Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Sözün Tükendiği - Yer Sorular ve Allah Rızası / Dr. Alper Yücel Zorlu

Bu Yazıyı Paylaşın:
Sözün Tükendiği - Yer Sorular ve Allah Rızası / Dr.  Alper Yücel Zorlu

Yeryüzünü adaletle doldurmak” ne demek? Zalimlerin korkulu rüyası, mazlumların sevinci, ariflerin âbidlerin duası ve gözyaşı bu olmalı… “İlay-ı Kelimetullah” dedikleri “yeryüzünü adaletle doldurmak” değilse nedir! Ahirette onurlu, haysiyetli, arif insanların, gölgesinde dinlenecekleri sancağın müdavimlerinin “Yeryüzünde işte biz de bunu yapmıştık.” diyecekleri şey bu değilse nedir? Şu an, üç günlük dünyada, böyle bir amacı gerçekleştirmek uğruna canı dahil her şeyini feda etmeye hazır hakiki insanlar, acaba nerede ya da nasıl yetişiyorlar? Onları yetiştiren güç nasıl bir şey? Enerjilerini nereden alıyorlar? Ve onları KİM yetiştiriyor? Ve o nasıl bir İNSAN?.. Tersinden bir okumayla bugün böyle bir şuura sahip olmayan insanların durdukları yer, derin bir korku ve kaygıyı gerekli kılmıyor mu? Alim ya da âbid “biliniyor olmak” bu konuyu ne kadar etkiliyor acaba?

Afet masası… Güzelliklerin enerjiye dönüp problemlerin çözüldüğü yer. Yaşayanların yaşarken, henüz ölmemişlere faydalı olma talepleri. Dert gelince başa, elden geleni yapıp sonucu Allah’a bırakma düşüncesiyle işin başına geçmek, yüreğinin yettiği yere kadar elinden geleni yapmak. İmkânları seferber edip kazayla kader arasında ince bir yerde durmak… Tüm sonuçlara hazırlıklı ve hazır olmak, elinden geleni yapmak…

Herhangi bir nedenle ya da kanser olup ölümü bekleyenle, hiçbir sağlık sorunu olmadığı halde bir badireyle vefat eden insanların varlığı, ölümün “sıralı” olmadığının en büyük göstergesi değil mi?.. Ölümü bir dönüm noktası olarak gören ama bir tasarruf hakkımız olmadığını fark ettiğimizde bütün bir hayatın muhasebesini yapmak…

Ne kadar güçlü, nüfuz sahibi ve makam sahibi olursan ol, zamanla önce halkın gözünden düşmek ya da daha az fark edilir hale gelmek, öbür âleme geçişin bir başka açıdan ayak sesleri oluyor, ta ki ölüm gelip kapıya dayanana kadar… Dünyevî etiketlerin itibar kaynağı olmaktan çıkıp, öbür âlemde seni muteber kılacak şeylerle yüzleşme zamanının geldiğini görmek..

Yaşadığımız hayatı anlamlı kılan en büyük kıymet düşüncesi / düşünce alanı, “dünyanın ahretin tarlası” olduğunu unutmadan yani her şeye yerli yerince değer vererek, ötelerin ötesine “neyi” “ne kadar” taşıdığımız, nelere talip olduğumuzla yakından alakalı… Ve bu bağ, bizi dünyaya taşıyan hakikatin dünyada bizlere nefes alma ve verme gücü veren kudretin, ezelden ebede olan sonsuz enerjisinin bizde tecelli ve tahakkuk eylediği durumları bir kez daha derinlemesine düşünüp, belki de son düşünme hakkımızı kullandığımızı fark etmeden, oturaklı yani dingin bir duruşla hayata tutunup tutunamadığımızı değerlendirmeyi sağlıyor olmalı ki, bizler doğru bir yerde durduğumuzu biliyor olalım… “Gidenler gitti, ya biz?” sorusunun muhatap olma noktasında hakiki taliplileri kimler?

Yüce Allah’ın (cc) Rahman ve Rahim oluşu, günümüzde İslam’ın evrensel boyutta anlatılma ve anlaşılmasını zaruri kılmıyor mu? İslam fıtrat dini, ahlak, merhamet ve adalet vazgeçilmez değer, yaratılmış olmak büyük imtihan olduğuna göre, “Üst akıl” dedikleri dünya hegemonyası, Allah’ın (cc) kudreti karşısında ne yapabilir ki… Hakiki bir iman karşısında bütün nicelik ve niteliklerin boş olduğunu görmek çok mu zor!..

İlim, ölçü, ahlak, denge… Hepsi de birbirini tamamlayan ama kemâl ve yeterlilik yönüyle ancak kalbe feyz gelmesiyle hakiki anlamda test edilebilen değerler… İhlası ölçemiyoruz lakin ahlakımız değiştikçe anlıyoruz onu. Peki, ahlakımızın değiştiğini nereden anlayacağız? Ölçü: Kur’ân; ölçü: Sünnet… Bu iki temel kaynağa hakiki uygunlukla… Peki, yeryüzünde “feyz” alanlar kimler? Bu soruya insanın kendisinin cevap vermesi yeterli ama “Derviş, gönülsüz gerek.” misali, hizmet etmeye kimler hazır?

Şair’in “Bu sınırı kim çizmiş gönlüme / Dar geliyor dar geliyor gardaşım!” dediği kutlu hülya, büyük hedef, son savaş… İçimizde ve dışımızdaki herc-ü merc ve yaşadığımız hayatı anlamlandırma çabası… Arayışı olmayanların, bugün nasıl bir hayatın içinde yaşadığımızın farkında olmayanların, bizi yakın gelecekte nelerin beklediğini düşünmeyenlerin bu sorulara muhatap ya da talip olması zor görünüyor…

“Şuurlu olmak” deyince inanan insanlar ya da Müslümanlar, önlerine kendilerini bağlayan ne tür hedefler koydular ya da koymalılar ki, bu zaman diliminde “Allah’ın rızası” dediğimiz büyük meselede doğru yolda, istikamet üzere ve “yol alıyor” olalım? Müslümanların eğitim mantalitesi, motivasyon alanları bugün bunu sağlamaya yeterli mi? Eğitim, yetişmek, şuur kelimeleri bizler için ne ifade ediyor? En önemlisi önümüze koyduğumuz hedeflerin bu zamanda, yani insanların halini bilen ve gören birileri olarak, “Allah’ın muradı” ile uyumlu olup olmadığını hiç düşündük mü? Sloganik düşünce, beylik lâflar, inceliklerden ve hakiki ahlakî değerlerden uzak yaşamak, sadece bizi değil, tüm insanlığı nereye sürüklüyor acaba?

Tüm bu soruların muhatabı olan insanlar, kendilerinden menkul en iyinin peşinden koşmak yerine “Allah’ın seçtiği” yani görev verdiği, ahlaken kâmil mükemmil bir zâtı arıyor muyuz? Böyle bir kaygımız var mı? Bugün bunu çok ütopik bulanlar ya sünnetullahı bilmiyor ya da hiç tarih okumamış demektir. Ya da en azından böyle bir gücü kim ortaya koyabilir Allah’ın (cc) yardımı olmadan… Bu mümkün mü aksi halde ne yapmalıyız? Yoksa her biri sadece birkaç konuda mahir fikir adamlarına teslim mi olacak, bütün maddî, manevî, uhrevî geleceğimizi pek çok yönden içi boş ya da sadece kendi idrakiyle sınırlı bir kurguya teslim mi edeceğiz?

Bugün bu sorular gece gündüz düşünmeyi hak etmiyor mu? “Müslüman şöyle olmalı” türünden mottolar, bu sorulara ya da devasa sorunlara cevap olabilir mi? Bu sorulara kendini kandırmadan cevap veremeyenlerin durduğu yer, insanlara kendini dayatmak değildir de nedir?

İnsan tekilinin ahlak, kişilik, kimlik ve her alanda “ölçü” sorunları nasıl aşılacak? Örnek rol model ne, ya da kim olmalı? Hz.Peygamber’i (sav) günümüze nasıl taşımalıyız? O’nu (sav) yeterince doğru anlayabildik mi? Ahlaken durduğumuz yer bu konuda yeterli mi? Eğer doğru anladıysak, “anlamak” deyince ne anlamalıyız? O’na benzeme iddialarının ölçütü nedir? Tüm bu sorular bizi bir yerlere taşırken, çıktığımız yolda, “iman ve yakîn” problemlerimizi nasıl halledeceğiz? Hangi ferasetle kimi ve nasıl tanıyacağız? Kendimizi ne kadar tanıyoruz? Biz kimiz? Kendimiz hakkında düşüncemiz nedir? “Kendini bilmek” denilen keyfiyetin ve kaçınılmaz varolma biçiminin neresindeyiz? Böyle bir keyfiyete şu ana kadar kavuşamamışsak, bu kafa karışıklığıyla nereye ve kime gideceğiz, kim elimizden tutacak, kim yol gösterecek? Kimin doğru yolu gösterdiğini, ortalama bir Müslüman olmanın ötesinde nasıl bileceğiz? Sıradan cevapları her yerden ve herkesten aldığımız bir dünyada günümüzde bizi bağlayan “hakikat” nedir?

Sadece kendimizin durduğu yeri tespit noktasında sorduğumuz bu sorular, vicdanen başkalarını düşündüğümüzde, ümmet bu soruların cevaplarında gönül birliği içinde değilse “ümmetin hali” ne olacak? Bu soruya “kendimizi ve başkalarını kandırmadan cevap vermeye” aklımız, irfanımız, ahlakımız yetiyor mu? Yetmiyorsa ne yapmalıyız? Tanıdığınız, yeten bir “yürek”, arif, bilge, hikmet ehli, Allah (cc) ile “arası iyi olan”, ahlak ve şuur abidesi, Allah’tan (cc) başka kimseye boyun eğmemiş, merhamet ve adalet timsali, her şeyi yerli yerine koymuş, ümmeti çok düşünen ve seven, Allah’ın (cc) “yolunu açacağı”, yüreğine ve bileğine güçlü, dediğini yapacak ve yaptıracak, insanların âşık olacağı ve peşinden gideceği, her şeye hazır ve aldığı görevi layıkıyla yapacak, evrensel manada İslam’ı anlatabilecek, İslam’ı yeryüzünde hakim kılacak, ceddi olan Hz. Peygamber’in (sav) maddî manevî neşesini insanlara taşıyacak biri var mı?

Öyle görünüyor ki ya bu konuları tek tek çözecek ve öylece yol alacağız, ya da bir çözene başvuracağız…