Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Sosyal İlişkilerimizi Zedeleyen Bakış: Haset

Bu Yazıyı Paylaşın:
Sosyal İlişkilerimizi Zedeleyen Bakış: Haset

İnsanoğlu, yaşamında çoğu zaman içinde bulunduğu şartları beğenmez ve hep başkalarının hayatına özenir. Şehirde yaşayan insanlar, köyde yaşayanların yerinde olmak ister. Doğal yiyeceklerle beslenmek, temiz havasını solumak ve trafikten, stresten uzak bir hayat yaşamak hayali içindedirler. Köyde yaşayan insanlar da şehir hayatının gösterişine ve imkânlarına sahip olmak ister. Yetişkinler “Keşke hep çocuk kalsaydık.” der, çocuklar bir an önce büyümek ister. Hatta insanlar kendi cinsiyetleri ile ilgili de olumsuz algı içinde olup karşı cinste olmayı bile isterler. “Bu hayatta erkek olmak vardı, kadın olmak zor, keşke erkek olarak yaratılsaydım.” düşüncesi içindedirler. Ya da tam tersini düşünenler de vardır. Mesleğini beğenmeyenler, belki yıllar sonra meslek değiştirenler… Evet, bazı şartları kolaylıkla veya zor da olsa değiştirebiliriz ancak bazı durumları değiştiremeyiz. Örneğin, anne babamızı değiştiremeyiz. Yaşadığımız şehirden memnun değilsek değiştirebiliriz. Saçımızı beğenmiyorsak kuaföre gidip değiştirebiliriz. Mesleğimizi yıllar sonra değiştirebiliriz. Ama bütün bunlar için maddi-manevi bedel ödemeye hazır olmalıyız. Zorluklarına katlanmadan istediğimiz hayata sahip olabileceğimizi düşünürsek yanılmış oluruz. Herkes bir yere gelmek için bedel ödemiştir. Kolaylıkla yapılan bir iş yoktur.

Neden kimse bulunduğu konumdan, yaşadığı şehirden ve elindeki imkânlardan memnun değil? Neden herkes başkalarının hayatına özeniyor? Kişi, kendi çektiği sıkıntıları görüyor fakat başka insanların yaşadığı zorluklara her zaman şahit olmuyor. Kimin, ne için, ne kadar bedel ödediğini bilmiyor. En büyük derdin, kendisinde olduğunu düşünüp diğer insanların her zaman mutlu ve rahat içinde yaşadıklarını zannediyor. Bu nedenle başkalarının hayatına ve imkânlarına imreniyor. İmrenme duygusu bazen yerini haset duygusuna da bırakabiliyor. Haset, kişinin hem kendisine hem de çevresindeki insanlara zarar veren kuvvetli ve yıkıcı bir duygudur. Bu duyguyla mücadele edebilmek için önce onu tanımak gerekir. Haset, kıskançlık ve imrenmek birbirleri ile karıştırılmaktadır. Bazen, “Sana çok imrendim.” diyenleri duyarız ya da biz başkalarına söyleriz. Ağızdan çıkan imrenmek iken kalpten çıkan haset olabilmektedir.

Başka insanlarda gördüğümüz güzelliklerin, bizde de olmasını istemek imrenmektir. Burada olumlu, yapıcı duygular vardır. Sahip olmak istediğimiz o güzellikler için çaba gösterebilir, kendimizi geliştirebiliriz. İmrenmek, “Sende var, bende de olsun.” demektir. Kıskançlık, genelde ikili ilişkilerde görülür. Değer verdiğimiz kişilerin sevgisini kaybetmek ya da başkalarıyla paylaşmaktan korkarız. Kaybetme korkusu ile kıskançlık duyarız. Küçük çocukların annelerini kardeşlerinden ya da başka çocuklardan kıskanması, annelerinin sevgisini paylaşmak istememelerindendir. Haset ise bambaşkadır. Başkalarında gördüğümüz güzellik ve imkânları çekememek, “Neden bende yok da onda var!” demektir. Haset, hem kişinin kendisine hem de karşı tarafa zarar verebilen güçlü bir duygudur. “Bende yoksa onda da olmasın.” düşüncesi insanı kemirmeye başlar. Haset duygusunda, kişinin kendini üstün görmesi, diğer insanları küçümsemesi de vardır. “O kim oluyor da bütün bu imkânlara sahip olabiliyor?” İnsanlar neye haset ederler? Mal, zenginlik, sağlık, aile, arkadaş, güzellik, şöhret, iş, meslek, yetenek, bilgi… Bir insanda olabilecek her şeye haset edebilirler. Hatta kişinin zorluklarla baş edebilme gücüne bile haset edenler vardır.

Haset duygusu içinde olan kimseler, insanların yüzüne gülüp iyi dileklerini abartılı bir şekilde dile getirirler. Bunun yanında kimsenin görmediği ya da dikkate değer olmaya şeyleri de gün yüzüne çıkarırlar. Örneğin bir düğünde, evli çifte uzun uzun mutluluk dilerler, öte yandan gelinin saçına, ayakkabısına, organizasyonun eksikliğine değinmeden geçemezler. Bu insanlar, karşı tarafta hep bir kusur bulma çabası içine girerler. Mutlulukları, diğer insanların mutsuzluğuna bağlıdır. Kimin başına kötü bir iş gelse içten içe sevinirler. Bu nedenle haset, tehlikeli bir hastalıktır. Açıkça saldıran düşmandan daha tehlikelidir. Kişi için de karşıdaki için de… Haset, sevgiyi yiyip bitiren bir duygu olduğu için kendini bir yerden belli edecek ve kişilerin arasında soğukluk başlayacaktır. Hasedi alışkanlık haline getiren kişilerin etrafından arkadaşları, komşuları yavaş yavaş uzaklaşacaktır.

Özellikle sosyal medya kullanımı ile birlikte hem yakınlarımızın hem de tanımadığımız birçok insanın ne zaman, nerede, kiminle ne yaptığını takip eder olduk. Gezdiği yerleri, yediği yemeği, içtiği kahveyi paylaşan insanları gördükçe sanki onlar hayatlarını dört dörtlük yaşıyor, geziyor, eğleniyor da bir biz gezemiyoruz, eğlenemiyoruz, hayatı dolu dolu yaşayamıyoruz gibi bir algıya sahip olmaya başladık. “Ben mahalleden çıkamıyorum, insanlar şehir şehir geziyorlar.” diye haset edebiliyoruz. Sosyal medyayı kullanırken haset duygusunun oluşması, birçok probleme neden olabilir. Arkadaşlarımıza karşı sevgimizin azalmasına hatta nefret duygusunun oluşmasına yol açar. Bu nedenle sosyal medyayı kullanırken bilinçli olmak gerekir.

Kimi insanlar, başkalarının hasedinden korunmak için kendilerini mutsuz ya da bulundukları konumdan daha aşağı göstermek isterler. İnsanlar nazar etmesin diye yaşadıkları güzelliği herkesle paylaşmazlar. Herkesle her şeyin paylaşılmaması doğrudur ancak nazar edecekler diye de mutluluğun gizlenmesi ne derece doğrudur, nereye kadar rol yapılabilir? Bu da başkaları için yaşamak değil midir?

Haset, Allah’ın kulları için en uygun görüp verdiklerini kabul etmemek, Allah’ın takdirini beğenmemektir. Şöyle düşünelim: Hastalandık ve doktora gittik. Doktor bizim hastalığımıza uygun bir ilaç verdi, başka bir hastaya da farklı bir tedavi yöntemi önerdi. Doktora “Neden bana bu ilacı verdin de ona farklı bir tedavi uyguluyorsun?” diye çıkışmamız ne kadar doğrudur? Allah da kullarının manevi hastalıklarını en iyi bilip ona uygun manevi tedaviler veren değil midir? Kimine imtihan gereği hastalık vermekte; kimini evladıyla, eşiyle, anne babasıyla, arkadaşıyla imtihan etmektedir. Zaman zaman sıkıntılarla imtihan ederken zaman zaman da sağlıkla, varlıkla, bollukla imtihan etmektedir. Bu durumda “Allah’ım, neden ona veriyorsun da bana vermiyorsun?” demek Allah’ın iradesine karışmak olur. Bunun yerine, irademizi kullanıp üzerimize düşeni yapmalı ve gerisini Allah’ın takdirine bırakmalıyız.

Ahlâkları, bir zincirin halkaları gibi düşünebiliriz. Güzel ahlâkları oluşturan halkalar sevgi, edep, merhamet, saygı, cömertlik bir araya geldiğinde bir zincir oluşturur. Ve bunların yanına yine bir güzel ahlâk halkası gelir. Ahlâklar, birbirlerine neden-sonuç ilişkisiyle bağlıdırlar. Sevgi merhameti, merhamet yardımseverliği, yardımseverlik cömertliği doğurur. Kötü ahlâklar da böyledir. Kötülük kötülüğe sebep olur. Güzel ahlâklarımızın yanında haset duygumuz da varsa ve bununla mücadele etmiyorsak, bir süre sonra güzel ahlâklarımız yerini kötü ahlâklara bırakacaktır. Paslı halka değiştirilmezse önce yanındaki halkayı paslandıracak ve en sonunda tüm zinciri etkileyecektir.

Hz. Yusuf’un kıssası da pek çok açıdan ders niteliğindedir. Kardeşleri, Hz. Yusuf’a haset ettikleri için, babasının ona olan sevgisini ve koruyuculuğunu çekemedikleri için Hz. Yusuf’u kuyuya atmışlardır. Onu babasından uzaklaştırmak istemişlerdir. Bunu basit bir kıskançlık olarak değerlendirebilir miyiz? Babalarının Hz. Yusuf’u kendilerinden daha çok sevip korumasını kıskanmış olabilirler, bunun yanında Hz. Yusuf’un bilgi ve ahlâkça da üstün olmasını çekememişlerdir. Kıskançlıkla haset farklı kavramlar olsa da kıskançlık konusunda da dikkat edilmesi gerekir. Kontrolsüz kıskançlık kişiyi hasede sürükleyebilir.

İnsanların haset etmeleri ve kötü bakışları nedeniyle üzerimizde olumsuz bir enerji oluşabilmektedir. Nazar etmek, nazar değmesi vardır ve dinimizce kabul edilmektedir. Ancak nazardan korunma düşüncesiyle takılan nazar boncuğu ve bunun gibi eşyaların kullanılması doğru değildir. Hadis-i şerifte, “Nazardan Allah’a sığının, çünkü nazar (göz değmesi) haktır.” (İbn Mâce, Tıb, 32) buyrulmaktadır. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), nazara karşı Âyete’l-Kürsî, İhlas, Felâk ve Nâs surelerini okumuş, ashabına da bunları okumalarını tavsiye etmiştir. Nazar ve diğer kötülüklerden korunmak ve kurtulmak için Allah’a dua edilmesi gerektiğini buyurmuştur. (Buhârî, Tıb, 32, 38; Tirmizî, Tıb 16; İbn Mâce, Tıb 32, 36; Kamil Miras Tecrîd Tercemesi, XII, 90)

Çevremizdeki insanlardan nasıl bir kötülük geleceğini bilemediğimiz, insanların kalplerinden ne geçirdiklerini göremediğimiz için her gün evden çıkmadan önce manevi kalkanlarımızı giyinip çıkalım. Hem kendimiz hem ailemiz, çocuklarımız ve sevdiklerimiz için duayı dilimizden düşürmeyelim. Başkalarına edilen duanın da aradaki sevgi bağını kuvvetlendireceğini unutmayalım.