Tadında Terapi - Terapötik Kavramlarda Gezinti / Klinik Psikolog Dr. Ahmet Emin Acar
Psikoterapide randevu saati ve süresi niçin önemlidir? Terapi süreleri esnek midir? Bu durum danışanı etkiler mi, niçin?
Çok esnek değildir. Önemli sabitelerden biridir. Danışanı etkiler.
Seansa geç gelen hastaya nasıl yaklaşılmalı? Erken gelme durumunda nasıl davranılmalı?
Bir yere erken geldiniz, ne yaparsınız? Randevu 8’de diyelim, 8’e çeyrek kala geldiniz; ne yaparsınız? Oturursunuz, saat 8’e kadar beklersiniz, değil mi? Danışanda 8’e kadar bekleyecek. Aslında bu hayatın bir modeli. Değil mi?
Evet.
Yani psikoterapinin randevuya ilişkin gösterdiği titizlik, dış dünyanın bir modeli olmasından dolayıdır. Terapi ilişkisi, verilen sözler, yükümlülükler, sorumluluk, gerçeklik bağlamında dış dünyayı temsil eder. Diğer türlü, iki tarafın birbirini şımarttığı, sahte bir ilişkiye dönme ihtimali vardır. Psikoterapi elbette ki çok asık suratlı olmamalıdır fakat sorumluluklar, verilen sözler ve gerçeklik önemlidir. Terapi teknikleri de bu kavramlara tutunarak etki gösterir zaten. Eğer bu kavramlar laçka edilirse, terapötik müdahaleler de etkisiz hale gelir. Randevu saatleri, ücretlendirme vs. gibi alanlarda, bu kavramların sözel olmayan bir eğitimi var aslında. Bütün bunları çerçeve terimi altında ifade ediyoruz.
Erken gelince bekleriz, çünkü ya odada başka bir hasta vardır veya terapistin o esnada yaptığı başka bir işi vardır. Ya da geç geldiniz diyelim; geç gelmenin bedelini kim ödeyecek? Yarım saat geç geldiniz, terapist yarım saat sizi bekledi. Seansınız 50 dakika ve siz bunun yarım saatini yediyseniz, geriye kaldı 20 dakika; seans o gün 20 dakika yapılacak demektir. “E o kadar uzun yoldan geldim ben, 20 dakika seans mı olurmuş.” der danışan. Ama sizden sonra da bir danışan var. Onun hakkına mı gireceksiniz? Danışan olmasa bile terapist gününü öyle planlamış, belki bir işi var. Acaba kendi düşüncesizliklerinizin bedelini hep ‘başkalarının ödemesi’ni istiyor olabilir misiniz? Diğerlerini hiç hesaba katmamak gibi bir özellikle sosyal hayatınızı yaşıyor olabilir misiniz? Hayatta karşılaştığınız problemlerin sebebi de acaba bu olabilir mi? Gördüğünüz gibi randevuda bir geç kalmanın, psikoterapi ile ne kadar yakından bir ilişkisi kurulabilir.
Dolayısıyla, burada aslında hayatın bir modeli var, yani sorumluluğun canlı bir tecrübesi yapılıyor aslında burada.
Peki, gelelim en kritik mevzuya; burada çok gürültü kopar çünkü. 20 dakika girdiniz seansa, ne kadar para ödemeniz gerekir? 20 dakikalık seans ücreti mi? Hayır! Tam ücret ödemeniz gerekir. Çünkü yarım saat terapisti orada beklettiniz. Size söz vermişti, o yüzden bekledi. O yüzden gelmediğiniz o 30 dakikanın da parasını ödemek zorundasınız. Böylelikle bir daha geç kalmamayı öğrenirsiniz o zaman. Bu bir ceza değil, gerçeklik. Böylece randevu ve ücretlendirme gibi “çerçeve” konuları, bir çeşit uygulamalı eğitim gibi olur. Başlangıçta bu şartlar konuşulur, kurallar belirlenir. Sonrası kurallara uymaktır. Anneyi düşünün; kurallara bir uyar, bir uymaz. Ne zaman uyar ne zaman uymaz belli değildir. ‘Kural kavramı’ bu yüzden aşınmıştır zaten danışanda. Girdiği her ilişkide kuralları kendi lehine esnetmeye çalışır. Hayatta karşılaştığınız bazı tipleri düşünün. Toplumca bozuk olan yönümüzün neresi olduğu buradan belli olmuyor mu? Anne ayrıca bazı hataları görmezden gelir, göz yumar. Olmadık yerde ise fırtınalar koparır. Bu yüzden çocukta, bir hata karşısında, ne pahasına olursa olsun paçayı kurtarmak refleksi gelişmiştir. “Gerçekten ben mi hatalıyım”, “neden yaptım bu hatayı”, “bedeli neyse katlanayım” gibi düşünceler yerine, sadece bir an evvel ‘beladan yırtmak’, durumu ‘katakulliye getirmek’ tek çözüm anlayışı olur.
Türkiye’deki pek çok kişi, karşısındakinin ona karşılıksız bakım vermesini ister, kendi hatalarının bedelini başkaları ödesin ister. Hataları ile yüzleşmek istemez. Karşısındaki kişi, annesiymiş gibi, ona anlayış göstersin, kendisinden fedakârlık etsin, onu emzirsin isterler. Fakat hayatta yaşadıkları problemlerin kaynağı zaten bu davranışlardır. Psikoterapinin en önemli işlevlerinden biri ise ‘yüzleştirmek’tir. Randevu sayesinde hasta ilk yüzleştirilmesini yaşar. Siz hastayı her seferinde tolere ederseniz, hatalarını görmezden gelmesine yardım ederseniz, sizden daha iyi bir terapist olmaz onun gözünde; en iyisi siz olursunuz. Maalesef bazı meslektaşlar bu izlenimi devam ettirmek için böyle davranmaya devam ederler. Fakat terapist aslında bunu yapmakla ‘hastasına ihanet etmek’tedir. ‘İyi bilinmek’, ‘iyi tanınmak’ için danışanı kullanmaktadır. Danışan onun bir reklam aracı haline gelir, ‘körler sağırlar, birbirini ağırlar’ ve terapi sonsuza kadar devam eder. Terapist razı, danışan razı, fakat aslında burada açık bir sömürü var.
Mesela terapist bekliyor, danışan ortada yok. Meğer bir işi çıkmış. Ertesi hafta öğreniyor terapist bunu. O seansın parası da alınır ondan. Çünkü danışanın canı sıkıldıkça işi çıkmaya başlar ondan sonra, eğer bu duruma izin verirseniz. Dikkat ederseniz, bozuk bir kişilik inşa ediyor şimdi bu terapi ilişkisi veya bozuk bir kişiliğin eyleme vurmasına yardım ediyor. Burada empati sorunu var, sorumsuzluk var, bencillik var.
Empati sorunu var, neden? Çünkü o gelmeseydi, başka birisine verilecekti o saat, fakat o randevu alarak o saati bloke etti. Başkasının randevu almasına mani oldu, kendisi de gelmedi. Terapist 1 saat onu bekledi. Türkiye’de gelinmeyen seansın parasını ödemek insanlara çok zor gelir, alışık değillerdir. Ama kolayı var; yapma! Zamanında gel. Çözüm bu kadar kolay aslında. Tabi ki trafik kazası geçirirsin, hasta olursun vs bu konularda esneme olabilir. 24 saat öncesinden bir mazerete binaen randevu iptal edilebilir. Bunlar iki kişinin kendi aralarında iyi niyetle rahatlıkla çözebilecekleri konular. Açık olmak ve iyi niyetli olmak zaten terapinin olmazsa olmaz kurallarındandır. Danışanlar genellikle ilk “gerçek ilişki”yi psikoterapistleriyle deneyimlerler.
Özellikle geç gelen hastanın psikolojisine dair ne söylenebilir?
Geç gelmenin mutlaka bir sebebi vardır, o mutlaka araştırılmalı. “Niye geç gelmiş olabilirsin?” “Terapiyi mi küçümsüyorsun?” “Bu şekilde beni önemsizleştiriyor olabilir misin?” “Terapide açığa çıkmasından korktuğun bir şeyi saklamaya çalışıyor olabilir misin?” Terapi çok ağır geliyor olabilir, ayakları geri geri gidiyor olabilir. Yani her hastanın durumuna göre namütenahi açıklama yapılabilir. Tabii, hastaya sorulmalı, ezbere olmaz. Burada sabit bir reçete yok; o hastanın gerekçesi başkadır, öbürününki başkadır.
Daha çok narsistler mi yapar bunu?
Narsistler daha çok seansı küçümsemek, terapiste hakaret etmek gibi saiklerle yaparlar. Terapiste bağımlı olmadığını, muhtaç olmadığını göstermek ister. Mesela, gider, çay içer, 20 dakika geç gelir. “Niye geç kaldın?” “Şurada çay içtim.” Yani demek istiyor ki, burada yapılan seansın çay içmek kadar bile değeri yok. Bu çok narsistik bir tavır mesela. Dikkat ederseniz, burada hiç saygı yok. Terapist orada onu bekliyor, o gidip çay içiyor. 20 dakika geç girmiş, hiç önemi yok onun için. Çünkü değersiz bir şey terapi onun için. Böylece ona bağımlı olmaktan, muhtaç olmaktan kendisini koruyor aklınca.
Şizoidler genellikle dakikasında oradadır. Seansın uzamasından rahatsız olurlar. Borçlu hissederler. Borçlu kalmak, onlar için esaret anlamına gelir. Borderline ise bundan memnun olur. Annesi gibi hisseder terapisti. Seansın uzaması, sevginin sembolü olan bir hediye gibidir onun için. Geç gelmesinin tolere edilmesine de aynı şekilde yaklaşır.
Dikkat edersek, burada terapistin daha çok kendisini korumak için kullandığı kurallardan bahsettik. Danışanla alakalı birçok şey söyledik. Ama terapist burada eğer çok fazla rijit davranırsa, bu onunla ilgili bir patolojiyi de gösterebilir.
Terapistin kendisiyle ilgili.
Tabii. Şimdi tamam, gerekçeler bunlar ama hastaya özel durumlar da olabilir elbette, burası askeri kışla değil. Hastanın öznelliğinde bütün kuralları gözden geçirmek gerekir. Terapinin saati de sabittir, süresi de sabittir vesaire diyoruz, ama bunların hiçbiri mutlak değil. Sonuçta her şey iki kişinin öznelliğinde gerçekleşiyor. Açık ve samimi bir ilişkide her zaman yeniden değerlendirme yapılabilir. Fakat terapistin, hastanın farkında olmadığı dinamikler konusunda uyanık olması, bu tür durumlar oluştuğunda taviz vermemesi, hasta kırılacak olursa da bunu gündeme getirerek seansta birlikte incelemeleri gerekir. Çok fazla rijit olan bir terapist ise sadece kendisini koruyor ve hastasına empati yapamıyordur büyük ihtimalle.
Diyelim terapist bir şey soruyor, rasyonel bir cevap verilebilir, ama savunma mekanizması kullanarak farklı bir şey yaptık. Bu bir dağılma mıdır? Dağılmak nedir terapide?
Dağılma değil bu; bir savunma kullanıyor. Ne çeşit bir savunma olduğunu bilmiyoruz; niye geçiştiriyor, niye cevap vermiyor, onun sebebini incelemek gerekiyor. Dağılma çok yanlış kullanılır, gereksiz yere kullanılır. Dağılma bir mecazı ifade eder, teknik bir terim değil. Dağılma derken, ‘psikotik dağılma’dan mı bahsediliyor, ‘dissosiyatif dağılma’dan mı bahsediliyor. Mesela, “hasta dağıldı” veya “ben dağıldım” derler terapistler sık sık. “Hasta dağıldı” derken, yani zihnini o anda toparlayamıyor gibi çok basit bir şeyi kasteder genellikle. “Ben dağıldım” derken de, yani “kafam karıştı, demek ki bu bana da ağır geldi, benim savunmalarım da devreye girdi” anlamında söylüyordur muhtemelen. Bu manada, dağılma dedikleri şey bir savunmadır. Yani hastanın dağıldığını düşünüyorsa, demek ki orada onu dağıtan bir savunma var; kendisinin dağıldığını düşünüyorsa, demek ki onu dağıtan bir savunma var. Buradaki dağılma, dediğim gibi, bir ‘kafa karışıklığı’, o anda çağrışımların gelmemesi, ‘zihnî bir blokaj’ gibi anlamlarda kullanılıyor daha çok.
Peki, ilişkilerde yakınlık ve uzaklık neyi ifade eder? Daralma, bunalma, işgal ya da tam tersi, kankalık, konuşma ve muhabbet. Terapide görüntüleri yorumlayabiliyorsunuz. Başının öne eğik olması, başını arkaya iterek oturması, yayılarak oturması… Bunlarla ilgili bir psikoloji söz konusu mudur? Mesela koltuğa yaslanmadan oturan şizoidler ya da daha çok narsistler yayılarak oturur gibi.
Tabii, bunların hepsi ipucu. Oturma şekli de bir ipucu. Ayaklarını açıyor mu, kaykılıyor mu, ayak ayak üstüne mi atıyor, sırtını yaslıyor mu, baston yemiş gibi dimdik mi duruyor; bunların hepsi çok önemli ipuçlarıdır. Ama yakınlık-uzaklık dediğimiz şey başka. Biz, bir insanın ‘iç dünyasını gösterebilmesi’ne yakınlık diyoruz; özellikle de duygusal anlamda iç dünyasını karşısındakine açabilmesi... Bizim yakınlıktan anladığımız bu.
Ama bu, doğal olarak, beden diline, duruşlara da zaman zaman yansıyabiliyor.
Nispeten yansır tabi, fakat ikisini birbirine eşitlememek lazım. Narsistler rahattırlar ama yakın oldukları söylenemez. Kişilik bozukluklarındaki temel problem zaten, gerçek anlamda bir ‘yakınlık kuramamak’tır.
Peki, psikoterapi, konuşmak ve susmak desem ne dersiniz hocam? Yani duygusal, düşünsel, davranışsal açıdan psikoterapinin bir nedensellik mantığı var, bunun üzerinde neler söylemek istersiniz; yani konuşmak ve susmanın bu nedensellikle olan bağı nedir?
Terapist susuyorsa, demek ki karşıdaki konuşuyordur; veya karşıdaki konuşmuyordur, o zaman terapist yine susabilir. Terapistin o esnadaki suskunluğu değerlendirmesi gerekiyorsa, kendisi konuşarak o malzemenin ortadan kalkmasına sebep olamaz. Eğer konuşursa, danışanın orada niye sustuğunu kaçırmış olur. Karşıdaki sustu diyelim, terapist de susacak ki, o suskunluk su yüzüne çıksın ve odada belirgin hale gelsin, böylece üzerinde konuşulabilsin; atlanmasın.
Konuşurken konuyu değiştirmek psikoterapide bir anlam ifade eder mi?
Çok anlam ifade eder. En önemli konudur, en önemli ipucudur. Konuyu niye değiştirdiği bizim için çok önemlidir. Eğer konuyu değiştirdiyse, demek ki çok önemli bir yere denk gelmişiz. O zaman terapist o noktayı zihninde mutlaka işaretler, oraya bir mim koyar. Eğer o konuyu o anda açamıyorsa, o anda mercek tutamıyorsa, tekrar gerisin geri dönmesi gerektiğini bilir. O anda incelemek mümkünse, oraya hemen mercek tutar, “ne oldu burada” der. O esnada bu mümkün değilse, oraya mutlaka bir işaret koyar.
Konuşma ile gerçeklik egosu arasında bağlantı kurulabilir mi? Nedir gerçeklik egosu?
Gerçeklik egosu, konuşmanın aracılık ettiği gerçeklik ve rasyonalite ile ilgilidir. Gerçeklik egosu hazzın bir bölümünden feragat eder ve ayağını gerçekliğe basar; bu zeminde rasyonel kararlar alır. Haz egosunun ayağı ise gerçekliğe basmaz. Kararları rasyonel değildir. Haz egosunun aldığı kararlar ile sahte kendilik oluşur ve devam ettirilir. Sahte kendilik terimini Masterson Winnicott’tan aldı. Sahte kendiliğin kendi içinde bir mantığı vardır. Bunun doğrultusunda operatif yani iş yapan bir gücü vardır; yani karar alan ve iş yapan bir tarafı, yani onun da bir egosu vardır. Sahte kendiliğin egosuna haz egosu adı veriyoruz; gerçek kendiliğin egosuna gerçeklik egosu adını veriyoruz. İki tane ego mu var peki insanda? Bunlara iki ayrı ‘ego durumu’ demek lazım aslında; egonun farklı halleri (ego states).
Sahte kendilik şöyledir: Mesela, diyelim ki kendisinin çok yüce bir insan olduğunu düşünüyor kişi; insanlık için çalıştığını, çok fedakâr olduğunu düşünüyor; ama aslında bu bir ‘numara.’ Numara derken, kendisi de numara olduğunu bilmiyor, buna inanmış, bundan vazgeçmek istemiyor, bu sayede bir şey elde ediyor çünkü; insanlardan saygı, sevgi, makam, belki para, daha birçok şey. Para olması illa şart değil; sadece saygı, sevgi elde etmesi fazlasıyla yeterli. Bu çok önemli, hatta çoğu zaman paradan puldan, mevkiden bile önemli… Dolayısıyla insan, kendisinin ‘o’ olduğunu zanneder, ‘o’ olmadığını düşünmek istemez, işine gelmez. ‘Öyle’ olduğuna inanmak ona iyi hissettirir. İşte o andaki egosuna “haz egosu” diyoruz. Niye orada duruyor peki, gerçeğe niye bakmıyor? Çünkü gerçek acı veriyor. Aslında insanları tavlamak için ‘iyi’ rolü oynuyor. Gerçekte iyi filan değil. İşte bunu hissetmek acı verir ve bundan kaçar. Gerçeklikten hazza kaçar. O yüzden ona ‘haz egosu’ denir. Yani aslında kendisinin yüce, erdemli bir insan olduğunu düşünmek ona haz veriyor ve egosu bu yönde çalışıyor. Normalde insan yüce birisi olduğunu düşünmez, yüce birisi olmak için çalışır. “Sen aslında öyle değilsin” dediğiniz zaman, gerçeklikle yüzleştirildiği zaman acı çekecek. O acıyı çekmek istemiyor, hazza geri kaçıyor, sahteliğe kaçıyor, sahte bir dünya kurmuş içinde; orada yaşıyor.
Bu ‘iyi’ kişilik, onun gerçek kişiliği değildir; çevresinden mutlaka bir gülümseme, bir olumlu tepki aldığı için ona devam eder. Yani bir karşılığı vardır, bir gülümseme bile olsa… Karşılıksız değildir. Erdem karşılıksız olur. Bununla yavaş yavaş yüzleştirince o sahte kendilik dağılmaya başlar ve insan kendisini çırılçıplak bir çölde hisseder. 40 senede, 50 senede kurduğu o şey yıkılır. Meğer onları aslında bir çift ‘takdirle bakan göz’ için yapıyormuş.
‘Haz egosu’ hazza çeker, gerçeklikten uzaklaştırır. Onu acı da olsa gerçekliğe çekecek olan ise ‘gerçeklik egosu’dur. Hani mavi hap-kırmızı hap var ya Matrix’te, kırmızı hapı tercih eden egoya ‘gerçeklik egosu’ diyoruz. Masterson’un yaklaşımı tamamen seanslarda bu iki tarafın yorumlanması veya yüzleştirilmesi ile yürür.
Terk depresyonu, ayrılık anksiyetesi nedir?
Terk depresyonu, Masterson’un bütün kişilik bozukluklarının sebebi olduğunu ileri sürdüğü bir kavram; Masterson’un özgün tarafı, Masterson yaklaşımının belkemiği. Anne, sağlıklı bir anneyse, çocuğunu koşulsuz sever, herhangi bir şart koşmaz çocuğa. Nörotransmiterleri, hormonları yeterlidir bunun için, eğitim vs. gerekmez. Böylece çocuğu da sağlıklı olur, bir kişilik bozukluğu gelişmez. Ama anne koşullu seviyorsa, o zaman çocukta kişilik bozukluğu oluyor; ister borderline, ister şizoid, ister narsist vs.
Anne ne ister, koşul nedir? Mesela narsist bir anne, çocuğunun başarılı olmasını, parlak olmasını ister. Aynı zamanda çocuğun, annesinin parıldamasını da görmesini, yani kendisine hayran olmasını ister, ancak bu şekilde sever. Mesela diyelim ki çocuk kibrit kutusunu ağzına sokmuş aval aval annesine bakıyor, anlık olarak bütün iğrenmesi, tiksintisi annenin yüzüne vurur, gözlerinden fışkırır, çocuğa reddeden gözlerle bakar. Çocuk için o anne bu anne değildir artık. İkisinin aynı anne olduğunu düşünecek kapasitede değildir henüz çocuk, daha doğrusu bebek. Çünkü o nefret dolu iğrenmeyi, anlık da olsa zihninde işleyemez bebek. Her zamanki anne olmadığı için, onun işlemlenebilmesi için zihinde ayrı bir kompartman gerekir. Çünkü bebek için o görüntü o kadar yabancı ki… O görüntünün, annenin bir hali olduğunu anlaması mümkün değil, çünkü yaşı müsait değil. Dolayısıyla, onu farklı bir yerde işleyecek. O yer, tehlike, tehdit, terk vs gibi durumların ve duyguların işlendiği yerdir. Tabi ki sadece üç-beş seferde ortaya çıkmaz bu durum. Annenin gözlerinde, anlık da olsa, hep görünür o bakış. Bu olay tekrar ettikçe, bu ayrı kompartmanlar arasındaki fark belirginleşir ve artık bambaşka ve uzlaşmaz bir hal alır. Böylece çocuktaki bu iki uzlaşmaz, farklı zihinsel durum, kalıcı hale gelir ve yetişkinlikte de devam eder. Buna bölme (splitting) diyoruz.
Anneler hakikaten ‘anlık bir nefret’ ile bakabiliyorlar, bunu defalarca görüyorum onların yüzlerinde, çarşıda pazarda her yerde. İşte buna ‘koşullu sevgi’ diyoruz. O esnada çocuğuna sanki “sen nereden çıktın”, yani “benim çocuğum bu olamaz” der gibi bakıyor. Bakışlardaki hissiyatı anlamak da çocuğun uzmanlık alanıdır.
Patolojik anne, çocuğu ancak pırıltılı şeyler yaparsa sever. Niye? Çocuk pırıltılı şeyler yapmalı, çünkü anne aslında ‘kendisinin pırıltılı olduğunu’ hissediyor iç dünyasında: “Sen benden çıktın, dolayısıyla sen de pırıltılı olmalısın!..” düşünceleri vardır kendi bilinçdışında. Bu düşünceleri açık, bilinç düzeyinde olan düşünceler değil. Anneye sorsan bunları reddeder elbette. Fakat annenin ‘davranışlar’ında ve ‘bakışlar’ında bu izleri kolayca yakalayabiliriz. Zaten bilinçdışı kendisini ancak bu yollarla gösterir. Başka türlü bilinçdışını nasıl bileceğiz! Çocukta pırıltılı şeyler görmediği zaman patolojik annenin keyfi kaçar. Keyfi kaçınca, çocuk düşünür: “Bu kadın beni sevmiyor yahu; bu kadına kendimi sevdirtmek için ne yapmam lazım; bu kadın benden ne istiyor”. Çocuk kendisinden vazgeçer anneye özellikle de annenin gözlerine odaklanır; annesinin istediği gibi birisi olmaya çalışır. Bu işte, iğreti bir kendiliktir. “Sahte kendilik” dediğimiz şey budur; ‘mış gibi’ bir kendiliktir. Bu kendiliğe ‘-mış gibi’ diyoruz çünkü gerçek kendiliğin yerine geçer ama onun yerini tutması ne mümkün! Sahte kendilikle yaşanan hayat ‘su üstüne yazı yazmak’ gibidir. 50 sene yaşarsınız o kendilikle; 50 sene sonra birden dağılabilir, geriye hiçbir şey kalmaz. Dünyaya yeni gelmiş gibi olursunuz; her şey yabancı, hiçbir şeyin anlamı yok… 50 yıl boyunca edindiğiniz inançlar, alışkanlıklar, aşinalıklar, kurulan bağlar, atfedilen önemler, anlamlar, değerler, hepsi, yumuşak zemin üzerine inşa edildikleri için, yıkılıp gidebilir. O yüzden ‘son nefeste iman’ı hep aklında tutmalı insan. Kendisini yüce, erdemli, iyi bir Müslüman gibi görmemeli; hep gayret etmeli, cehd etmeli.
Peki, çocuğu bunu yapmaya iten şey ne? Neden bu sahte kendilik inşa edilmeye başlanıyor? İşte terk depresyonu buna sebep olur. “Annem beni sevsin, yoksa beni terk edecek”. Çünkü annenin o anlık bakışlarında terk edilmeyi çok net bir biçimde görüyor çocuk. Anne gerçekte onu terk etmeyecek tabi ki ama çocuk bunu nereden bilsin. Fakat anlık olarak gelip giden o ‘kötü anne’, terk hissini dibine kadar yaşatıyor çocuğa. Geçen bazı tanıdıklar, güya çocuklarını tedib için, suratlarını öyle bir şekle soktular ki, neredeyse ben korktum. Öyle bana bakan bir insandan, ben bile çok rahatsız olurum… ki bu çocuklar 1,5-2 yaşında yavrucaklar. Şöyle düşünün, okyanusta bir balinanın sırtındasınız ve balinayı kızdırdınız, her an sizi üzerinden silkelemek üzere. “Neyse birazdan sakinleşir” düşüncesi yetişkin bir düşüncedir. Küçük çocuk için sadece o an vardır. Çocuk o ‘an’ın içine düşer, oradan çıkamaz. Zaman duygusu henüz olgunlaşmış değildir o yaşta. Çocuk o sahnede kendisini sonsuza kadar terk edilmiş hisseder. Donar, hissizleşir, siz de o tepkisizliği görünce “bu çocuk hiç etkilenmiyor” diye düşünürsünüz; devam edersiniz, hatta dozu arttırırsınız. Çocuğun tahammülünü zaten aşmıştır ama daha da ileri giderseniz, o çukurdaki çocuk parçalanır, bir bölümü ölünceye dek o çukurun içinde kalır. Çocuk büyüyüp yetişkin olsa bile, o çukurda kalan çocuğun âhını, iniltisini ölünceye kadar hissetmeye mahkûm olur. Sonra da gelsin ‘kaygı bozuklukları’, ‘depresyonlar’, şunlar, bunlar. Fakat, bu konu bir bahs-i diğer. Biz konumuza dönelim. Terk, çocuğun baş edebileceği bir şey değil, sonuç olarak. 6 aylık, 1 yaşında, 2 yaşında bir çocuk nereye gidebilir? Terk, damarlardan kanın çekilmesi gibi baş edilemez bir duygu uyandırır çocukta, oksijensiz kalmak gibidir; Masterson böyle tarif ediyor. Buna da ‘terk depresyonu’ adını veriyor. Çocuk bundan kurtulmak için bambaşka yola giriyor, daha hayatın başlangıcında.
Yani gitmesin diye…
Evet, terk etmesin diye. Annenin yüzünün düşmesine biz “terk” diyoruz. Annenin gözündeki ışıltının sönmesine. Çünkü o çocuğu benimseyen, tanıdık bakıştır. Çocuk, anneye baktığında, annesinin kendisine, yavrusuna bakar gibi bakmadığını görüyor. Normalde çocuğuna bakarken annenin gözü ışıldar. O ışıltı birden sönüverir bazı durumlarda. Sönmesi “terk” olarak algılanır; ‘annesi’ gibi bakmıyor artık çocuğa. O ışıltının kaybolmaması için, çocuk annesinin gözünün içine bakar; ne istiyorsa onu yapmaya çalışır. 50 sene sonra da aynı kişi başkalarının gözüne bakarak hayatının yolunu çizmeye çalışır, yani sürekli başkalarına göre yaşar. “Benden ne istiyorlar, ne yapınca beni severler” diye düşünerek yaşar. Bunlar bilinçli düşünceler değil elbette. Kişi bunun farkında değildir. Fakat davranışları ve duyguları bunun işaretini verir bize. Biz de bunu danışana ifade ederiz. Buna ‘yorumlama’ diyoruz. Böylece danışan, davranışlarına hakim olan otomatik ‘programlar’ın farkına varmaya başlar. Bunlar, kişi farkında olmadan, otomatik olarak devreye girerler. Çok az kişi terapi olmadan, kendisini yöneten bu programların farkına varabilir. “Kendini bilmek” denen şeyin bir parçası da budur.
Demek ki bu programlar biz daha bebekken oluşmaya başlıyor zihnimizde. Kişilik bozukluklarında bu programlar büyük zarar verirler, çünkü uyumsuzdurlar. Sağlıklı insanda bu otomatik programlar hayatı kolaylaştırırlar hâlbuki.
Terk depresyonunda bu ‘başkasını memnun etme’ ve ‘bu uğurda kendi hayatını yaşamaktan vaz geçme’ programları çok küçük yaşlarda ortaya çıkıyor, sebebi de terk depresyonu.
Bu duruma düşmemek için yaşadığı duruma, yani terk edildiğinde yaşadığı sıkıntıya “terk depresyonu” mu diyoruz?
Evet. Yani annenin o ışıltısız, sönük, sanki bir yabancıya bakıyormuş gibi bakan veya nefretle, iğrenmeyle bakan gözlerini gördüğü anda, o ‘terk’tir çocuk için. Çocuğun hissettiği şey de depresyondur, çökkünlük yani. Ona terk depresyonu diyoruz. Bu depresyon bildiğimiz manada “klinik depresyon” değil ama benziyor elbette.
Ve başkalarından da gündelik hayatta aynı alakayı göremeyince yaşadığı psikoloji de bir terk depresyonudur.
Tabii; bu yara açıktır ve sık sık kanar. O yüzden kişi hazza atarak kendisini kurtarmaya çalışır. Terk depresyonuna sık sık düşebilir. Bu hisler, çocuklukta hissettiği hislerin tekrar aktifleşmesi ile ortaya çıkar. Yani ikisi de aynı terk depresyonudur.
Mesela çok meşhur bir adamı örnek vereyim. Ondan ders alıyordum. Şimdi kimliği ortaya çıkmasın diye ayrıntıya girmeyeyim. İlk başlarda ondan ders aldığı için herkes çok mutlu; gözleri çok canlı, pırıl pırıl. Dinleyicilerin gözlerindeki bu pırıltı, o yüksek voltaj onu beslerdi. Çünkü çocukluktaki o mekanizma öyle sert kurulmuş ki, birisinin gözü ışıldadığı zaman kendisini iyi hissediyor. Annenin gözündeki fer söndüğü zaman, onu besleyen voltajın düşmesi gibi, yetişkinlikteki hayatında da bu durum aynen devam ediyor, hiç değişmemiş. Demek ki annesi çok patolojikmiş, bu manada.
Ders başladığı zaman herkesin gözünde bir ışıltı vardı. Ondan ders almak büyük bir nimet. İlk defa derse başladığı için herkes çok enerjik, gözlerde pırıltılar yüksek, adama çok yoğun voltaj aktarıyoruz biz gözlerimizle; psişesini besliyoruz bu yüksek voltajla. O da kendisini bu yüzden çok iyi hissediyor, o da çok enerjik, çünkü battery full. Fakat biliyorum ki, üçüncü, dördüncü, beşinci haftadan sonra dersin ağırlığı insanların üzerine çökecek ve öğrencilerin o eski çocuksu hevesleri ortadan kalkacak. Bu aynen kitap alıp da, okumakta zorlanmak gibidir. Coşkuyla kitap alınır, çünkü kitap almak kolaydır. Ama o coşkuyla ilerleyemez, çünkü kitap okumak, kafa yormak öyle kolay değildir. Bu dinleyicilerin de ekonomi öğrenme konusunda aslında bir düşkünlükleri yok, sadece heveskârlar. Dertleri ekonomi değil, sadece meşhur bir adamdan ekonomi dersi almaktan dolayı coşkulular.
Ama dördüncü-beşinci haftadan sonra öğrenmeniz gereken, ezberlemeniz gereken, kafa yormanız gereken şeyler o kadar artıyor ki, artık dinleyicilerde o coşkudan eser kalmıyor. Herkesin gözündeki o ışık, o voltaj giderek düşüyor. Bu durumda hocanın giderek asabileşmeye başlamasını bekliyorum, zaten öyle de oluyor, asabileşiyor. Yani soru soruyor da bilmiyor değiliz, sadece dersin enerjisi meselesi bu. Dördüncü-beşinci haftada fırçalar başlar nedensiz. Altıncı-yedinci derste artık hoca dersi ekmeye başlar. Sekizinci derste de gelmez, bekleriz, ne olduğunu anlamayız, yok hoca… Ders iptal edildi bile denmez. Öyle bir iğrenme ve yok sayma var yani.
Niye böyle oluyor? Bakın, ‘gerçeklik egosu’ ve ‘haz egosu’ işte. Gerçeklik nedir burada: Karşıda öğrenci var, sen ona ekonomi anlatıyorsun. O zaman devam et buna. Tamamla, git. Demek ki ‘gerçeklik zemini’nde ilerlemiyor. ‘Haz’ mı peki? Evet, haz. O ışıltıdan besleniyor çünkü. Ama kendisi de farkında değil bu mekanizmanın. Bizim gözlerimizden ona akan voltajın peşinde adam; demek ki ona bağımlı. Uyuşturucu bağımlılığı gibi. O olmayınca ciddi sıkıntıya giriyor. Bu işte tipik bir ‘terk depresyonu’ fenomenidir.
Ayrılık anksiyetesi nedir?
Çok benziyor olsa da ayrılık anksiyetesi terim olarak farklıdır. Somut olarak annenin olmayışından kaynaklanan bir kaygı türüdür ayrılık anksiyetesi. Deskriptif bir terimdir bu, yani kuramlardan bağımsız, bütün psikoloji ve psikiyatrinin terimidir.
Somut olarak annenin olmayışından…
Evet, somut. Fiziksel ayrılık.
Peki, madem oradan girdik hocam, aynalanma, eyleme vurma, yansıtmalı özdeşim; bunlar temelde nedir?
Gözlerimizle voltaj veriyoruz ya karşımızdakine, o ‘aynalanma’ işte. Karşımızdakini aynalıyoruz orada. Dolayısıyla, o hoca aynalanma bağımlısıydı. Gittiği her yerde aynalanmak zorunda. Aynalanmadığı yerde sıkıntıya giriyor, sıkıntı çıkarıyor. Zor bir hayat aslında. Aynalanma terimini aslında daha geniş de ele alabiliriz fakat bu olayı hazır anlatmışken, oraya bağlayıverdik, güzel oldu.
Eyleme vurma nedir burada ya da yansıtmalı özdeşim?
Aslında kelime anlamı olarak kafamızdaki tiyatronun dışarıda sahnelenmesine eyleme vurma adı verilir. Acting-out, yani sahneye koyma. Danışanın patolojik davranışlarını yorumladığın zaman, danışan da bunu anlıyor, neyi niçin yaptığını, mantığını kavrıyor. Fakat aynı şeyi tekrar yapıyor. Aslında zihnindeki ‘senaryo’yu hayata geçiriyor. Ama biz yorumlamıştık ona; o da zihnindeki senaryonun gerçekliğe ne kadar uymadığını görmüştü. Fakat gitti yine yaptı aynı şeyi. Eyleme vurma dediğimiz şey bu…
Eyleme vurma ne olur; işte cinsellik, şiddet uygulamak, alkol almak, alışveriş, ama yoğun alışveriş, yani gereksiz, fazla alışveriş. İçeride bir senaryo ve ona ait olan bir duygu var. Bu duyguyu anlamak ve analiz etmek yerine onu deşarj etmek, yani o ‘duyguyu boşaltmak’. Deşarj edince analiz etme şansını ortadan kaldırmış olur. O yüzden, eyleme vurma her zaman yüzleştirilir. Çünkü incelenmesi gereken bir duyguyu boşaltıp, kaybediyor. Hangi duyguyla yaptı bunu, biz bunu analiz edecektik, bu duyguyu getirecektik odaya, birlikte inceleyecektik. Hızlı araba kullanmak, şiddet, adam dövmek, yoğun alışveriş yapmak, cinsellik, alkol tüketimi… Birçok şey olabilir.
Cevap verilmesi gereken bir durumda sessiz kalmak da eyleme vurma olabilir mi?
Bazı durumlarda eyleme vurma olarak değerlendirilebilir elbette. Belki sizi ‘çaresiz bırakmak’tan haz alıyor olabilir; böylece sizi zor durumda bırakmış oluyor veya kendisinden bir şey vermemiş oluyor; korktuğu/çekindiği bir şeyi söylememiş oluyor veya sırf “korkmuyorum, ama hiçbir şey vermeyeceğim sana, benden hiçbir şey koparamazsın” diye de yapıyor olabilir. Birçok seçenek olabilir, hastadan hastaya değişir.
Füzyon, mesela kişilik bozukluklarında ne anlama geliyor?
Füzyon, Masterson’un narsizmi kavrayışında Kohut’tan aldığı önemli bir kavram. Narsistler kaynaşmış durumda kabul edilirler. Füzyon, kaynaşmak demek. Kaynaşmak ne demek? Biz bebekken, annemizin ‘ayrı bir zihni’ olduğunu bilmiyorduk, ona bitişiktik adeta. Onu bizden ayrı, bağımsız algılayamazdık. Hâlbuki anne bizden ayrı şeyler ister, ayrı şeyler düşünür, ayrı bir dünyası vardır onun; biz bunu bebekken düşünemeyiz. Ama bazı hastalar da bunu düşünemezler, çünkü o evrede duraklamışlardır. O ‘yeti’ oluşmamıştır onlarda. ‘Ayrışma’, füzyonun sona ermesine verilen isimdir.
Kendimiz için geçerli ama bu, kendimizi annemizden ayrı düşünemiyoruz.
Tabii. Ama bir zaman sonra, 6 ay ile 18 ay arasında, başka insanların ayrı fikirleri, ayrı zihinleri olduğunu anlamaya başlıyoruz. Ama narsistler burada başarılı olamıyorlar; herkes kendisi gibi düşünüyor, kendisinin dışında bir düşünce mümkün değilmiş gibi hissediyorlar. Yani bir tane zihin var dünyada, o da onun zihni. ‘Tek zihinlilik’ diyoruz bu fenomene. Yani tek zihinlilik, füzyon göstergesidir.
Füzyon birleşme mi demek?
Füzyon, kaynaşma demek. Yani tek bir vücuduz biz; iki ayrı zihnimiz olamaz. Bebeğin zihin dünyası böyledir. Narsistin zihni bebeğin zihni gibidir. “Benim zihnimden başka bir zihin olamaz” diye bir his vardır içinde. Onun bu anlayışı bilişsel (kognitif) değildir ama; olsaydı bunun adı delilik olurdu, değil mi? Yani insan böyle bir şeyi kendi ağzıyla söylese, psikoz teşhisi alır. “Dünyada bir tek benim zihnim var” diyen adam, apaçık delidir. Fakat narsist bunu diliyle söylemiyor, duygulanımı öyle; lakin bu da davranışlarına yansıyor tabi. Davranışlarına nasıl yansır? Kendisi gibi düşünmeyene “geri zekâlı” der. Yani? Bu, işte, “benim düşüncemin dışında bir düşünce yok”, yani “benim zihnimin dışında bir zihin yok” anlamına gelir. Önüne gelene “geri zekâlı” diyorsa veya geri zekâlı muamelesi yapıyorsa, sallamıyorsa, kendi fikirlerinden her zaman çok fazla emin ise, işte bunlar tek zihinliliğin davranışa yansımasıdır. “Salak” der küçümser, yok sayar. İşte bundan, onun, aslında arka planda duygu olarak “dünyada sadece benim zihnim var” diye ‘hissettiğini’ anlıyoruz. ‘His’ bu, ağzıyla söyleyemez bunu. Yani bilinçli bir düşünce değil. Ağzıyla söylese psikoz teşhisi alır. Ama biz neredeyiz; kişilik bozukluğu düzlemindeyiz, değil mi, kişilik bozukluklarını konuşuyoruz burada. Peki, bu ne demek? ‘Psikoz ile nevroz arasında’yız, ‘sınırda’yız demek. Kişilik bozuklukları ne nevrotik düzey kadar sağlıklı, ne de psikotik düzey kadar sağlıksızdır. İkisinin arasındadır. Yani biraz daha gerilese psikoza kayacak demektir. Öyleyse şöyle bir şey söyleyebiliriz, duygulanım kafayı sıyırmış, ama biliş yani kognisyon daha sıyırmamış; işte ‘arada’. Kognisyon, yani diliyle ifade ettiği şey, bilinç düzeyindeki bilgisi; düşündüğü şey demektir. O yüzden buna borderline deniyor, yani ‘arada kalmış’; aradaki ‘sınır bölge’. Buradaki borderline’dan kastım borderline kişilik bozukluğu değil. Biz kişilik bozukluklarına borderline organizasyon adını veriyoruz.
Kime göre?
Kernberg’e göre… Kernberg “borderline organizasyon” olarak bir düzey tanımlıyor. Borderline kişilik bozukluğu da, narsistik kişilik bozukluğu da, şizoid kişilik bozukluğu da bu düzeyde bulunur, bu düzeyde organize olur; arada, sınırda, borderline düzeyde yani.
Narsistik kişilik bozukluğu bir borderline organizasyon. Narsistlerde ‘tek zihinlilik’ bulunur. Biz füzyonu göremeyiz, anlayamayız. Füzyon bir kurgudur. İnsan gerçekten bir şeyle kaynaşmış mı kaynaşmamış mı, nereden göreceğiz? Ancak onun davranışlarından tahmin edebiliriz. Narsistte kaynaşma varsa, tek zihinliliğin davranışlara yansıdığını görmemiz, buradan çıkarsama yapmamız gerekir.
Ama duyguda yaşadığı bir şey bu, değil mi, bilinçte değil?
Evet, sadece duyguda yaşadığı için zaten psikozdan kurtuluyor. Bilinçte yaşasa, yani ‘kendi düşüncesi’ olarak ‘diliyle’ ifade etse, o zaman psikoz teşhisi alır.
Yani bilinçte değil derken bilinçdışı mı demek istiyorsunuz?
Bilinçdışı, tabii. Bilinçli dersek psikoza girer. Bilinçdışı dersek, o zaman ‘arada’ kalır, borderline’da kalır, sınır bölgede yani.
