Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Sinemaya Gönül Veren Bir Yürek / Yönetmen İsmail Güneş

Bu Yazıyı Paylaşın:
Sinemaya Gönül Veren Bir Yürek / Yönetmen İsmail Güneş

Günümüzün en iyi sinema yönetmenlerinden biri olarak görülüyorsunuz. Yönetmen olmaya nasıl karar verdiniz?

Sinemayla bağım altı yaşındayken başladı diyebilirim. Samsun Erenköy’de o zaman elektrik yok, Halk Eğitim Merkezi aracılığıyla okulun duvarında göstermek üzere jeneratör eşliğinde bir kumpanya gelir ve bir takım eğitici filmlerle birlikte bağırsak kurtlarının anlatıldığı, biçerdöverlerin gösterildiği tarımla ilgili filmlerin akabinde  “Damga” diye siyah beyaz Sadri Alışık’ın Zeynep Aksu ile oynadığı bir film gösterilirdi. Filmi gördüğümde ben sinemacı olacağım dedim. Genelde sorarlar ilkokul çocuklarına: “Sen ne olacaksın?” dendiğinde çoğunlukla bu çocuklar pilot ve doktor olmak ister, bizim kuşak öyleydi… Ben sinemacı olacağım deyince öğretmen bir hayli şaşırmıştı. Yıllar sonra beni buldu ve “Evet, sen bunu söylemiştin ve oldun.” dedi. Onun da unutmamış olması enteresan. Ben o ilkokuldan gelen bir merakla başladım… Filmler sıkça görebildiğimiz bir şey değildi. Yatılı okulda kalmıştım. Okulun eski yemekhaneden bozma bir sinema salonu vardı. Çarşamba günleri ve cumartesi geceleri olmak üzere haftada iki tane film oynardı. Paramız olduğunda en önde oturmak için bir saat önceden girerdik. Çünkü küçüktük, arkada oturursak göremezdik. Eğer paramız yoksa -mekan yemekhaneden bozma olduğu için siyah perdelerle çevrilirdi- biz de tırmanırdık demir pencerelere ve perdeyi aralar tersten seyrederdik. Bu seyir faslı 1-1,5 saat kadar devam ederdi.

1973’te İstanbul’a lise bölümüne geldim. Orada Mehmet Gözen vardı. Ben yatılıydım o gündüzlü. Öğretmen Okullarının kuruluş yıldönümünde oynanacak “İstiklâl” diye bir piyeste oyunculuk yapacağız. Ben Fransız tercümanı oynuyorum, o da yaşlı bir ihtiyarı oynuyor pamuk sakallarıyla…

Sinema dünyası ile olan bağınız ilk olarak ne zaman başladı?

1977 senesinin yazında Güzel Sanatları kazanmıştım. Onun hemen akabindeki ilk dönemde ben rahmetli Natuk Baytan’ın asistanı olarak gittim. Dördüncü asistandım sonra üçe, o filmin içinde ikiye kadar yükseldim ve toplam on tane filmde asistanlık yaptım. Senede bir filme tekabül eden bir durumdu ve 1977’den 1986’ya kadar senede bir tane filmde asistanlık yapabilme imkânı buldum, çok zordu… Hem filmler çok üretilmiyordu, üstelik de gittikçe bir geriye düşüş söz konusuydu. 12 Eylül’le birlikte pornografik filmler hayatımıza girdi ve aile, o filmler yüzünden sinemadan uzaklaşmış oldu. Televizyon girdi hayatımıza… Televizyon da insanları evlere bağladı ve tek eğlence kaynağı olan sinemanın yerini tek eğlence kaynağı olan televizyon aldı. Dolayısıyla az film çekiliyordu. 1982 yılında büyük bir kriz girdi sinemaya ve neredeyse hepimiz işsiz kaldık. Şevki Özpeynirci beni iyi bir fotoğrafçı olarak istihbarat şefine tavsiye etti. Ben 1982’nin 1 Nisan’ında şaka yaparak gazeteciliğe başladım. Yine yazları ve genelde yıllık izinlerime denk getirdiğim asistanlıklarım oldu, o dört yıl bu işi yaptığım dönemde. 1986 senesinin şubatı gibi, rahmetli Mustafa Necati Sepetçioğlu’yla tanışma imkânı buldum. Gazeteye gelmişti ve Lokman Kondakçı da ona bir takım projelerini anlatmış, danışmanlarından biriydi. Bir film şirketi kuracak ve sinemaya büyük bir sermayeyle giriş yapacaktı. Öyle bir durumda tevafukla ben Sepetçioğlu’na projelerimi, yapacağım işleri anlattım. Yaşım yirmi dört idi, o bana itimat etti ve dedi ki: “Yarın burada mısın?” O zaman Tercüman tesisleri Topkapı’daki en büyük binaydı. Şimdi en küçük binalarından biri hâline geldi. Oraya geldi ertesi gün, ben de şeften izin aldım ve birlikte Lokman Kondakçı’ya gittik. Lokman Kondakçı’ya benimle ilgili bir kefalet verdi. Yeni tanıdığı bir adama kefalet vermek çok kolay bir iş değildir ve ben Lokman Bey’in yanında işe başladım. Bana dedi ki: “Yönetmenlik yaparsın, önce bir şirketi oluşturalım, sen burada idareci olarak başlayacaksın.” Bir ay sonra da genel müdürlük teklif etti, ben de genel müdür olmama konusunda direndim. Dedim ki: “Ben film çekeceğim.”  İyi ki de öyle yapmışım. Eğer genel müdür olarak devam etseydim film çekme imkânı olmayacaktı. Çünkü bir iki yılda sonuçlandı, düşündüğü piyasayı elde edemedi. Ama ben dedim ki hayır, yönetmenlik yapacağım.

Peki, ilk sinema filminizi ne zaman çektiniz?

Bir senaryom vardı zaten uzun süredir üzerinde çalıştığım. O senaryo ile 1986’nın Haziran ayı gibi bir döneminde Bursa’da ilk sinema filmimi çekmiş oldum. Uzun metrajlı sinema filmi çekmiş oldum ama bunun öncesine baktığımızda 1977’de ilk defa rahmetli Natuk Baytan’ın yanında asistanlığa başladığımın hemen akabinde ben bu işi öğrendim dedim. O zaman bulunduğum Orhun Film şirketinde 8 milimetre bir kamera vardı. Asistanlıktan kazandığımız parayla aldık onu. İstanbul’dan Konya’ya gidiş ve dönüş üzerinde bir tren yolculuğu boyunca bir kısa film çektim. “Karanlık Bir Dönmedi” diye bir kısa filmdi ve bu filmi uzun sürede -çok zordu o zaman şartlar, montajlamak, seslendirmek vs. 1982’nin martına nisanına tekâmül etti- ancak bitirebildim. O zamanlar İstanbul Fotoğraf ve Sinema Amatörleri Derneği, İFSAK diye bir kurum vardı. Bu kurumun yarışmasına katıldım ve ödül aldım. Benim 1977’de yaptığım iş yirmi dakikalık bir kısa filmdir. Sonra epey gayretlerimiz oldu, senaryolar yazdık hayaller kurduk falan. Ama 1986’nın 1 Nisanına kadar bir imkan bulamadık ve ilk Lokman Kondakçı vasıtasıyla ilk filmimi haziran ayında çekmiş oldum, sene 1986... Kimler oynadı o filmde; Necla Nazır, Kenan Kalav, Fikret Hakan, Mehmet Aslantuğ -daha sonra star oldu- Şemsi İnkaya, rahmetli Gürdal Tosun, Zihni Küçümen,  İhsan Baysal… Sonra büyük bir kadro oldu. İlk filmimi böylece gerçekleştirmiş oldum.

“Hiçbir filmim diğerine benzemez. Her filmimde, anlattığım her hikâyede farklı bir dil vardır.” diyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?

Anlattığınız hikâye eğer durgun bir hikâye ise mecburen kamerayı kullanma biçiminiz, montajı, planların süresini ayarlama biçiminiz o hikâyenin yapısına göre değişir. Bu açıdan bakıldığında bütün hikâyeler birbirinden faklı şeyler anlatırlar. “Gün Doğmadan” bir kale hikâyesiydi. Genç bir insanın, Kenan Kalav’ın oynadığı o karakterin yirmi dört saatlik yolculuğu boyunca ölüme gidişini anlatır. Dolayısıyla bir yol hikâyesidir, bir minibüsün içinde başlar sonra yol boyunca başına bir sürü işler gelir ve onun hikâyesi hareketli bir kamerayı gerektirir. Çünkü zaten yürüyoruzdur, gidiyoruzdur. Hareketli bir işi durağan bir kamerayla anlatabilmek zordur. O açıdan dili, üslubu, o filmin kendi yapısına ait bir durumdur.

İlk filminizden sonra artık daha kolay olmuştur her şey değil mi?

Evet, hemen çalışmalara başladım ve ikinci filmim “Ateş Böceği” oldu. Bin yıllık İstanbullu bir kızla, dedesi babası ahşap bir evde oturan bir kız. Taşradan gelmiş ve tıp tahsil etmiş, hastanede başhekim olan taşralı bir insanla şehirli bir insanın evliliğinin çelişkileri üzerine kuruludur. Biri bin yıllık İstanbulludur, şehirlidir, Fransızca biliyordur ve şehrin bütün yaşantısı ona normal geliyordur ama öbürü taşralıdır, taşradan gelmiştir, taşranın adetleri, feodal yapısı, genetik ruhlarına sinmiştir ve dolayısıyla iletişimsizlik üzerine bir filmdir, bir apartman filmidir. Hatta benim çok sevdiğim bir sahnesi vardır; kadın böyle bir bunalım sabahı balkona çıkar ve onun gördüğü yer bir apartman tarlasıdır. Beşiktaş’ın Ihlamur’a bakan orada bir apartmanın teras katı gibi bir yerinde çekmiştik onu. Hakikaten oradan baktığınızda komple bir kiremit tarlasıdır ve neredeyse bir gram yeşil yoktur. Şehir içi içedir hatta yan binadakini tanımazsın ama karşı pencerenin de içini görürsün, böyle iç içe durumlar söz konusudur. Bu hikâyeyi anlatırken kendine ait bir dil oluşur ve bu birinci filmle hiç ilgisi yoktur. Sonra “Çizme” var hayatımızda. “Çizme” 1932 ile 1950 yılları arasında süren ezan yasağı ile ilgili bir filmi anlatır. Karadeniz’de 32 yıldır ezan yasağı uygulamış bir beldenin nahiye müdürünü, son gün sanki 32 yılı tekrar bize yaşatır. Hatta o kadar etkili bir şey olmuştur ki seyirci filmden çıktıktan sonra onun dört saatlik bir film olduğunu, üç saatlik bir dilimi anlattığını unutuverir. Sanır ki 32 yıl, uzun bir zamandır biz böyle bir film seyrediyoruz. Hikâyesi de dolayısıyla oradaki coğrafya da onun dilini çok belirleyen bir durumda olur.

İnsani değerlerimizi anlatan bir filminiz var...

“Beşinci Boyut” zenginlerin oturduğu bir apartman dairesinde kapıcılık yapan Musa’nın bir gün bir Cuma vaazında “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” hadis-i şerifini duyup “Eyvah acaba benim komşularım aç mı?” diye sorması üzerine başlar. Oysaki apartman bir hayli zenginlerin oturduğu bir yerdir, kendisi apartmanda yoksul biridir ama başkalarının açlığıyla ilgili bir tasaya düşer ve bunu uygulamaya başlar. Karısına der ki: “Bundan sonra çorbayı bir tencere değil iki tencere yapıyorsun ve ben apartmana çorba dağıtacağım.” Böyle başlar, yanlış anlamıştır ve o yanlış anlama onu daha zelil bir duruma düşürür. Apartmandan kovulmasına, aç kalmasına, sokaklarda kalmasına, dokuz yaşındaki kızını kaybetmesine kadar süren bir imtihanla devam eder ama imtihanını sonunda kazanan sıradan bir kapıcının bir hadis-i şerifi yanlış anlaması üzerine kurulu bir filmdir. Bu da bambaşka bir dili içerir, bambaşka bir üslup… Kamera burada bambaşka kullanılır, kurgusu bir başkadır, müziği kullanma başka bir biçimdir.

Toplumsal sorunları dile getirmek gibi bir misyonu var sanki yönetmenlerin değil mi? “Günün Bittiği Yer”  filminde de bunu görüyoruz.

Bu film 12 Eylül 1980 işkencelerini anlatan ama o işkenceleri anlatırken de toplumda taa tarihe kadar uzanan toplumun genetik kodlarına işlemiş şiddet kültürünü de eleştiren… “Günün Bittiği Yer” hocanın vurduğu yerde gül biter meselesinden yola çıkarak -babanın vurduğu yerde veya öğretmenin vurduğu yerde gül biter- toplumdaki devletin bireye yaptığı şiddeti ve baskıyı inceleyen, orada kontra bir durum söyleyen yine bir yol hikâyesidir. İşkenceye maruz kalmış bir gencin tren yolculuğunu, istasyonda onu beklemekte olan bir kıza, nişanlısına yakalanmamak için sürekli yolculuk yapan ve o yolculuk boyunca git gellere uğrayan, sürekli geçmişten halüsinasyonlar gören bir gencin hikâyesini anlatır. Onun sonrasında “The İmam” var… The İmam da bildiğiniz gibi kendi iş hayatında başarılı olmuş ama vaktiyle imam-hatipte okuduğunu saklayan bir gencin yıllar sonra imam hatipten bir arkadaşının kendini ziyaretiyle, deşifre olmasıyla başlar. O gelen arkadaşı imamlık yapıyordur ve tedavi görmesi gerekiyordur. Onun yerine Ramazan imamlığı yapmak için arkadaşının köyüne giden şehirleşmiş bir eski imam-hatiplinin, o köydeki çelişkilerini kendi hayallerini ve yıllardır söylediği yalanın açığa çıkıp oradan bir pişmanlık getirmesini anlatan bir filmdir.

Sonrasında “Sözün Bittiği Yer” filmi, üçlemenin ikincisi olan bir filmdir. O da maddenin, paranın, insanın kendi icat ettiği bir şeyin tekrar dönüp insan üzerinde uyguladığı baskıyı anlatır. Yedi yaşlarındaki oğluna hem babalık hem analık yapan bir palyaçonun oğlunun lösemi oluşu ve onu tedavi ettirebilmek için üzerindeki paranın baskısını anlatan, çocuğu sağ kalsın diye başka bir hayat yaşayan annesine bırakmasını anlatan bir filmdir. Çünkü onların bunu yapabilme imkânları vardır, maddi sorunları yoktur. Çok sevdiği bir şeyi kurban etmek gibidir aslında. Vermek istemez önce ama sonra o sağ kalabilsin diye, tedavi edilsin diye sevgisinden vazgeçen sıradan bir palyaçonun hikâyesidir.

Türkiye’de sinema izleyicilerine kaliteli ürünler sunulmasını belirleyen faktörler nelerdir? Türk sineması ve Türkiye’deki sinema kültürü hakkında ne düşünüyorsunuz?

Maalesef sinema 97 yıllık gelişim hikâyesi içerisinde şu an bence en tatsız durumunu yaşıyor, yaşamakta. Çünkü seyircisini kaybetmiş vaziyette. Televizyonlar her gün bir iki tane, neredeyse bir film uzunluğunda 100 dakikalık diziler gösteriyorlar. Bu diziler seyircinin sinema filmi seyretme duygusunu köreltiyor, doyuruyor onları. Dolayısıyla evinde her gün film seyreden insanın: “Gideyim bir salonda film seyredeyim.” duygusunu elinden alıyor. Her gün evde çok güzel yemekler çıkıyorsa siz bir lokantaya gitmezsiniz, bunun gibi bir durumdur, çünkü tüketiciye dayalı bir sanattır sinema. Maalesef öyle kurulmuş, Amerikalılar tüketim esasına göre kurmuşlar ve şekillendirmişler. Dünyanın her yerinde böyle uygulanabilmesi ve kendi filmlerinin para kazanabilmesi için böyle bir yöntemi kapitalizm bize dayatmış... Bunun için genelde popüler filmler seyirci tarafından büyük ilgi ile karşılanıyor, popüler filmlerin de genelde dertleri oluyor… Nedir bunlar, işte Recep İvedik’ler, Yahşi Batı’lar, Kutsal Damacana’lar, Hababam Sınıfları, Sümela’nın Şifresi falan gibi daha çok popcorn diyebileceğimiz yani tüketmemiz esasına dayalı… Bakacağız, güleceğiz, bir sürü küfür duyacağız ve sonra da aklımızda hiçbir şey kalmayacak. Bizim bir buçuk iki saatimizi böyle eğlenerek hoşça vakit geçirerek tamamen tüketime dönük olan bir yapı şu anda sinemayı işgal etmiş vaziyette. Bunu ters yüz edebilecek birkaç film var hayatımızda ama bunlar da bir iki tane, üç tane… Oysaki sinemanın kendini koruyabilmesi için tekrar kendinden bir başka filmi üretebilmesi için çok ciddi bir seyirciye ihtiyaç var. Bence buradaki asıl sorun seyircinin eğitilememe meselesidir. Yani seyirciyi yeterince eğitemediğiniz zaman, ona iyi film seyretme açlığı duygusu yerleştiremediğiniz için maalesef kaliteli filmlerin her biri büyük zararlarla hayatımızdan gelip geçiyorlar ve unutuluyorlar. Kalıcı olan hiçbir şeyi, kendine nasihat veren hiçbir şeyi seyirci kabullenmiyor. Zaten o filmleri yapanlar da kendilerinde bunu seyirciye tanıtabilecek, onlara ihtiyaç olduğunu hissettirebilecek yeterli maddi imkânı bulamıyorlar. Bu imkânı bulanlar da daha çok popcorn film yapmayı tercih ediyorlar. Çünkü orada hazır bir kitle var, oyuncusunu starını ona göre seçiyor. Dolayısıyla televizyonda oluşan starların yaptığı filmler hayatımızda yer alıyor ve onlar bir şekilde sinema salonlarını işgal ediyorlar. Bağımsız filmler, sosyal içerikli bir derdi olan filmler sinema salonu imkânı bulamıyorlar. Çünkü Recep İvedik gibi filmleri eleştiren insanlar bu filmleri seyretmek için bir çaba sarf etmiyorlar. Hem bir taraftan eleştirdikleri kötü bir durum var -tırnak içinde söylüyorum bunu- hem onu eleştiriyor ama o seyirci kadar da şuurlu değil. Oysaki Recep İvedik seyircisi dört milyonla başladı, dört iki yüz elliye çıktı, dört buçuğa çıktı, çok şuurlu istekli ne istediğini bilen bir seyirci. Ama o filme düşmanlık eden insanlar kendi istedikleri gibi filmleri görme konusunda onlar kadar istekli davranmıyorlar.

İyi yönetmen deyince aklımıza ne gelmeli?

İyi yönetmen derdini seyircisine iyi anlatan yönetmendir.

Türkiye’de özellikle sinema ve dizi çalışanlarının sorunlarıyla ilgili neler söylemek istersiniz? Meslek örgütlerinin çabaları yeterli mi?

İki tane büyük sorun var, birincisi telif meselesi. Sinema alanında, müzik alanında altı yedi senedir süren olumlu bir gelişme var. Müzikçiler telif alabiliyorlar televizyonlardan, otellerden ama sinema filmi gerçekleştiren yönetmenler, senaryo yazarları, müzikçiler, oyuncular telif alamıyorlar. Benim başkanlığını yaptığım ‘SİNEBİR’ bu alanda telif alabilmek için mücadele eden bir örgüt. Bakanlığın 5846 nolu yasasına göre kurulmuş yarı resmi bir örgüt. Telif için çalışması gereken bir örgüt, fakat sistemi telif vermemek üzerine o kadar kilitlemişler ki o kadar sağlam doneler oluşturmuşlar ki siz telif için mahkeme açsanız bu sefer sizin üyenizle çalışmıyor, sizin üyeniz olmayan yönetmenlerle çalışıyor. Bir süre sonra siz üyeleri olamayan bir meslek birliğine dönüşebilirsiniz veya çalışamayanların üye olduğu, iş imkânı bulamayanların üye olduğu bir meslek birliğine dönüşebilirsiniz, böyle bıçak sırtı bir durum var. İkinci problem dizi sürelerinin uzunluğuyla ilgili. Normalde dünyada standart 40 ile 60 dakika arasındayken zamanla bu diziler 100 dakikaya kadar varan boyutlara ulaştılar ve bunlar beş günde altı günde çekilip seyirciyle buluşmak zorunda. İki ekip meydana getiriyorlar, sabahlara kadar çalışıyorlar. Çalışma saatleri 18-20’yi buluyor ve sosyal sigorta bu açıdan bir işçinin saatinin en fazla ne olabileceğini belirlemiş. Bu onları aşıyor ve yaklaşık üç dört senedir büyük bir zulüm olarak sinema sektörünün ve dizi sektörünün başında bir bela olarak devam ediyor. Çalışanlar direnç gösterseler, bu sefer de işsizlik nedeniyle, işsizlerin “Aman ben 18 saat çalışayım üç beş hafta bulunayım.” diye hemen sıra beklediği, tam kapitalist bir yapılanma söz konusu. Birbirini besleyen ve sürekli de işçinin aleyhinde, çalışanın aleyhinde yürüyen bir durumdayız şu anda. Devlet bu konuda bir şey yapmıyor, yapamıyor; RTÜK bu konuda bir şey yapmıyor,  yapamıyor maalesef. Çalışanlar direnseler bu sefer işsizlikle karşı karşıya kalacaklar. Böyle birbirini tetikleyen, birbirini kötüye doğru geliştiren bir durumda şu anda çalışanlar.

Sinema çok pahalı bir sanat dalı ve sinema oyuncuları için ciddi miktarlarda para ödeniyor. Sizce sinema sanatçısı için esas motivasyon unsuru nedir, ne olmalıdır? Para mı kalite mi?

Sinema sanatı mimariye benzer. Roman yazarken boş bir defter ele geçirirsiniz bir kurşun kalemle yazabilirsiniz… Şiir keza öyle, tiyatro yazmak da öyle. Resim keza yine az bir masrafla yapılan bir iştir. Ama bütün bu sanat dallarının ortak özelliğinden birleşerek bir mimari, ciddi paralara ihtiyaç duyan bir sanat ve yirminci yüzyılda neredeyse sanat olmaktan çıkıp zanaata doğru, teknolojiye doğru kayan bir hâle geldi. Ama sanat olarak diyebileceğimiz en önemli ve bence bu çağın gelecek nesillere bırakabileceği en büyük sanat, altı sanatın birleşip yedinci sanatı oluşturduğu sinemadır. Parasız yapılabilen bir sanat değildir ve en asgari bir milyon civarında bir maliyetle başlar, ortalaması dünyada bu; standart üç milyon Euro civarındadır. Hollywood’da da beş milyon, on milyon dolar civarındadır tabanı. Yukarıya doğru istediğiniz kadar gidebilirsiniz. Hollywood’da bunların rekorları kırılıyor ama Türkiye’de bir milyon civarında bir para ile bir filmi elde edebilirsiniz. Dolayısıyla en iyi senaryo sizin olsun, en iyi yönetmen siz olun… Eğer bu parayı bulamazsanız zaten bu işi yapamıyorsunuz. Çünkü film, ortaya çıkmasından sonra sanata dönüşüyor, sanat olduğunu anlıyoruz. Yoksa bir senaryo eserine tek başına baktığımızda ancak bir edebî değeri olabilir ama sinemasal bir değeri henüz yoktur. Ne zaman değerli olacak? O bir şekilde oynanacak, bir şekilde peliküle veya dijitale aktarılacak, kurgulanacak ve seyirciyle buluştuğu o ilk kopyayı elde edene kadar onun ne olduğunu bilmiyoruz. Bunun için de belli bir para lazım. Bu açıdan baktığınızda sinema sanatı seyirciyle endüstriyle çok bağlı bir şey. Bir tarafta endüstri gelişiyor, teknolojik olarak bir şey gelişiyor ve siz onu almakla mükellefsiniz; bir taraftan da seyircinin muhakkak seyretmesi gerekiyor. Sizin en asgari şartta ürettiğiniz filmi eğer 200 bin kişi seyretmezse o film zarar ediyor.

Şimdi burada “Sanat sanat için midir, halk için midir?” sorusunun artık “Para için midir yoksa sanatın kendisi için midir?” dendiğinde, insanların geçinme derdi var ve sanatçıların da geçinme çizgileri çok yukarılarda bir yerde… Bu çağın putu olduğunu düşündüğüm para maalesef insanları oraya doğru itiyor. Bu nedenle hem parası iyi olsun hem de senaryosu iyi olsun diyenler de var. Her hâlükârda şöyle olmuyor: “Al sana 250 bin lira, gel benim kötü senaryomda oyna!” dendiğinde oynanmıyor, bundan emin olabilirsiniz. Eskiden öyle değildi, parayı veren o starı alır film yapardı. Ama şimdi insanlar başka geçim kaynakları da oluşturduğu için, mesela diziler bunlardan biri… Oyuncu artık dizilerden, reklamlardan başka alanlardan gittiği etkinliklerden para kazanabiliyor. Dolayısıyla seçerken paraya çok da bağlı değil. Hem parası iyi olsun hem de senaryosu, sadece senaryosu değil çekim şartları da iyi olsun diye tercih içinde bulunabiliyorlar. Çok iyi bir senaryoya, “Ya bu da iyi bir senaryoymuş, ben bir fedakârlık edeyim burada da görüneyim.” diyen oyuncu sayısı veya yönetmen sayısı çok da fazla değil.

Türkiye’de dizi sektöründe bir reyting furyası söz konusu, kaliteden bağımsız bir reyting olabilir mi?

Oluyor demek ki… Gerçi her ne kadar reytingler iptal edildiyse de şu anda görülen o. Normalde toplumun %70’i muhafazakâr değil mi? Peki muhafazakâr olmayan bir dizi, toplumun %30’uyla nasıl gün birincisi olabiliyor? Toplumun %30’unun tercihiyle olabilir mi? Hayır öyle değil, öyle bir hâle geldi ki, insanlar “Muhteşem Yüzyıl”ı izlerken yatsının farzını reklam arasına denk getiriyorlar. Hem oradaki müptezelliği -kendimce tırnak içinde söylüyorum veya başka dizilerdeki müptezellikleri- görmek istiyorlar hem de o arada ibadetlerini reklam arasına denk getirip kendince bir hayat yaşıyor insanlar. Şimdi burada ikiyüzlülük söz konusu. Demek ki herkes bu yapılan işlere bakıyor. İşte bu da televizyonun insan üzerindeki dehşet baskısını gösteriyor. İnsan küfre veya yanlışa daha meyilli bir yaratık, doğruya güzele değil de daha çok kötüye doğru meylediyor, öyle anlaşılıyor. Şeytan buradaki vesvesesini iyi uyguluyor ve insanlar ona hem küfrediyorlar hem de bakıyorlar, hem beğenmiyorlar müptezel duruyorlar ama seyrediyorlar.

Yeni projeleriniz var mı?

“Ateşin Düştüğü Yer” 9 Mart 2012’de vizyona girecek olan film, toplumda sıkça gördüğümüz “töre cinayeti” denen bir olgunun benim tarafımdan bir bakış açısıyla daha çok pişmanlık üzerine “Yapmayın pişman olduğunuzda geriye dönüşünüz yoktur.” sözünü hatırlatır bir vaziyette… Baba kızın birlikte bir yolculuk hikâyesidir. Baba kızını tanır, kız da babasını o yolculuk boyunca tanır ve bilinmez bir kadere doğru yol alırlar.

Son filminizde hikâye nereden ve nasıl çıktı? İstediğiniz noktaya ulaşabildiniz mi? Filmi düşündüğünüz gibi gerçekleştirebildiniz mi?

2003 yılında bir gazetede üçüncü sayfa haberi okudum. 37 yaşında bir baba ve anne. 16 yaşındaki çocukları bir rahatsızlık geçiriyor ve acil hastaneye kaldırıyorlar. Ciddi bir kalp rahatsızlığı olduğu çıkıyor ve kızlarını tedavi etmek için büyük bir fedakârlıkla varlarını yoklarını satıyorlar, (bileziklerini, aldıkları arsaları…) büyük bir imeceye girişiyorlar. Sonra ameliyat sırasında fark ediliyor ki üç buçuk aylık hamile. Bu ameliyat gerçekleşiyor ama aile, o yaşatmak istedikleri çocuklarını bu sefer öldürmek için kandırıyor… “Seni Konya’ya dayının yanına götürüyorum” deyip kızla baba yola çıkıyor. Baba, Alanya civarlarında bir yerde, kızın yiyeceği pideye zehir koyuyor ve öldükten sonra da denize atıyor, sonrasında da yakalanıyor. “Pişman değilim bir daha olsa bir daha yaparım.” diyor. 37 yaşında Şanlıurfa kökenli, yanılmıyorsam Viranşehirli bir babanın bu durumu bana enteresan geldi. Kızına pidenin içerisinde zehir vermiş… O kız böyle tık diye ölmedi ya… Bir takım acılar çekmiştir… O sıra zarfında ne yaptı, bir pişmanlık vazgeçme duygusu gelişti mi, nasıl oldu? Bunu çok merak ettim. Buradan yola çıkarak kendi bakış açıma göre biraz o babayı anlamaya çalışarak biraz o kızı anlamaya çalışarak bir baba kız hikâyesi oluşturdum. “Ateşin Düştüğü Yer” benim üçlemelerin son filmi olacak. Oradaki ateşin babanın yüreğine annenin yüreğine çocuğun yüreğine o yüreğe indiğini, nasıl o ateşin oralarda bizi kavurduğunu anlatabilmek için bir hikâye geliştirdim. Yaklaşık altı yıldır süren bir şey bu… Düşündüğüme yakın bir film oldu diyebilirim. Hiçbir yönetmen genelde düşündüğüne yakın bir filmi gerçekleştiremez. Bu sanıyorum Hollywood’da da böyledir dünyanın başka ülkelerinde de böyledir ve muhakkak eksik kalan, sonradan aklımıza gelen epey bir şeyler hayatımızda olur. Ben şu an 105 dakika olan filmin iyi bir film olduğunu, ders verebilecek değil telkin edebilecek ve babaların, kızların, erkeklerin, annelerin, herkesin kendine göre mesaj alabileceği nasihat alabileceği bir film olduğunu düşünüyorum.