Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

“Sen”i Düşünmek…

Bu Yazıyı Paylaşın:
“Sen”i Düşünmek…

Bir hedef göstermeden, suçlu aramadan problem çözülecek bir zamandayız… Kabarmış nefislerin asla söylemeyeceği bir laf var ki; o da “suçlu biziz…” sözüdür… O nedenle, hedef göstermeden, fiilen suçlu aramadan problem çözülecek bir zamandayız. Muhataplara sorarsak zaten herkes “suçlu biziz…” demiyorsa, ortada daha büyük bir problem var demektir. Elinden geleni yapıp, bu konuda gecesini gündüzüne katanları tenzih edelim. Çünkü onlar şükran ve minnet duygularıyla anmamız gereken ve teşekkürü fazlasıyla hak edenlerdir. Yani konuya timsah gözyaşlarıyla değil, merhamet ve gayretle yaklaşanlar…

Bu konuda çağı tanımak anlamında toplumun değişik karelerinden örnekler verebiliriz… Yani, bizim, geleneksel anlamda dahi çok yadırgayabileceğimiz yarı çıplak insanların, telefon konuşmalarında kimseye bir şey pazarlama ihtiyacı hissetmedikleri bir anda “Allah korusun, böyle olmasını istemiyorum, Allah onun yardımcısı olsun.” sözlerinde, sesin, samimiyeti taşıyan, dışarıya sadece ses olarak yansıyan, ama belli ki özünde çok samimi şeyler taşıdığını hissettiren bir şeyler var. Merhamet saikiyle bakıldığında buradan yol almak gayet mümkün… Demek ki böyle insanların, ellerinden tutulmaya, dostluğa, yardımlaşmaya, bölüşmeye ihtiyacı var ve buna gayet müsait bir içsel yerde duruyorlar…

Toplumsal olarak içinde bulunduğumuz durumları, savrulmalarımızı, görünürdeki aidiyetlerimizi tanımlamak adına “gelenek, modernizm, post-modernizm ve hatta post-truth” gibi sınıflamalar var. Şimdi insanlar, hangi kategoride olduklarını bilmedikleri, böyle bir şeyin iddiasını gütmedikleri bir zeminde, bir şekilde, kalplerinde iman var… Ve sen, diğergam bir insan olarak, böyle bir kitleyle karşı karşıyasın… Ve Hz. Peygamber’in (s.a.v.) öğretisiyle yola çıkmış birisisin… Nasıl davranmayı tercih ederdin? Neyi amaçlardın? Yani sizce, böyle düşünmek bir taviz alanı mıdır? Ya da yapabileceğin başka bir şey var mı? Yoksa senin kafandaki tebliğ formatı, zihinsel ve ahlaki duruş adına bulunduğun yer, insanlara bir şeyler anlatmaya gerçekten yeter mi? İslam’ın ise bizim tasavvurlarımızın da ötesinde yüksek bir potansiyel taşıdığı biliniyor. Çünkü İslam, insanlığın dini ve Allah (c.c.) Maide suresi 3. ayette “Ben din olarak sizin için İslam’ı seçtim.” buyuruyor. Senin potansiyelini İslam’ın potansiyeline eşitleyerek yola çıktığını düşünüyorsun ama acaba senin potansiyelin İslam’ın potansiyelinde mi? Çağı yeterince hissettiğini, insanları yeterince tanıdığını ve yorumladığını düşünüyor musun? Öğretmen, fakih ya da bilge ağzıyla konuşmadan ama yine de toplumun fotoğrafını doğru çekebilecek yerlerde duran, böylesi değişik kesimlerden insanların, bu sorulara verebilecek cevapları olmalı? İnsanların, özgürlük, eşitlik vb. fikirlerinin temelini, Antik Yunan’a dayandırıyorlar. Siz ne söylemelisiniz ki, “gölge etme başka ihsan istemem” diyen adamın, söylediğinden kat kat kıymetli şeyler söyleyen Hz. Peygamber’in (s.a.v.), sözlerinin ve ahlakının daha kıymetli olduğunu, insanlara anlatabilesiniz… Kıyastan Allah’a (c.c.) sığınırım ama en filozofik olanlar dahi böyle düşünüyor. Kahir ekseriyet ise çok da farkında olmadıkları ve artık dışardan da yadırganmayan bir hedonizmanın esiri olmuş… Daha bunun içine ideologları, ideoloji peşinde koşanları koy, şunu bunu koy; yani çağı tanımlamaya kalktığımızda İslam her zaman alternatif olarak duruyor. Ama İslam’la aramızdaki bu mesafeleri kim kapatacak? Yoksa Muhammed İkbal gibi samimi bir tespitle mi işe başlayalım? Çünkü Muhammed İkbal; “Bizim İslam’a yapacağımız en büyük hizmet, dünyaya; İslam’ı bizim temsil etmediğimizi ilan etmektir.” demişti.

Doğrusu başka boyutlar da var, insan üzülüyor. Hiç tahmin etmediğiniz insanlarla oturduğunuzda, bu insanlarda tetiklenmiş bir adalet duygusu var… Bazılarının ise parmak ısırtan ruhi kabiliyetleri var ve şöyle diyorlar: “İçinde bulunduğum ortam ve yaşadıklarım beni kesmiyor…” Bazıları çıktıkları bu yolda “Ben de biliyorum doğru olmadığını, çok ilginç ama ben buyum.” diyor. Ahirete inanıyor mu dediğinizde, “Vallahi inanıyorum ben.” diyor. Şimdi buna kelamdan mı cevap vereceğiz, fıkıhtan mı, hikmetten mi, irfandan mı? Bu şartlarda, yoksa -güya- “İslami kanaât” bizim ortalamalarımız mı diye düşünmeden edemiyor insan… Laf adamı bir yere taşımıyor. Mevlana (k.s.) o yüzden “Sözün maskarası olmayın.” buyuruyor. Bunu da söylememiz lazım... Ama insanlar artık hiçbir şeyin sahtesiyle kandırılmak istemeyecek kadar, -tam talip olmasalar bile- aslında hakikati arıyorlar. Talip olmadan arama nasıl olur diyeceksin… Aynen bu devirdeki gibi olur işte… Yani adamın sözle değil, fiili olarak durduğu yer, söylediği sözler, bir hakikat arayışı olduğunu gösteriyor. Tutup, Gazali ile filozofların tartışmasını burada bulacak halin yok... Ama bir gerçek var, insanların arayışları var ama aradıklarını en azından bizim sunduğumuz sosyal ve psikolojik ortamda bulamıyorlar. Tüm bunlar bir hakikat arayışı olduğunu gösteriyor... Ama “Evet, senin aradığın bu.” diyecek bir merci lazım… Üstelik bu merciinin de “Bak bunlar Müslümanlar.” dedirtecek yoğunluk, çoğunluk ve derinlikte olması lazım. Yoksa etkili olmayacak yani… Twitter eşitlerin yeri ya… Orada da gözlemlemek mümkün; herkesin bir “yolda kalmışlığı” var. Bu yolda kalmışlık her yerde var… “Yolda kalmışlık” güzel bir tabir… Çünkü “yolda kalmışlık” her şeyde var… “Buradan nasıl yol alacağız?” konusu… Temel mesele bu…

Sahabe-i kiram efendilerimiz Peygamber Efendimizle (s.a.v.) karşılaştıklarında yaptıkları şey, onların bugün bize din gibi sunulan “Senin sakalın ne âlemde, cübbenin boyu ne kadar, sarığın var mı yok mu?” değildi. Onlar vahyin rehberliğinde bir aydınlanma ile onu sevdiler, arkasından giderken de her şeylerini feda edebilecek, insanlık tarihinde benzerine rastlanmayacak bir biçimde, kendi dünyalarında şartsız bir gönül verme vardı. Bugün bu gönül verme dediğimiz şey, acaba nedir? Bunu kılık kıyafetten, zahiri reddetmeden, ama hayat buymuş gibi de sunmadan, insanlar acaba bu konu üzerinde vicdana ve davranışlara tesir edecek boyutta ne kadar düşünüyorlar… Yani “Bireysel irfanımız ne âlemde?” gibi sorgulamalardan başlayıp, üzerine yol almak adına bir şeyler inşa edebiliriz…

Dikkat çekici şeylerden birisi şu; mesela, en çok hadisi hep en büyük bildiğimiz sahabeler nakletmemişler… Ve sahabeler Peygamber Efendimize (s.a.v.), şimdi sorulduğu gibi, ısrarla, “Şu ayetin tefsiri ne?” gibi bir sorgulama ile ısrarcı bir diyalog yolu tercih etmemişler… Hz. Peygamber’i (s.a.v.) dikkatle gözlemlerken, İslam’ı ahlaken ve vicdanen alabildiğine içselleştirmişler. Onların en çok söyledikleri söz; “Allah ve Resulü bilir…” olmuştur. Arayışı olanlar için bunun günümüzdeki karşılığı İslam’ı doğru anlamanın getirdiği güzel ölçülerle ahlaken cidden terakki etmiş ve güvenilir insanların örnekliğidir. Yoksa günümüzde olduğu gibi sürekli akla vurgu yapan insanların durduğu yer değildir… Akıl dahi ancak dindeki incelikleri kavramak ve yerli yerinde hareket etmekle hayat bulur. Akla izzet ve şerefini teslim etmek ise insanı hakiki manada tanıyan bir ferasetle mümkündür. Kendini dahi tanımayan insanların bu yolda alabilecekleri mesafe koskoca bir “hiçtir”. Kendisiyle ilgili gerçeklerde ne yapacağını bilemeyen bir insanın başkalarına İslam adına bir şeyler “pazarlaması”, hiçbir zaman yüksek bir seviye ifade etmez… O nedenle “yolda kalmışlık” olarak ifade ettiğimiz pek çok insanın ara sıra nefislerine uymaları, bizleri kendimiz adına günahsızlık zehabına, zannına ve vesvesesine sürüklememeli…

Günümüz insanına bir şeyler anlatmak bakımından “Bir Ârifin Âkl-ı Meâş ile Konuşması” başlığı altında Üsküdar’da Alaca minare karşısında medfun Şeyh Sadık Efendi’nin metaforik anlatımlı yazısının az bir kısmını burada arzetmek yerinde olur:

“Benim canım! Varlık ikliminde seyr ve sefer, fena sahrâsında seyahat ettiğimiz esnâda şâh-ı bekâdan dosdoğru bir yol ihsan olundukta, bu uyku ile uyanıklık arasına benzeyen bir hâl idi. Bu hâl içinde büyük ve muazzam bir fenâ şehrine vardım. Bunun enini ve boyunu gözle ihata etmek mümkün olamaz. Şehir halkı o kadar kalabalık idi ki, hiçbir çarşısına rahat girilmez. Ahâlisi ise, dünyadaki çeşitli kavimlerden meydana geliyor. Kimi Arap, kimi Acem, kimi Türk, kimi Rûm. Kâfirlerin her türlüsü burada mevcud olduğundan hayretler içinde kaldım. Acâip bir gezintiye çıktım. Şehrin ortasında muazzam bir kale inşa olunmuş, kalenin burçları göklere dayanmış. Surların dışında kalan, bu şehre ezelden beri hakikat güneşinden bir ışık düşmemiş ve düşmemekte. Ahâlisini görünce anladım ki, şehir halkının semâları bile, bir karanlık ülkedir. Zirâ meşrepleri köpekler gibi bir lokma için birbirleriyle hırlaşıp basit bahanelerle birbirlerini parçalarlar. Şehvet ve gazapları gâlip olduğundan, ateş unsurundan olan tabiatları icâbı mağlup ettiklerini katlederler. Zinâya istekli ve düşkün olduklarından bir fahişe avradın ardına düşerler. Üçü-beşi onun ardına düşünce, bazen kıskançlıkla birbirini helak ederler. Livatadan fazla haz alırlar. Hırsızlık, çekiştirme, iftira, içki, yalan ve gıybet sürüp giden adetleri olup zerre kadar Allah’tan korkmazlar. Bu büyük günahları işleyenlerin çoğu Müslüman hatta bazıları da âlimler olup iyiyi emr, kötüyü men (emr-i bi’l-ma’ruf nehy-i ani’l-münker) eden âlimler, vaizler ve iyi insanlar dahi bu şehirde zuhur etmiş olup, amma bu (Nefs-i) EMMARE ŞEHRİ ahâlisiyle hiçbir şekilde uyuşamayıp, bahis konusu şehrin ortasındaki kaleye hicret ederlermiş. Bu fakir dahi bu şehirde ikamet istemedim. Ulu şehrin sözden anlayan âlimlerini bulup, şehrin ismini, sultânını, valisini ve halini sorayım diye ulemâdan birini bulup durumu sordum. Dedim ki:

Şehrinizin ismi nedir? Dedi ki: Bu şehrin ismi (Nefs-i) EMMÂRE’dir. Burası gaflet ve karanlıklar ülkesidir. Sultanımıza AKL-I MEÂŞ (dünya refâhı için düşünen akıl) derler. Âlimdir, idareciliğinde mâhir bir müneccim ve mühendistir, akıllı bir tabiptir. Her şeyden haberi var. Yeryüzünde onun gibi yoktur. Sonra padişahın veziri kimdir? diye sorduğumda dedi ki: Veziri idrak kuvvetidir. Kethudası müşterek his’tir. Harç vekili vehim ve vesvese kuvvetidir. Tebaasını sordum. Onun bana haber verdiğine göre anladım ki; tüm kötü huylar ve kötü huylular, Akl-ı Meaş denilen padişahın hizmetçileri ve sırdaşları olmuşlar. Bu fakir dahi Akl-ı Meâş’ın her alanda mahir bir üstad olduğunu bildiği için maişetini temin etmek maksadı ile onunla alakalı her sahada bilgi tahsil etmek arzusuyla bir zaman ona hizmet ettim. Kabiliyetimi beğendiğinden büyük bir hevesle nice ilimler tahsil etmemi temin etti, beni kendisine sırdaş kıldı. Böylece ilmin her sahasında mâhir, halk arasında meşhur oldum, hezarfen (bin fenne vakıf) diye tanındım. Fakat Akl-ı Meâş’ın hâkimiyeti altında bulunan bütün ahâlinin, günahın her çeşidini işlemekte olduğunu, bu iklimin padişahı olan Akl-ı Meâş’ın, onları işlemekte oldukları günahları gördüğü halde engellemeye gücü yetmediğini görünce, ruhuma büyük bir sıkıntı geldi. Bir gün Akl-ı Meâş’ı ârifane ağırlayıp kendisine dedim ki: Padişahım! Senin bu şehrin bilginleri ilimleriyle amel etmiyorlar, Allah’tan korkmuyorlar. Cahilleri de tevbe ve istiğfar etmiyor, gönüllerini iman nuru ile ışıklandırmıyorlar. Mutlak olarak şekil yönünden insan, ama hâl ve hareket tarzı bakımından hayvandırlar, hatta onlardan daha da aşağıdadırlar. Bu ne hikmettir, açıklar mısınız? Dedi ki: Bunlar benim tebaamdan değillerdir. Eskiden şeytan bu şehir halkını baştan çıkarmış, vesvese ve desise ve bütün avenesi ile bu Emmare Şehri halkıyla ülfet etmiş, halk onların fesadına maruz kalmış, fesadlarını ortadan kaldırmak için bir çare bulamadım. Padişah, bu sözleri söyleyince, Emmare Şehri’nden göç etmeye niyet ettim ve dedim ki: Padişahım! Bu aciz kuluna ihsanda bulunduğun gibi, kimseye ihsanda bulunmadın. Devletinizin sayesinde nice safalar ettim. Samur kürklerle, onlarla arkadaşlarla, ahbablarla, saz, söz, oyun ve eğlence ile birlikte oldum. Bunlardan hiçbirini bana yasaklamadın, bunları yapmama müsaade ettin. Ama zevk ve safamız, bu noktada son buldu. Yüksek müsaadeniz olursa bir seyyah olan bu fakir, şehrin ortasındaki kaleye varmak ister. Padişah dedi ki: O kaleye (Nefs-i) LEVVAME SAHASI adı verilmektedir. O kale dahi benim hâkimiyetimin altındadır. Fakat Levvame ahâlisi, bu Emmare Şehri ahâlisine kıyas edilemez. Bu Emmare Şehri’nde çok eskiden beri, İblis ikamet etmekte olduğundan, ahâlisine tevbe nasip olmaz. Lâkin LEVVAME ŞEHRİ‘ne şeytanın vesvesesi tam olarak hâkimiyet kuramaz. Bu şehirde oturanlar da büyük günah işler, zina, livata, içki, gıybet ve hırsızlık gibi kötü şeyler yaparlar, ama derhal pişman olup tevbe ve istiğfar ederler.

Sonra Akl-ı Meâş susunca, hemen Levvame adı verilen kale tarafına can atıp kapısına vardım. Kapısı üzerine “et-tâibü mine’z-zenbi ke-men lâ- zenbe leh- hemen o anda günahından tevbe eden, hiç günah işlememiş gibidir” yazılı idi. Ben de kalesine girdim ve gördüm ki; şehrin ahâlisi Emmare Şehri ahâlisi kadar değil, ancak onun yarısı kadardır. Burada bir süre misafir oldum. Ahâlisi içindeki âlimlerden birine şehrin durumunu sordum. Burada var olduğunu öğrendiğim müftilerin ziyaretine gittim. Selamı saygıyla aldılar. Bunlara bir müddet hizmet ettim. Yanlarında okudum, yazdım, mümkün olduğu kadar ilim tahsil edip şehrin ahâlisiyle kaynaştım, ahbaplık ettim, hepsinin meşreplerini öğrendim. Levvame Şehri’nde ikamet edenlerden, şehrin padişahının ismini sordum. Dediler ki Akl-ı Meâş’tır, şu şehir onun hükmü altındadır. Tebaası ise kibir, riya, taasup, zühd-i ham vekilleri vardır. Nice âlim, fazıl, salih ve abid insanlar bu Levvame Şehri’nde mevcuddur. Onlar bu cevabı verince hatırıma şu geldi: Bu Levvâme Şehri ahâlisinin âlimlerinin ve sâlihlerinin meslekleri, mezhepleri ve meşrepleri nedir, anlaşıldı ama acaba umumi olarak ahâlisi ne meşrep üzeredir? Bunu anlamak için binlerce kişiyle tanıştım. Gördüm ki bu şehirdeki âlimler, âbid ve zâhid ama meşrepleri cimrilik, hased, kibir, taasub, nefsaniyet, gıybet, tamah, aşağılık ve münafıklık. Son derece faziletli olan salih kişilerle de ülfet ettim. Fazilet ehlini gördüm ki, cehennem korkusundan afv ve mağfiret ümidiyle ibadet ve taat ederler. Cennet arzusuyla nefslerin safâsı için gece gündüz istirahat edip cennet safâlarını, huri kızları, gılmânı birbirlerine tasvir ederler. Böylece halkı cennete giden yolu tutmaya teşvik ederler.

Abidlerden bir şahsa Emmare Şehri ahâlisinden şikâyet ettim. Dedi ki: Sözünü ettiğin şehir halkı bir alay kâfir, müfsid, katil, beynamaz, zinacı, lûti ve ayyaşlardan ibaret olup hepsi de sapık mezheplerdendir. Onlardan bizim Levvame Şehri’nde yoktur, buraya gelemezler. Ancak içlerinden bazılarına hidayet nasip olunca oradan göç edip bizim Levvame Şehrine gelirler, önceden yaptıklarına pişman olur, tevbe ve istiğfar ederler. Çünkü Emmare ahâlisi, orada bulundukları sürece kendilerine tevbe nasip olmaz, şefaatı da hak edemezler. Sonra o zata kendi şehirlerindeki iç kaleyi sordum. Dedi ki: O kalenin ismi (nefs-i) MÜLHİME dir. Padişahlarının ismi de AKL-I MEAD derler. Vezirleri de Aşk Sultanı adı verilmektedir. Bu Mülhime Şehrine bizden hiç kimse gitmemiştir. Bazıları göç edip oraya gidecek olsa, bir daha onu Levvame Şehri ne koymayız. Çünkü onlar o Mülhime Şehri’nin veziri olan aşk’a gayet sıkı bir şekilde bağlı kalır, onu son derece sever, onun uğrunda canlarını, başlarını, mallarını, evladlarını ve ailelerini bile hiç çekinmeden fedâ ederler. Bizim padişahımız olan Akl-ı Meaş’ın aldığı tedbirlere ve gösterdiği faaliyetlere itibar etmez, ona teslim olmaz, ırzı, namusu, vakar ve zühdü terk edip tasavvuf hakkındaki eserleri okur, bazı kitapları da yazarlarmış ki –Allah korusun– bir harfi bile şer-i şerife uygun değildir. Onların içlerinde mürşid, delil ve rehber sayılan bazı kişiler vardır ki hırka, taç ve aba giyer, şekil yönünden ehlullah kisvesi içinde bulunur, söz ve davranışları şeriata aykırı olduğu halde yine de kendilerine tabi olurlar imiş. -Allah korusun- bunların hepsi sapık fırkalardan târikat ehli olarak bulunmuşlardır. Sakın bu Mülhime Kalesi’ne uğrama! Çünkü onlar saz, söz, nağme, tanbur, ud ,ney, kudüm ile zikreder ve “Allah” derler. Onlar bizim şu Levvame Şehri’mize gelip meşreplerinin icabını icra edemezler. Bizim âlimlerimizde dini gayret galiptir. Onun için ittifak ettiler ki, Allah’ın şeriatının hükümlerini ihtiva eden kitaplarımız ellerimizde toplanmış olup (buna aykırı düşen hususları) reddederiz. Nice kişilerin zikrettiklerini haber alıp (kitaplara uygun olmadığı için onları) katlederiz. Bizde ki âlim, salih, abid ve zahidlerin Mülhime Şehri’nde bulunması, hiçbir şekilde mümkün değildir. O, bunu söyleyince Levvame Şehri’nde dahi nefret edip Levvame’nin içinde bulunan mübarek MÜLHİME ŞEHRİ’ne yöneldim. Mülhime kapısına vardık ta, kapı üzerinde “Lâ ilâhe illâllah” ibaresinin olduğunu gördüm. Bu güzel kelimeyi okuyunca şükür secdesi için orada derhal yere kapandım. Sonra Mülhime Şehri’ne dahil oldum.”

Aslında burada anlatılanlar, insanın hikâyesidir. “Yolda kalmışlık” dediğimiz hadise… Nefsinin farkında olmayan yani aslında nefsini tanımayan ve nefsine uyanların hikâyesi… Burada bir kısmını alıntıladığım hakikat maalesef günümüzde insan tekiline belli bakımlardan uyarı olabilecek türdeşlikleri barındırmaktadır. Sadece aldanma bahaneleri farklıdır… Yaşadığımız zaman diliminin, buradaki tablodan farklı olduğunu söylemek çok ama çok zordur… Farklı bir üslup kullanılsa da hitap ettiği içerik aynıdır… Bu alıntının devamı, insanın gelebileceği güzel ufukları da anlatmakta… Ama sonuçta, en büyük engel, nefsine uyan insanın kendisi… İyilik ve hayır üzere kalmak duasıyla…