Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Şeytan; “Şimdi Benim Suçum Ne?” 2

Bu Yazıyı Paylaşın:
Şeytan; “Şimdi Benim Suçum Ne?” 2

Beyhan’ın sanki ayakları yerden kesilmişti. Tatlı bir şaşkınlık hali içindeydi. Ayşe teyze “Hadi, hadi kızım, durma git oğluna, hoş geldin de” dedi. Sevinçten titreyen sesiyle “Öyle yapayım” diyerek ayakkabılarını giyip yeni yeşillenmiş otların ve bakımsız elma ağaçlarının arasından geçip eve gitti. Onun gidişiyle odayı sakin bir sessizlik kapladı. Belli ki onlarda en az Beyhan kadar sevinmişlerdi.

Üç kadının paylaştıkları, içinde bazen isyan kokan, bazen hikmeti arayan soruları barındırıyordu: “Ben neden böyle bir hayat yaşıyorum, bu yaşadıklarımı hak edecek ne yaptım, bu haksızlık değil mi?” İnsanlık tarihi kadar eskiydi sevinç ile keder, mutluluk ile acı... İyi ile kötü duyguları besleyen olaylar kıyamete kadar da yaşanmaya devam edecekti. Ama en yakını tarafından yaralanmak, zarara uğratılmak katlanılması nedense daha zor geliyordu. Peki ya cevap neydi? Ya da bunun bir cevabı yoktu ve doğrusu şöyle miydi? İnsanoğlunun beklentileri dünyada cenneti isteyecek kadar yüksek, düşünceleri bencilce, yanlış veya eksik miydi? Hakikat ise imtihan mefhumunun hep böyle hayat buluyor olması mıydı? Kendine iman etmeyen peygamber çocukları ve eşleri ya da “peygamberin öpüp kokladığı evlatlarını, ümmetindeniz deyip ve onları Allah için öldürecek” kadar adileşebilenleri ancak bu mantıkta bir yere koyabiliyordunuz. Sonra da korkuyla Allah’a kaybedenlerden olmamak için yalvarıyordunuz. Ve Hakk’ın size katında takdir ettiği makama gelinceye kadar da bu acı ve tatlı olaylarla yoğrulmaya hep devam ediyordunuz. Hem hangi lider el bebek gül bebek büyütülmüştü? Mükemmel insanların çoğunun belki süper anne, babaları ve çevreleri olmamıştı. Ama şu kesindi ki, yetişmeleri ve terbiyeleri için yaşadıkları şartlar onlara en uygun ve mükemmel ortamdı.

Ana oğul sarıldılar. Evlat kokusu yaşı ne olursa olsun hep ilk günkü kadar taze, güzel, kuşatıcı ve rahatlatıcıydı. Ali’nin şemaili daha çok Adnan’a benziyordu. Dut ağacının altında binip geldiği mavi bisikleti park etmişti. Adil “Abi kendine bisiklet almışsın.” dedi. Şefkat dolu bir gülümsemeyle “O sizin aslanlarım” dedi. Evet, bir mazlum ve mahsunun kalbi yalvarması olmazlar içindeki olmazı olura çeviriyordu. Belli ki Atilla’nın candan istediği karne hediyesi baba eliyle değil abi eliyle gelmişti. Çocuklar sevinçle mavi bisikletle oynamaya koştular. Ana oğul baş başa kaldılar. Önce derin bir sukut hakim oldu. Beyhan Hanım oğlunun gözlerinde hiç tanık olmadığı bir mutluluk gördü. Oğlu ise anasının gözlerinin derinliklerinde bıçak kemiğe dayandı bakışını gördü. “Anam, canım anam bensiz ne yapıyorsunuz?” sorusu Beyhan Hanım’ı derin bir oh çektirdi. “Her şey bıraktığın gibi baban içip içip geliyor. İçtiği neyse artık en ufak bahanelerle kavga çıkartır oldu. Korkuyorum kardeşlerin büyüdükçe kavgalara kan karışacak. Ben yine diyorum ki, sen küçük bir ev tut. Biz gelelim. Ben de bir işe girerim. Azcık aşımız tasasız başımız olur.” Çanaktaki siyah ve beyaz dutlardan yiyen Ali’nin başka bir derdi vardı. İçli içli “Anam” dedi. “Güzel anam, Adil’i seneye amcamın yanına verelim. Radyo, televizyon tamirini öğrenir. Zaten okulu da bitiyor. Adnan’ı da komşu Hıra Bekir ile pazarlara göndeririz.” Dikkatle lâfın varacağı yeri bekleyen Beyhan Hanım “Ya sen?” Ali kekeledi. “Ben, ben anam bir kızla tanıştım. Ay yüzlü, güzel mi güzel. Uzun zamandır konuşuyorum. Anasıyla tanıştık. Ben ona söz verdim seni alacağım diye.” O mutluluk ve aklı başından gitmişlik bu sebeptenmiş. Beyhan’ın kaçış planı suya düşmüştü. Ayşe teyzenin dediği çıkmıştı. Biraz öfkeli ve sertçe “Kimdir, neyin nesidir?” dedi. “Babası ölmüş, iki abisi var. Bizim gibi gariban bir aile.” Beyhan Hanım şunu çok iyi biliyordu, kendi dahliyle gelişmeyen bir olayda yok deme hakkı da yoktu. Dese bu saatten sonra oğlunu tamamen kaybedebilirdi. Zoraki olarak oğlunun sevincine ortak oldu. “İsmi ne?” “Adı Gaye, Muğla’nın köyünden, tatlı dilli...” oğlunun aşkla devam eden anlatımı başında esen kavak yellerinin yumuşak güzelliğini hissettiriyordu.

Gün geceye kavuştu. Şevket her zamanki gibi sağa sola yalpalayarak tarlaya döndü. Ali’yi görünce morali bozuldu. Öfkesi patladı. İçkinin de verdiği güçle “Neye geldin lan, asi herif.” Ali insan ilişkilerindeki püf noktayı çözmüştü. “Baba” dedikten sonra elindeki beyaz zarfı uzattı. Şevket elinin tersiyle ittirdi. Ali’nin ısrarcı tavrı karşısında aldı ve açtı. Para, para, para... Yüzü gerçekten de sıcaktı. Şevket’i bir anda yumuşattı. Kızgınlığı söndü. En azından on beş günlük içki parası garantiydi. Sessizce içeri geçip yattı. Bütün aile nihayet nadir huzurlu, gürültüsüz gecelerden birini daha yaşıyordu. Ve bu güzellik Ali’nin kaldığı üç gün üç gece boyunca devam etti.

Günlerden perşembe günü ve o günün içinde de ilkindi vaktinin anlamı büyüktü. Artık cuma günü girmiş ve cuma namazı için ayık olmak gerekirdi. Bütün meyhaneler kapılarına kilit, alkolikler de ağızlarına mühür vurur o gece köyde herkes ayık olurdu. İşte böyle bir gecede Ayaz emmilerin evinde komşular toplanmıştı. Ayaz emmi her zamanki gibi ocağın hemen başında, yanında Elektrikçi Osman ve onun yanında ise Şevket oturuyordu. Kadınlar ise karşı tarafta otururken çocuklar boş buldukları yerlere yerleşmişlerdi. Ayaz Emmi tik olmasa da tike benzer alışkanlığı tükürme ahlakıydı. Kırışık anlı, beyaz teni ve açık mavi gözleriyle hemen hemen yarım saatte bir odun ocağına “tü, tü...” diyerek tükürmeye devam ederken, sohbet bağ bahçe, at sığırdan başladı. Klasik olarak her zamanki gibi siyasete geldi dayandı. Ayaz Emmi Demirel’i överken, elektrikçi Osman Özal’ın başarılarından bahsetti. Şevket, dededen halk partiliydi.

Fütuhat ruhuyla yaşayıp ülkeler fetheden millet, bu ruhunu musallaya yatırınca nefsinin eline düşüp kardeş kanı dökmüş. Yıllarca üstü örtülü iç savaş yaşayıp binlerce taze fidanını toprağa vermişti. İşte bu tecrübelerden olsa gerek yetişkinler bıkkınlık psikolojisiyle evlatlarına tavsiyesi şu oluyordu: İşine gücüne sahip çık. Ama etliye sütlüye karışma hayatını yaşa. Neredeyse fikir ve gönül dünyalarını bilmedikleri, tanımadıkları her şeye tedbir amaçlı fanatikçe kapatmışlardı.

Küçük tüpte çay demleyen Ayşe teyze tek tek oturduğu yerden çayları dağıtırken söze girdi. “Şimdi bir de Huucular çıktı diyorlar. Böyle oturup Huu Huu diye bağırıyorlarmış. Bizim kırtasiyeci Musa Kazım’ın oğlan da üniversitede onlardan olmuş. Leblebici Ramazan’ın oğlu da kendine namaz niyaza kaptırıp en sonunda kafayı yemiş.”

Aslında bu türden söylemler son zamanlarda iyiden iyiye artmış. Kulaktan kulağa söylenir olmuştu.

Günahkâr insan psikolojisiyle olsa gerek Şevket söz aldı. “Aşırı dinci bunlar ülkeyi bölmeye çalışıyorlar. Herkes kendisinden mesul, dinini ister yaşar ister yaşamaz size ne?” Şevket’in sözleri şuursuzca bir ezberin ortalığa saçılmasından ibaretti. Çünkü bu hazır yafta milletin şuuraltına kazınmıştı. Hoşlanmadığınız bir insanın üzerine hemen ve kolayca yapıştırabiliyordunuz. Gerisini onun düşünmesi gerekiyordu.

Bu söze, gamze yanaklarına hüzün çöken Ayşe teyze hemen cevap verdi. “Ahh ahh, eskiden ne güzelmiş, anlatırlar mübarek evliyalar varmış. İnsanları hep doğru dini anlatırlarmış. Temiz, samimi insanlar...” Sözün burasından Ayaz emmi “Kıbrıs Savaşı’nda evliyaların savaşa katılmış” diye başlayarak bildiği evliya menkıbelerini tatlı tatlı anlattı. Karısına hak verdi. Eskiyi öven yaşadığı zamanı zem eden bu ortamın görüşü büyük bir dalgaydı aslında ve geniş kitlelerce kabul görmüştü. Artık bozulduk düzelmeyiz inancı insanlarda hakikati, gerçeği araştırma arzusunu da kırmıştı. Belki bu işine gelmişliğin, hazcılığın kılıfı olmuştu. Kimse de rahatını bozmak istemiyordu. Sorulması gereken soru belki de şuydu; “Geçmişteki büyükler olsa ben İslam’ı daha iyi yaşarım diyenler; farz edelim ki Hz. Muhammed (sav) şu zamanda tekrar dünyaya gönderilse acaba kaçınız işini, gücünü bırakıp onunla beraber olmak için can atar, yanında dururdu?

Konuşmaları dikkatle dinleyen Elektrikçi Osman söz aldı. “Bu milletin bir dönem dinin kökünü kazımak istediler. Kitaplar yakılıp, âlimler öldürülmüş...” Sabiha Hanım adeta tarihe şahitlik etmiş gibi gözleri nemlendi. “Benim” dedi ağırca ve sonra “Benim büyük ninem ömrünün son on yılında felçliydi ona ben baktım. Her hafta eve hafızları çağırır onlara Kur’ân tilaveti ettirirdi. Ezanlar okunur ve bunları hep gözü yaşlı dinlerdi. Sonra anlatırdı: ‘Benim babam molla idi. Talebeleri vardı. Her gelene Kur’ân öğretirdi. Ben de küçükken oturur onların talimlerini dinlerdim. Çocuk yüreğim işte saf, Ayet-el Kürsi’yi ezberleyemeyince üzülmüşüm. O gece rüyada bana melekler ezberletti. Zamanla büyüdük dinimizi diyanetimizi öğrendik ve yaşamaya başladık. Âli Osmanlı parçalandı. Savaş oldu, bitti. Sonra daha acısı ezan Türkçeleşti, talim yasaklandı. Velhasıl din unutulmaya yüz tuttu’ diye dertlenir ve kendi gücünce de bizi dinimizi öğretirdi.”

İşte bir nesil tarihini, imanî bilgileri kaynaklarından değil dedelerinden ve ninelerinden dinleyerek öğrenmişti. Ama toplumun ahlakına, ibadetine maalesef fazla tesir edememişler ve gençler arafta kalmış. Su misali buldukları en yakın yoldan akıp gitmişlerdi.

Aradan bir ay geçti tütünler adam boyu kadar yükseldi. Enli enli yeşil tütün yaprakları artık toplanmaya başlanmıştı. Bu şu demekti: geceniz gündüzünüze karışacaktı. Tütün yapısı gereği güneşte kendisini bırakır buruş buruş olurdu fakat geceleri adeta tazelenir, dirilirdi. Bu sebepten gece saat ikide toplanmaya başlayıp sabah dokuz ona kadar bu iş devam ederdi. Ama iş bununla bitmez o yaprakları önce büyük çelik iğnelere oradan da iki metrelik kargılara bağlı pamuk iplere geçirilip güneşte kurumaya bırakılırdı. İşte tütün işinde çalışanlar iki ay boyunca akşam sekiz gibi uyur gece on iki gibi uyanırlardı. Sosyal hayat sıfırlanır bu sebepten hepsinde biraz gerginlik olurdu. Günlerdir böyle çalışan Beyhan Hanım ve oğullarında da bezginlik vardı. Bir de buna gelenekleşen kavgalarda eklenince isteksiz ve ümitsizce bir hayat devam ediyordu. Yine yorucu bir gecenin sabahında karınlar iyice acıkmış yemek yenecekti. Ama büyük bir sorun vardı. Evde yiyecek hiç bir şey kalmamıştı. Babanın da hiçbir şey umurunda değildi. Beyhan Hanım çocuklarının yüzlerine baktı hepsi düşmüştü. Yüreği parçalandı. Bu sorunu yine ondan başkası çözemezdi. “Atilla oğlum, Ayşe yengene git. Annemin selamı var. Bize bir bardak çayla biraz peynir, zeytin verir misin? Cuma günü pazardan alacağız sana geri vereceğiz de” diye tembihleyerek gönderdi. Küçük bir çocuk da olsanız yokluktan sebep birilerinden küçük bir şey bile istemek canınızı sıkıyordu. Bütün dünyanın yükünü sırtınızda hissederken yüzünüz kızarıyor. Dünyanın en derin ateşten çukuruna düşmüş hissediyordunuz. Belki de bu tip işleri ailenin en küçükleri gönderiliyordu ki bu ateş onların masumluğu sebebiyle belki yakmaz diye. Atilla’da bu duygularla gitti. “Ayşe yenge, annemin selamı var. Bize bir bardak çay...” diye cümleye başlayınca çocuğu kucakladı. Alnından öptü. “Gel evladım” dedi. Tereyağından, bala kadar evde ne varsa hatırı sayılır bir kısmını hazırlayıp gönderdi. Gelen tepsiyi gören aile bireyleri o kadar çok sevindiler ki bütün acıları unuttular. Bu arada Beyhan Hanım da saç ekmeği için ateşi yakıp arpa unundan hamuru yoğurmuştu. Yarım saatte ekmekleri pişirip kahvaltıya oturdular. Kısa bir istirahatten sonra işin başına geçip bir an önce bitirmeye çalıştılar. Çok yorulmuşlardı. Tek hedefleri yumuşak yatakta uyumaktı. Nihayet işler bitmiş yataklarına yatan çocuklar uykuya yeni yeni dalmaya başlamışken evin dışından baba ile ananın münakaşa sesleri gelmeye başladı. Yorganların altında duymamak için sıkıca kulaklarını tıkayıp kesilmesini beklediler. Ama nafile sesler gittikçe yükselmeye devam ediyordu. Bir de buna tokat yiyen kadının “ahhhh” sesi eklendi. Adil’in, anasına karşı daha çok acıma babasına ise öfke dolu olan yüreği dayanamadı küfrederek yatağından fırladı onu Adnan takip etti. Eline ilk geçirdiği küçük toprak el testisini Şevket’e savurdu. Sırtına gelen kızıl toprak testi parçalandı. Babası sert bir tekme çıkarttı. Ama araya giren Adnan’a geldi. Ve o anda acı acı bağırarak yere yığıldı. Çocuğun ayağı kırılmıştı. Bu arada Adil babasına bir yumruk çıkartıp yere yığdı. Bu son kavga ve kırılan ayak zulüm dolu yılların sonu ve ne getireceği belli olmayan yeni hayatın başlangıcı olmuştu. Beyhan Hanım ve çocuklar hızlıca toplanıp Adnan’ı doktora yetiştirmek için komşunun arabasıyla yola koyuldular. Beyhan Hanım yıllar önce kararını aldığı sırf çocukları için beklettiği boşanma kararını artık ne pahasına olursa olsun uygulamaya koyacaktı.

Nihayet bir aile daha dağılıyordu. Ve şeytan kendi kendine: “Ey insanoğlu yine suçu bana atacaksınız. Ben size sadece vesvese verdim. Ama siz zaten o sese uymaya dünden razıydınız. Bana iftira atmayın bu olayda benim suçum ne?” diyordu.