gayet yoz ve insanına, halkına zulmedecek bir şekilde o kültüre tamamen küfretme refleksi içerisine girdi. Türkiye Cumhuriyeti bu iki refleksten atalarına tamamen küfreder pozisyonu seçti ve kültürü yok saydı. Şunu yapabilirdi, “Evet, Osmanlı ve iki bin yıllık Türk tarihine bakalım, oradaki kültürümüzü alalım, 751 Talas savaşından sonra Müslüman olunmuş… Türklerin o kültürünü alalım, o dönem içerisinde ne tür mimari gelişmeler olmuş, İslam’ın ne tür kültürel katkıları olmuş, bunları da alalım… Ama Osmanlı yıkıldı” diyebilirdi. Bunun yerine çok yanlış bir refleksle “Osmanlı’nın torunları” bir anda Osmanlı’ya küfreder hale geldiler, buna Avrupa basını da şaşırdı. Okullarda bu refleksi görüyoruz, ta ilkokuldan itibaren böyle bir yapı içerisinde. Bunu şunun için anlattım; bir ülkenin doğuşu içerisinde oluşan sinema ve kültür aktiviteleri de o ülkenin genel tavrı paralelindedir. Yani Türkiye Cumhuriyeti’nde başlayan Türk sineması da aslında bu refleks üzerine doğdu, bu anlamda bu süreci anlattım. Türk sineması içerisinde de tabi o ülkeyi kuran insanların, o ülkeyi yöneten insanların refleksi ne ise Türk sineması da aynı doğrultuda şekil buldu. Dolayısıyla Türk sinemasının temel yapı taşlarına, dinamiklerine baktığınız zaman, Osmanlı kültürüyle - Osmanlı dediğim aslında İslam kültürüdür- İslam kültürünü reddeden bir topluluk tarafından Türkiye’de sinema oluşturuldu. O topluluk zaten Türkiye Cumhuriyeti’nin doğurduğu bir kitle idi.
1925-35’lerden sonraki Türk sinemasına baktığınız zaman net olarak şunu görüyoruz… Bizden olmayan insanların, devletin geçmişi reddetme refleksine paralel, bizim kültürümüzle yetişmemiş olan insanların, batılılaşmaya çalışan insanların kültüründe bir Türk sineması oluştu. Türk sinemasının bugüne kadar hangi devrelerden geçmiş oluşu uzun bir süreç… Sonuç itibariyle günümüze kadar gelen bir Türk sineması örneği var. Peki günümüzden önce şunu bir özetleyelim, Türk sinemasında vodviller oldu, vodvil dediğimiz şey Fransız tarzı, mesela sahnede dans tarzından tutun müzikallere kadar yani bizim kültürümüzde hiç olmayan çok farklı unsurlar Türk sinemasında yer aldı ve insanımızı eğitmeye çalıştı. Bizde olmayan bir sürü insan ilişkileri, giyim tarzları, hayat tarzları, yabancı kültürler Türk sinemasında sürekli olarak insanlara verildi ve bugüne kadar geldi.
Bu bir empoze olarak mı kullanıldı?
Aslında Türkiye Cumhuriyeti bence o kadar sistemsizdir ki bu anlamda sinemayı da çok iyi kullanamadı, kaba tabirle beceriksiz bir yönetimdi bana göre. Bir Lenin’e baktığınız zaman Sovyetlerde komünizmi kurduğu zaman sinemayla insanlara anlatacağız diye köylere kadar sinema götürdüler ve propaganda aracı olarak kullandılar. İran’a baktığınız zaman Humeyni aynı taktiği çok uyguladı, sinema yaygınlaştı. Dünyanın pek çok ülkesinde kullanıldığını görüyorsunuz ama bu anlamda Türkiye Cumhuriyeti ciddi bir beceriklilik gösteremedi. Ama üretmeye çalıştığı insan tipi ortadaydı ve bu insanlar da kendi hayat tarzlarına göre bir şeyler ürettiler Türk sinemasında. Yani Beyoğlu’nun arka sokaklarında “içen bir insan” oturdu, Beyoğlu’nun arka sokaklarıyla ilgili bir senaryo yazdı, bu doğal bir süreç… Devlet ona yaz demedi ama adam onu yaşıyordu. Herhangi birisiyle gayri meşru ilişki yaşayan bir insan kalktı gayri İslam’i filmler yapmaya başladı. Uyuşturucu kullanan bir insan oturdu bir köşede senaryo yazdı… Yani insanlar ne yaşadıysa onu Türk sinemasına verdiler ve bu toplum yıllarca bozuldu.
Bugüne geldiğimizde…
Bu uzun süreçten sonra bugünkü sinemaya gelelim. Türkiye’de çok şeyler değişiyor, yani bir dünya süreci içerisinde Ebu’l-Hasen en-Nedvi’nin dediği gibi “Müslümanların üç yüz yıllık uykusu bitti.” Dünyada böyle bir global gelişme varken Türkiye’de de, insanımızda da eskiye Osmanlı’ya, kültürümüze bir yönelme var, bunu kabul etmek gerekiyor. Dolayısıyla bu yönelme içerisinde Türk sinemasında bir kısım iyi çıkışları da görebiliyoruz. Yani bir kısım insanlar sormaya başladı, Osmanlı’yı kötülüyoruz ama bizim bu kültürümüz, bir dünya kültürü oluşturmuş diyerek sorgulamaya başladı. Bugün millî manevî değerlerimize yönelik unsurlar yavaş yavaş Türk sinemasında yer almaya başladı. Bugüne kadarki süreci herkes çok iyi biliyor… Aileyi bozucu, insanı ifsat edici, evliliği ifsat edici, insanların dürüstlüğünü, erdemini yok edici bir sinema Türkiye’de bugüne kadar devam etti. Ama bugünkü yapılan hadiselere baktığınızda dünyadaki Müslümanlar’ın genel uyanışıyla beraber bir iyileşme başladı. Osmanlı bugün Amerika’da çok gündemde… Yavuz Sultan Selim Han Sina Çölü’nü dokuz günde geçmişti… Tankların on bir günde zor geçtiği Sina Çölü’nü Osmanlı nasıl geçti diye kürsü kuruyor ve Amerikalılar bunu araştırıyorlar. Osmanlı şu anda çok gündemde, araştırılıyor, taa Cezayir’deki deniz üstlerine kadar Amerikalılar inceliyorlar. Ben Kanunî Sultan Süleyman Hazretleri’nin Türbesi’ne gittiğim zaman bizden daha çok Amerikalı araştırmacıları görüyorum, profesörleri görüyorum. Yani dünyada gündemde olan bir Osmanlı, Türkiye’de de yavaş yavaş mecburen gündeme geldi. Belki bir kısım insanların para kaygısı var, belki sahiden de manevî bir özlemle bugün Türkiye’de İslam’i manada bazı çalışmalar olmaya başladı. Minyeli Abdullahlar bunların ilk güzel örnekleriydi. Rahmetli Yücel Abi bu konuda çalışmalar yaptı, Mesut abimiz bir şeyler yapmaya çalışıyor elinden geldiği kadar, Salih Dirlikler bu anlamda iyi bir isimdirler. Bunlar Türk sinemasında gerçekten manevi değerlerimize uygun, manevî hayat tarzını işlemeye çalışan filmlerdi. Bugün tabii biraz daha para babaları girdi işin içine… Paralar yatırılıyor Fetihler çekiliyor. Bugün Çanakkale ile ilgili yanlış bilmiyorsam dört beş firma atılımda… FİDA Film para topladı başladı, başlıyorlar. Önceden bir tane firma yoktu, şimdi dört firma birden Çanakkale ile ilgili film çekmeye çalışıyor.
Mehmet Tanrısever bunlardan önemli bir isim, Bediüzzaman Said Nursi Hazretleri’nin hayatını beyaz perdeye yansıttı. Türk sinemasında böyle gelişmeler az da olsa var. Aslında az çünkü ben bir hesap yapmıştım. Sovyet sinemasında üretilen film sayısıyla ilgili matematiksel toplamlar, istatistikler hazırlamıştım. Korkunç rakamlarda insanları ifsad edici filmler üretiliyor. Müslümanların yaptığı güzel çalışmalar ise çok az.
Şimdi de bazı diziler var, hiç olmayacak, ne kadar çarpık ilişkiler varsa hepsini ailede bir araya toplamışlar, bunun üzerinden bir kültür dejenerasyonu için çalışıyorlar. Değerlendirmeleriniz alabilir miyiz?
Bizde ırkçılık yok, Peygamber (sav)’in buyurduğu gibi “Irkçılık için savaşan bizden değildir.” Dolayısıyla ırk için yapılan bir mücadeleye biz sonuna kadar karşıyız fakat tarihi süreç içerisinde şöyle bir realite var, yurt dışına gittiğimde bunu çok gördüm, bize düşman gösterilen Suriye sokaklarında çekime gittiğimde gördüm. Orada Sahabe-i Kiram kabirlerini çekiyordum, Peygamber Efendilerimizin kabirlerini çekiyordum, onunla ilgili belgesel projemiz vardı, bitirdik yıllar önce. Bir Suriyeli beni gördüğü zaman “Türkiye’den…” dediğim zaman zorla beni evine davet ederdi ki, belli yani fakir, ekonomik durumu belli… Mesela Halep şehrinde bir hutbeye gittiğiniz zaman kalkıp oradaki imam, “Türkler olmasaydı Haçlılar bizi burada mahvetmişti.” diyebiliyor. Türklerin şu anda dünyada ciddi bir itibarı var, bu itibar da Osmanlı mirasıdır. Paris’te bir camide röportaj yapacaktım, sonradan Müslüman olanları çekiyordum, camiden çekine çekine izin aldım. Büyük bir cami, bir de Arap camisi Paris’in ortasında, güvenlik sorunları vs. de orada her zaman var. Oranın şeyhiyle konuştuğum zaman “Ben Osmanlı’nın torunlarına nasıl hizmet etmem? Bir saat değil cami sana yirmi dört saat açık…” diye böyle izin verdi. Örnekleri sıralıyorum, burada olanların göremediği pek çok şeyi ben yurt dışında görüyorum. Mesela Amerika’da Dallas’taydım, Kosovalı bir bayan evin hizmetçisiydi, Amerikalının evinde, bana o kadar ihtimam gösterdi ki, özel yemekleri patronuna götürmüyor bana getiriyor, Amerikalılar şaşırdı, ev sahibi de sonradan Müslüman olmuş zengin bir Amerikalıydı. Dedi ki “ Ya Mustafa, bu hürmet ne böyle sana?” Dedim ki kadının hürmeti Osmanlı’dan, Kosova yüzyıllarca hâkimiyetimizde kalmış... Şunu demek istiyorum: Osmanlı bir dünya devletiydi, bir zamanlar bir sürü kıtayı yöneten dev bir devletti. Bu bir avantaj, bugün Türklerden bir beklenti var. Tekrar söylüyorum ırkçılıktan değil, biz kandan dolayı bir insanın üstünlüğünü kabul etmeyiz, üstünlük takvadadır. Bir Rus da olsa bir Türk’ten daha takva ise Allah indinde daha üstündür. Ama tarihi süreç içerisinde Türklere bir misyon düşüyor. Daha doğrusu belki biz bunu hissetmiyoruz ama yurt dışında bu misyonu hisseden insanlar var, bu misyonun yerine getirilmesi gerekiyor. Peki burada iki tane açılım var, bir avantaj var bir dezavantaj var. Türklerin Osmanlı’dan gelen bu avantajı nedir? Türkiye’deki bir İslam’i gelişme tüm dünyadaki İslam’i hareketleri direk etkileyecek, bu bir avantaj. Türkler harekete geçtiği zaman, bir şey olduğu zaman dünyayı etkileyecek. Amerika’da bir İslam âlimiyle görüştüm, sahiden bir âlim, zenci, Malcom X tipinde birisi… Malcom X gibi çok ciddi bir etkisi de olacaktır Amerika’daki İslam’i harekete, o da sonradan Müslüman olmuş bir Amerikalı… geçenlerde onunla röportajımız oldu. Pakistanlı okul sahiplerinin önünde edebe geçtiği çok değerli âlim bir zat. Türkiye’ye gelip gidiyor, şunu söyledi; “Ben İslam toplumu içerisinde batıdan korkmayan tek millet Türkleri gördüm.” dedi. Şuraya getirmek istiyorum Türkiye’deki bir İslam’i hareket, İslam’i bir gelişme tüm dünyayı etkileyecektir. Bir de bunun dezavantajlı durumu var: Türkiye’deki herhangi bir gayri İslam’i etkileşim veya Türkiye’den verilecek olan gayri İslam’i bir mesaj da bu toplumları çok olumsuz etkileyecektir. Türkiye’de yapılan diziler şu anda Arap toplumundaki bir sürü milleti mahveder durumda, gayri İslamî ilişkiler bugün Arap dünyasına biz Türkler vasıtasıyla giriyor… Çünkü oradaki dizilerle oraları bozmaya başladılar. Şu anda Türkiye’de yapılan dizilerin teknik kaliteleri de Avrupa düzeyine yaklaştı hatta bir kısım yerde aynı düzeyde. Dolayısıyla Türkiye’deki hayat tarzı onları çok olumsuz etkiliyor, yani siz bir ülkeden bir medet umuyorsunuz, düşünün âlim bildiğiniz bir zat size gayri İslam’i şeyler verdiği zaman siz onu çok ölçmez ve alırsınız. Biz bir Amerikalı Johnny’nin, Corc’un şunu bunun verdiği gayri İslam’i mesajı çok fazla ciddiye almayız, deriz ki “Elin gavuru bize gayri İslam’i bir şeyden bahsediyor.” Ama bir Müslüman’ın bize gönderdiği mesajı çok içselleriz, onu ne kadar refüze de etsek, bilinçaltında ona bir bağımlılık olur, ben refüze etsem benim çocuğum refüze etmeyecek, alacak. Yani Türklerin yaptığı bir yanlış dünyayı da olumsuz etkileyecek ki bunun örneklerini görüyoruz. Arap ülkelerinde bugün Türkiye’den alınan dizilerin bir kısmı Arap toplumlarını ifsad ediyor ve bozuyor. Kosova’da Balkanlar’da bize hayran bir sürü millet Türk dizilerini izlediği zaman maalesef daha büyük bir bozuntu içerisine girebiliyor. Ama avantajımız da var, iyi bir şeyler yaparsak iyi etkilenecekler. Dezavantajlı durumda ise bizim yaptığımız kötü şeyler onları da çok olumsuz etkileyecektir çünkü “ağabey” konumundaki Türkiye onlara bir film gönderiyor, bilmiyorlar ki burada da İslam’i unsurlar var, gayri İslam’i unsurlar var. Türkiye’deki Müslümanlar’ın çok ciddi çalışmalar yapmaları gerekiyor, açıkçası çok gerideyiz, yapılacak çok iş var...
Mesela Malezya’da İslam’i cemiyetler bir araya gelmişler devlet içinde devlet oluşturmuşlar, bütçeleri var finansları var, sinema yapmak istedikleri zaman o cemaat bütçe bulabiliyor. Türkiye’de biz pek çok konuda geliştik, Türkiye Müslümanlar’ı doğu ile batı arasında çok tecrübe yaşamış bir İslam’i kitle, onun için bizi biraz daha açık görüşlü görüyorlar. Ben Paris’te Sorbonne Üniversitesi’ne Selahaddin Eyyubi ile ilgili röportaja gittiğimde çok takdir ettiler. Dediler ki hiçbir Arap gelip de bunu aklı etmez... Orada Selahaddin Eyyubi ile ilgili uzman Fransız profesörler var, onlarla görüştük, hayranlık duydular. Niye, çünkü sen kalkıyorsun Türkiye’den Selahaddin Eyyubi ile ilgili Sorbonne Üniversitesi’nde dünya çapında profesörlerle röportaj yapıyorsun… Bu bir kültür, bu bir birikim meselesi, bu bir tecrübe meselesi. Doğu ile batı arasında çok tecrübelere sahip olduk. Doğunun kültürünü aldık ama batının da kültürünü aldık, yani Amerika’ya gittiğimde Dante’nin Inferno’suyla ilgili Amerikalılarla sohbet ettiğim zaman, İtalyanlar vardı şaşırdılar, İtalyanların Dante’si… İslam fıkhıyla ilgili bir şeyler söylediğin zaman seni dinliyor. Bu anlamda Türklerin tecrübeleri çok fazla, bu tecrübeleri kullanma açısından iyi bir noktadayız ama bu noktayı çok iyi değerlendirmemiz gerekiyor.
Malezya’da dev bir cemaatin dev bütçeleri olabiliyor ama Türkiye’de bu anlamda ciddi bir gerilik var. İslam dünyasında özellikle Türkiye’de kültüre, sanata, sinemaya yatırım yapma konusunda kötüyüz. Şu da var tabii, bir insan cami yaptırıyorsa yaptırsın buna karşı değiliz, bu işe para versin… Açıkçası ona para vermezse kültüre sanata sinemaya diziye de para vermeyeceği için bırakın cami yaptırsın, Allah bereketini verecektir, mabetlerin imarı çok önemli. Fakat biz şunu diyoruz “bu yapılsın, buradan kısın” demiyoruz ama bunun haricinde de kültür, sanat, sinema, dizi alanında da ciddi desteklerin olması gerekiyor.
Türkiye’deki toplumun negatif özelliklerinden birisini söyleyeyim: Biz şikâyetçi bir toplumuz ama aksiyonumuz az yani çok fazla konuşuyoruz ama aksiyonumuz az. Örneğin Amerika’dan geldim, insanlar orada konuşmaktan çok iş yapıyorlar. Ben de Avrupa’ya ilk çıktığımda, biz Türkler çalışkanız vs. falan derdim… Ki ben çalışkan olmaya gayret eden bir insanım, ama orayı bir gördüm, kendimi tembel buldum, yığıldım kaldım. Adamlar çok çalışıyorlar. Ayet-i kerimede buyuruyor Allah-u Teâlâ “Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a yardım ederseniz (emrini tutar, dinini uygularsanız), O da size yardım eder ve ayaklarınızı sağlam bastırır.” (Muhammed/7). Buradan şunu anlayabiliriz, ben yorum yapacak değilim yapılan yorumları naklediyorum. Çünkü Kur’ân-ı Kerim’i açıp kendi kafamıza göre yorum yapmak tehlikeli bir şey… Bugün bazı cahillerin yaptığı gibi yapmamak gerekiyor, âlimlere, Peygamberlerin varislerine sormak gerekiyor. Dinlediğim tefsirde şunu söylüyordu; Biz Müslümanlar eğer harekete geçer, çalışır, başarır, dünyanın fizikî şartları içerisinde elimizden gelen mücadeleyi yaparsak Allah-u Teâlâ da bunun karşılığında bize zafer verecek yani bize yardım edecek… Haşa bunlar çok mu üstün olduğu için Allah bunlara bu imkânları veriyor… Hayır değil, bu sistemli bir çalışmanın sonucu, bedelini ödüyor insanlar, çalışıyorlar. Yani İslam cemaatindeki bir ferdin hedefi “Ya ben işte bir ufak dükkân kurarım, bir evlenirim, bir iki tane de dairem olur” hesabı içerisinde yaşıyorsa bu gencin ümmete katacağı çok fazla bir şey yoktur, onun mücadelesi bir aile kurayım yeterli… Tamam, buna itirazımız yok, insanlar aile kursunlar ama hedefleri büyük tutmak zorundayız. Bizi besleyen hedefimizdir, hedefimizi küçük tutarsak işte o kadar insanız. Senin hedefin bir film şirketi olarak Warner Bros’la yarışmaksa insanlar gülse bile, sen kazanmak için o kadar çok mücadele edersin. Warner Bros çok büyük yüzbinlerce insan çalışıyor, haa dersin ki çok mücadele etmem gerekiyor, yatmamam gerekiyor. Ama senin hedefin ufaksa ben yanımdaki ufak bir şirketle yarışayım aman o büyümesin, ben büyüyeyim mantığındaysan; birincisi; bundan vebal alırsın, ümmeti ilerletmeye engel olduğun gerekçesiyle… İkincisi; sen hedefi küçük tuttuğun için bundan ayrı vebal alırsın. Bizim hedefimizin büyük olması gerekiyor. Kur’ân-ı Kerîm’i namazda okuyoruz, her yerde okuyoruz, Kur’ân’daki manayı algılamak gerekiyor, uygulamak gerekiyor. Âlemlerin Rabbi ile konuşuyorsun ama senin mücadelen bir sokağı geçmiyor. Tabii ki zaferi verecek olan Allah, benim burada kastettiğim illa başaracağız değil ama o yolda mücadele etmek gerekiyor. Dolayısıyla Müslüman gençlerin bu yolda çok hırslı olmaları gerekiyor, azimli olmaları gerekiyor. Azimleri bir daire alırım, evlenirim vs. haricinde daire almak için harcadığı paraların hesabını yaptıkları gibi, ümmete nasıl yardımcı olurum diyerek harcayacağı paraların da hesabını yapmaları gerekiyor. Bir insana altı saat çalışıyorsa günde bir dört saat daha iş ver, iyi para kazanacaksın dediğin zaman hemen atlıyor. Ama bir cemaatin bir işi olduğu zaman günde yarım saatimizi çoğumuz ayırmıyoruz. Cemaatlerin şu anda durumları ortada, adam haftada iki gün sohbete gidiyor, ahlıyor vahlıyor, işte ben cemaatle iş yapıyorum vs… Böyle düşünülmemeli, sen günde bir saatini ayırsan bugün bir sürü vakıf ihya olur. Bir insan en fazla üç dört saat sohbete gidiyordur, o da ancak kendisine faydalı, kendisini bir hafta ayakta tutacak sohbet. Dolayısıyla biz buralardan geçmedikçe Allah-u Teâlâ’nın yardımı bize olmayacaktır. Onlar başaracaktır, onlar iyi sinemacılar çıkartacaktır, bugün onlar düne kadar fakirdiler şimdi zenginler çünkü çalıştılar, Allah da çalışana imkânını verdi. Dolayısıyla küfretmeyi çok çabuk beceriyoruz, hani karanlığa küfretme hikâyesi, bu yok şu yok vs… Çocuklarımıza eğitim veremiyoruz ama bugün İslam’i eğitim yapan, İslam’i ürünler çıkartan firmaların da desteklenmesi gerekiyor. Haa zenginler çok yüksek destek verebilirler, ciddi film şirketleri açabilirler, buna inanıyorum. Tabii tercih meselesidir kimseyi de burada kınamıyoruz. Adam zengindir belki on tane film şirketi açabilir ama yapılmıyor, kimseyi şahsı adına suçlamıyoruz ama ümmetin sorunudur bunlar. İki bin üç bin kişi çalıştıran firmalar tanıyoruz, bu insanlar kalkıp iki bin kişi çalıştırıyorsa “bir on kişi de ben bu işe hasrediyorum, finanse ediyorum, gidin film yapın” dese çok büyük şeyler üretilecektir. Türkiye’de bir sürü belgeseller yapıldı ama ciddi imkânsızlıklarla yapıldı, bunların çok daha iyilerinin yapılması gerekiyor. Bu konuda Müslüman zenginlerin ellerinde imkânlar var, bunları değerlendirmeleri gerekiyor yoksa bunlardan bence sorguya çekileceğiz. İkincisi çocuklarımıza eğitimden bahseden İslam’i ailelerin de Cd alımları konusunda çocuklarını teşvik etmeleri, legal Cd’leri alma konusunda ellerinden gelen gayreti göstermeleri gerekiyor. Biz Habil Kabil çizgi filmi yaptık, Londra’daki dağıtımcıya sattık iki yıllık haklarını. Bir daha arıyorsun adamı, İngiliz bir Müslüman, diyor ki çıkartamadım ki, bizim Müslümanlar arasında illegal kopya o kadar yaygın ki çıkarttım dönmedi parası. İkincisini alamadı adamlar. Biz şu anda otuz tane ürettik bu ne ile yürüyor, bu özveriyle yürüyor, bi kısmına göre ticari aptallıkla yürüyor, yani paranı neden atıyorsun hikâyesine dönüyor. Böyle bir mücadeleye Müslümanlar’ın düşmemesi gerekiyor. Bunun anlaşılır algılanır olması gerekiyor. Herkes bunun edebiyatını yapıyor, evet çocuklarımızı eğitmemiz gerekiyor, evet çocukların İslam’i film izlemeleri gerekiyor, her gördüğüm Türk Müslüman arkadaşım bana yeni bir proje üretiyor, ağbi şöyle bir senaryo var yapsana, herkes de çok iyi sinemacı, süper projeler üretiyorlar ama olay bu değil. Olay herkesin meselesi, herkesin gayreti. Bir defa ümmette şu bilinç olacak; kendisi dünyayı fethetmekle, sinemada çalışıyorsa sinema alanında fethetmekle mükellef olduğunun farkına varacak. Rahmetli Necip Fazıl’ın dediği gibi “Ey düşmanım, sen benim ifadem ve hızımsın; gündüz geceye muhtaç, bana da sen lazımsın.” Bize hız veren bizim düşmanlarımız olacak, bizim celladımız olacak. Bizim celladımız bugün Amerika, Amerikan kültürü, şahısları kastetmiyorum, onlar inşallah Müslüman olacaklar, olmazlarsa zaten kahrolacaklar… Bizim kastettiğimiz gayri İslam’i kültürler, bu kültürler şu anda çok büyük ve her tarafı dejenere ediyorlar. Dolayısıyla biz bunlara sadece “Bunlar yayınlanmasın” diyemeyiz. Çünkü “Yayınlanmasın”la hiçbir şeyi çözemezsiniz. Her gün milyonlarca üretiliyor. Efendim bunu Yahudi üretiyor, Amerikalılar bizi bozmak için yapıyor. Değil, Amerikalı bunu seni bozmak için falan yapmıyor!.. Amerikalı zaten bu, Amerikalı eroin çekiyor, Amerikalı erkek evliliklerini legal sayıyor ve bunu yaşıyor, onun için bu filmler var. Amerikalı bunu yaşıyor, yaşadığını film yapıyor, senin ülkene geldiği zaman da sen diyorsun ki “Bu bizi bozmak için yapılmış.” Bunlar kuru gürültüler, bunlarla avunmamamız gerekiyor, sadece karanlığa küfretmememiz gerekiyor. Oturup bizim de bir şeyler yapmamız gerekiyor, hedefleri iyi belirlemek gerekiyor. Bence şurada sıkıntı var: İnsanlar aileye rızık getirme çok önemli gibi bazı şeylerle oyalanıyor, asıl hedeflerden dünya üzerindeki yapılması gereken mücadeleden biraz uzak yaşıyorlar gibi geliyor.
Daha samimi ve global düşünmek gerekiyor…
Tabii global yani bu fıkhi olarak da Allah-u Alem böyle. Bir hocamız öyle söylerdi, sizin mahallenizde İslam’ın ulaşmadığı bir insan varsa ve sizin ulaştırma şansınız var idiyse ve bu insan öldüyse bundan sorumlusunuz, derdi. Herhalde kafasına göre konuşmuyordu bu zat, fıkhi bir dayanağı var bunun. Demek ki senin mahallendeki insana tebliğ etme imkânın var ve bunu yapmıyorsun, bundan sorumlusun. Bunu artık siz büyütün… Bir şahıs zenginse o şehre duyurma imkânı varsa, televizyonla, radyoyla, dergiyle, bunu duyurmak zorunda. Fazla ekonomik durumu yok, o zaman o mahalleyi taramak zorunda, gidecek bir yolla kapısını çalacak, yemeğe davet edecek, bir şey yapacak anlatacak. Ondan sonra diyecek ki ben rahatım, imkânımı kullandım, maişetimle ilgilenebilirim. Bu denklemin iyi kurulması gerekiyor, mahalleye yetebiliyorsa mahalleye, şehre yetebiliyorsa şehre, ülkeye ise ülkeye, dünyaya ise dünyaya elinden geleni yapması gerekiyor. Benim bildiğim kadarıyla bu bir fıkhi zorunluluk. Çünkü benim bildiğim kadarıyla, tebliğ vazifesi normalde halifenin özel bir teşkilatı vardır, muhtesipleri vardır gider uyarır, İslam ordusu vardır bir yerde bir yanlış görürse gider müdahale eder. Ama İslam devletinin, halifenin olmadığı yerde bildiğim kadarıyla tüm ümmet tebliğden sorumludur. Dolayısıyla bu bilincin oluşması olması gerekiyor. Ben de bunun içindeyim kendimi tenzih etmiyorum. Din nasihattir bu benim kendi nefsime de nasihattir.
