Sağlıklı Bir Hayat Nasıl Yaşanır? / Ortopedist Dr. Feridun Kunak
Televizyon programı ve meslekî aktiviteleriniz bir arada devam ediyor, gayet yoğunsunuz. Hatta gece geç saatlere kadar da çalışıyorsunuz. Sonra sabah programları oluyor. Kısaca özgeçmişinizden bahseder misiniz?
Doğma büyüme Ankaralıyım. Esas kökenim Eskişehir’den gelmiş. Aslen de Kırım Türklerindenim. Eskişehir’den sonra büyüklerim Ankara’ya gelmişler. Annemde babamla evlenip Ankara’ya gelmiş. Kalenin içindenim daha sonra sırasıyla Cebeci, Aydınlıkevler’de oturduk. İlk, orta, lise tahsilini Ankara’da yaptıktan sonra, üniversite eğitimini Ege Üniversitesi’nde yaptım. 1976 yılında oradan mezun oldum. Mezun olduktan sonra Bursa Mustafa Kemal Paşa hükümet tabipliği yaptım. Daha sonra askerliğimi İstanbul Kartaltepe’de yaptım. Askerliğimi yaparken İstanbul Yakacıkta muayenehane işlettim. Sonra kendi isteğimle, mecburi hizmetimde yok olmasına rağmen Sağlık Bakanlı’ğına Doğu’da görev yapmak için müracaat ettim. Oradakiler bana çok şaşırdılar. “Mecburi hizmetlileri yollayamıyoruz, sen nasıl gidiyorsun!” dediler. Oralar bizim zamanımızda daha da kötüydü. Ben sadece istiyorum dedim. Bana seç dediler. Ben de haritayı koydum önüme, doğu da güney doğuda bir sürü yer seçtim. O zaman bizim personel daire başkanımız olan kişi: “Ben çok şaşırdım oğlum. Tamam, sen Doğu’yu istiyorsun. Sana bir iyilik yapayım. Senin istediğin yerlerde senin hayal ettiğin şeyleri yapamazsın. Ben seni Van Erciş’e yollayacağım” dedi. Ben de teşekkür ettim. Hakikaten oraya gidince anladım ki o kişinin dediği doğruymuş. Erciş, Van Gölü’nün kenarında, çok güzel insanları olan cennet gibi bir yer… Hala görüştüğüm dostlarım var. Çok güzel tabii güzellikleri olan bir yer. Öncelikle orada sağlık ocağında görev yaptım. Daha sonra orada hastane de vardı. Hastanedeki problemlerden sonra valilik kararı ile hastaneye başhekim vekili olarak atandım. Orada görevi yaptıktan sonra Ankara’ya ihtisas için geldim. O zamana kadar pratisyen hekimdim. Ankara Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Ortopedi ihtisasına başladım. 1985 yılında ihtisasım bitince yine mecburi hizmete gidecektim. Fakat asistanken “kalça kırıkları” ile ilgili dünyaca kabul görmüş bir alet bulmuştum. Bu alet olmadan önce kalça kırıklarında hastaları yatırıyorduk uzun süre. Ama bu alet ile biz hastayı kaldırıp yürütebiliyorduk. Bir tır şoförü vardı; bu alet ile TIR’ını kullanabildi. Polatlılı bir köylü kardeşim vardı; 50’şer kiloluk gübre torbalarını taşıyabildi. Alet böyle güzel bir aletti. Üniversite bakanlığa müracaat etti. Bu elemanı mecburi hizmete yollamayın, üniversitede kalsın, bize çok lazım diye. O zamanki şartlarda ilk defa Bakanlar Kurulu kararı ile bana müsaade ettiler ve üniversitede kaldım. Üniversitede bana acil servis sorumluluğunu verdiler. Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesinde ilk Acil Servisin kurulmasında çok emeğim oldu. Ortopedi servisinde de çok emeğim oldu. Hizmetim vardır oralarda. Kanun gereği üniversitelerde asistanların, baş asistanların, doçentlerin muayenehane açması yasaktı. Ama ben mecburi hizmette olduğum için kanun gereği muayenehane açabiliyordum. Ankara’da muayenehane açtım. Muayenehane umduğumuzdan daha iyi olunca üniversitedeki görevimizi bıraktık. İki senelik mecburi hizmetimiz de dolunca, Ankara’da Belediye Hastanesine geçtim. Burada 5 yıl görev yaptım. Daha sonra imkânları daha iyi olduğu için Devlet Demir Yolları Hastanesine yani şimdiki Atatürk Gazi Hastanesi olan yere geçtim. Orada çalıştım. Televizyon programlarına başladım. Televizyon programları haftada iki üç gün İstanbul’da oluyordu, oraya gidiyordum. Bu da hastanedeki görevimi aksatıyordu. Arkadaşlarla da konuştuk. Gitme bize lazımsın, bizim de reklamımız oluyor dediler. Beni bir sene öyle idare ettiler. Ama ben huzursuz oldum. Yani haksız yere orada para kazanıyormuşum gibi geldi. Sonra kendi isteğimle, zamanım da gelmişti ve emekli oldum. Hiçbir kuruma bağlı değilim. Sadece muayenehanede çalışıyorum. Televizyon programı yapıyorum. Bu şekilde günlerimiz geçiyor.
Ben 1982 den beri bütün televizyonlara çıktım. Hepsine çıktım, çıkmadığım kanal kalmadı. Televizyon programlarım çok başarılı oluyordu. Programı yapanlar da beni çağırıyorlardı. Sebebi fazla tıbbi terim kullanmadan insanların anlayacağı bir dille konuşuyordum. Bence herkesin bir görevi var. Allah (cc) dünyada herkese bir görev vermiş. Kimine sen fırıncı olacaksın ekmek yapacaksın demiş. Kimine sen dergi çıkaracaksın demiş. Ama herkes işini en iyi yapacak. Allah’a binlerce şükür ediyorum bana bu ilmi nasip etmiş. Ben de bunun en iyisini yapmak zorundayım. Tabi ki para kazanmak da önemli… Allah bereket versin zaten rızkımızı veriyor Yüce Yaradan, çok şükür. Ama bunun da insanları aydınlatmak için bir hizmet olduğunu düşünüyorum. Çünkü insanların çoğu, bu hastalıklar olmadan önce, hastalıklar gelmeden önce neler yapacağını bilmiyor. Hasta olduğunda hangi doktora gideceğini de tam olarak bilmiyor. Hasta olduğu zaman ilk önce doktora gitmeden, ilaç kullanmadan; basit olarak evde neler yapılabileceğini de bilmiyor. Bir de ameliyat olmadan önce acaba neler yapılabileceğini bilmiyor. Ben onları bir araya getirip söylemeye anlatmaya başladım. Çünkü Allah bana bunu vermişti, ben de insanlara bunu en iyi şekilde yansıtmak zorundaydım. Çok şükür ki Allah’ın izniyle yansıtıyoruz. Reytinglerde yansıttığımızı gösteriyor. Çünkü televizyon camiası öyle bir camia ki, sen istersen o kanalın sahibinin oğlu, kardeşi ol, eğer reyting yapamıyorsan suratına bile bakmıyorlar. Bir laf var onlarda “sen reytingin kadar itibar görürsün” hakikaten öyle, biz de öyle başladık. Bu işe başlamamızın iyi tarafı da oldu. Bana daha önce farklı televizyonlardan teklifler gelmişti. Ama benden istedikleri İstanbul’a gelip programı orada yapmamdı. Kanal 7 de bana böyle bir teklifte bulundu. Onlarda ilk bir ayın İstanbul’da olacağını söyledi. Bizim fikrimizde ve düşüncemizde bir kanal olduğu için bir aylık bir fedakârlığa girdik. Ben kendimi ispatlayacağımı biliyordum. Biz bu programı geçen yaz gittik bir ay orada yaptık. Bir ay sonra reytingler çok iyi gelince, onlar bize bastırdılar “aman hocam buna devam edelim” diye. Biz de o zaman “kardeşim devamını istiyorsanız gelin Ankara’da bir stüdyo kurun” diye bastırdık. Çok şükür ki onlar da gelip buraya bir stüdyo kurdular. Böylece programa başladık. Ben bunun bir hizmet olduğunu, hizmetin en iyi şekilde yapılması gerektiğini biliyordum. İnsanlarımız hastaneye gitmeden, doktora gitmeden önce neler yapması gerektiğini öğrenmesi, hastalığın ne olduğunu bilmesi için böyle bir program yaptık. Rabbime sonsuz şükürler olsun ki izlenme oranı çok olduğu için onlar da yine bunun devamını istiyorlar. İnşallah önümüzdeki sezonda da devam edeceğiz. Ben böyle bir boşluğu doldurduğumu, yani insanların anlayacağı dilde konuşarak, hastaneye gitmeden önce neler yapılacağını, hastalıkların neler olduğunu bilmelerini sağlıyorum. Mesela değişik değişik hastalıklar oluyordu, insanlar onlara karşı ne yapacaklarını bilmiyordu. Biz de kendimize göre bazı sloganlar çıkardık. Mesela bir yere kan gelmesi lazım. “Kan gelen yere can gelir.” dedik. Sonra “Durursan dik, olmazsın eğik.” Daha sonra “Bugün kendin için ne yaptın?”, “Bugün Allah için ne yaptın?”, “ Bugün ailen için ne yaptın?”, “Bugün ülken için ne yaptın?” şeklinde, her gün bu soruları sorun dedik. Bir de sabah sporunu yerleştirdik. Sabah sporu hemen hemen Türkiye’de çok ciddi anlamda hiç yapılmıyordu. Ben 38’lik tecrübemle “5 yaşındaki de yapsın 85 yaşındaki de yapsın!” diye çok basit hareketleri, oturduğu yerden çok fazla zorlanmadan yapabilsin, kan dolaşımını hızlandırsın diye hareketleri epeydir düşünüyordum. Böyle bir imkan çıkınca ilk 15 dakikayı ona ayırdık. Sabah jimnastiğimiz çok tuttu. Herkes bundan çok memnun olduklarını ve yaptıklarını söyledi. Bu da bizi çok memnun etti. O jimnastik esnasında da biz insanlara bir mesaj vermeye çalıştık; “Her zaman bu jimnastiği yapıyorsunuz, güzel, bunu her gün yapmanız gerekiyor. Ama en önemli jimnastiğimiz ruh jimnastiği. Ruh jimnastiği neden geçer, şükürden geçer. O zaman ne yapacaksınız kardeşim, kendinize de çocuklarınıza da bunu muhakkak öğreteceksiniz. Ne yapacaksınız: “Çok şükür Ya Rabbi bugün de uyandım, verdiğin nimetlere sonsuz şükürler olsun. Gördüklerimi elimden alma. Umduklarıma ve düşündüklerime ulaşmayı nasip et.” diye dua edeceksiniz… Böyle güzel basit bir biçimde “ruhlara jimnastik” diyoruz; ruhlarına da böyle bir duayı yerleştirdik. Bu arada her gün bir konu seçip ya da gelen sorulara cevaplar vererek doktor programı yapmaya çalıştık. Arada yemek koyduk, hanımların ilgisini çekmek için evde kendilerine uygulayabilecekleri, mesela domatesli killi, kayısılı, yağlı ciltlerde hanımların evde yapabilecekleri, elleri ve yüzleri ile ilgili sıkıntılarda neler yapabileceklerini anlattık. Bel ağrılarında bitkisel ürünlerden neler kullanılabilir onları anlattık. Çünkü biz doktorlar hep kimyevi ilaçları öğrenerek mezun oluyoruz. Bitkisel ürünleri bilen fazla doktor yoktur. Ben bu bitkisel ürünlere çok uzun süredir çalışıyorum. Bizim İbni Sina’dan beri gelen çok güzel ve bu konu ile ilgili kitaplarımız, bilgilerimiz var. Türkiye’miz cennet, yetişen tıbbi bitkiler hiçbir yerde yok. Bunları da insanlarımıza doğru şekilde anlatmak lazımdı. Biz doktorlar bu konunun üzerine düşmediğimiz için bilmeyen aktarlara, kişilere kaldı. (Bilinçli aktarları ve kişileri tenzih ederim.) Bununla ilgili de bir sürü sıkıntılar var. Herkes ilaç çıkardı, herkes bitki çıkardı. Karışıklıklar oldu. Bunlara da yön vermek için insanlara basit bitki çayı nasıl yapılır, kendi kendilerine bitki yağlarını nasıl yapacaklarını anlatan bir program yaptık. Bu boşlukları da doldurduğumuzu düşünüyoruz.
Toplumsal sağlık bilinci açısından insanları bu konuda tutarlı ve duyarlı buluyor musunuz?
İşte bu bizim demin konuştuklarımızın içinde vardı. İnsanlarımız biraz daha akıllandılar, bilinçlendiler. Hemen gelişi güzel bir şeyler yapmıyorlar. Niçin yapıyorsunuz? diye sormaya başladılar. Bir doktor size bir ilaç veriyorsa, ameliyat diyorsa niye diye sormak lazım. Çok şükür bu son dönemlerde biraz başladı.
Modern hayattaki teknoloji, günümüzde insanlardan sağlık açısından neler götürdü? Bedensel hareketi ne denli etkiledi? Beden kayıpları psikolojimizi ne denli etkiliyor?
Hareketler çok önemli. Hareket yapmadan, egzersiz yapmadan bedenin sağlığı çok fazla olmaz. Bunu Peygamberimiz de bize söylemiş. Çocukları ile eşleri ile koşular yaparmış. Çocukları ile torunları ile spor aktiviteleri yaparlarmış. Toplumumuzun, muhakkak 5 yaşındakinin de 85 yaşındakinin de belirli egzersizler yapması lazım. Çünkü bedenin dolaşım sistemi rahatladığı zaman ruh sistemi de rahatlıyor. Ruh sistemi rahatladığı zaman da beden rahatlıyor. O yüzden bu hareketleri yerleştirmeye çalıştık bu programda.
İnsan vücudunda yapısal özellikler bakımından bir mükemmeliyet dikkat çekmiyor mu? Bu konuda neler söyleyebilirsiniz?
Zaten inancım çok fazlaydı, ama kemik yapılarını gördükçe, kas yapılarını gördükçe nasıl bir mucize, nasıl bir olağanüstülük olduğunu daha da iyi anlıyoruz. Yani akıl sır erecek gibi değil. Bu program nedeniyle çok kitap okuyorum. Daha başka konularla ilgili kitaplar okuyorum. Mesela bir bal mucizesi var; Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de Nahl suresinin 68-69. ayetlerinde bunu anlatıyor... Bu ayetlerde belirttiği gibi biraz araştırma yapıldığı zaman, incelendiği zaman arının başka bir mucizesi daha çıkıyor. Çiçeklerin daha doğrusu meyvelerimizin aşılanmasını sağlıyor. Yani erkek çiçekten dişi çiçeğe tohumlar götürüyor. Orada meyve oluşmasını sağlıyor. Ama Yüce Yaradan arıya öyle bir özellik vermiş ki işçi arı o gün kalkıyor. Gidip elma çiçeğine konuyor. Elmadan alıyor özünü, geriye dönüyor. Getirip bal kovanına koyuyor. İlla elmaya gidiyor armut çiçeğine gitmiyor. O gün sadece elma çiçeğine çalışıyor. Neden? Karışmasın, döllenme olsun diye. Ertesi gün armuda, ertesi gün üzüme çalışıyor. Ben de bilmiyordum, böyle özellik karşısında şaşırmamak elde değil. İnanmayana denecek bir laf yok. Bu kasların çalışması, bedenin çalışması, iskeletimizin düzenli durması, kemiklerin içerisinde eğriliklerin olması, bunların hepsi mükemmel. Dediğim gibi insanın kaslarının yapısı, kemiklerinin yapısı, kemiklerinin içindeki o kıvrımlar hepsinin bir özelliği var. Mesela bacak kemiğimiz hafif dönüktür. O dönüklük ağır yükleri kaldırabilmek için yapılmıştır. Sonra oradaki kemiğin yapısı sünger gibi yapılmış, kendine mahsus. Hem kendine bir sağlamlık veriyor, hem de hafiflik veriyor. Kırık olduğu zaman biz şöyle deriz: “Kırığı ben sardım Allah iyileştirdi.” Çünkü iki kişinin kırığı oluyor. Aynı yaştalar, aynı durumdalar, hatta hatta ikizler. Kardeşlerden birinin kırığı üç ayda kaynıyor, birinin ki dört ayda kaynıyor. Birisi “Bu Allah’tan geldi, ne yapalım inşallah düzelecek” diye tevekküllü oluyor. Öbürü “Nereden geldi böyle bir aksilik, iyileşemeyeceğim işte, uzadı bu iş” diyor, kaynamıyor.” Bunu yapan ne, kaynatan ne… Sonra öyle enteresan ki kırık kaynıyor kaynıyor sonra kaynadığı zaman duruyor. Nasıl duruyor, kim dur diyor onlara. Ve nereden geliyor bu kaynatma hücreleri. Bir yer kırıldığı zaman orada kanama oluyor. Oradaki kan hücreleri beyne soruyor: “Burada bir kırık var ne yapalım?” Beyin emir veriyor: “Kan hücreleri derhal kemik kaynatma hücrelerine dön.” ve kan hücreleri kemik kaynatma hücrelerine dönüyor, orada kaynatma işlemini yapıyor. Kanın içindeki hücreler kaynatma işi bitince yine soruyorlar: “ Burası kaynadı ne yapalım?” Beyin; “Siz yine kan hücrelerine dönün” diyor. Daha kanın içinde bizim bilmediğimiz, şimdiki teknoloji ile söyleyelim bir sürü mikroçipler var, bilgisayarlar var. Hala kanın içindeki etken maddeleri tam bilemiyoruz. Son dönemlerde kök hücreden bahsediyorlar. Kök hücre de kanın içindeki bir madde. Nasıl bir şey? Vereceğiz bir kök hücre, oradaki bozuk kalça kemiği yeniden oluşacak. Daha kanın içerisinde bilmediğimiz bir sürü özellik var. Bir sürü bilgisayarlar, çipler var. İnsanoğlunun yapısı mucize ötesi mucize... Allah onları idrak edebilenlerden eylesin bizi inşallah. Çok şükür, binlerce şükür, olabilmişizdir inşallah.
Hep hatırınızda kalan, unutamadığınız, hastalarınızla ilgili bir anınızı anlatır mısınız?
Çok var tabi. Biraz önce de bahsetmiştim. İkiz kardeşler vardı. Araba kullanıyorlarmış ikizlerden biri arabayı kullanıyor, diğeri yanında oturuyormuş. Kaza geçirmişler. İkisinin de kırıkları hemen hemen aynıydı. Birisi devamlı “Allah kahretsin, nereden geldik, iyileşemedik, ne biçim kullandın arabayı, gittin çarptın ondan oldu.” diyordu. Öbürü de “Ne yapalım Allah’tan geldi. İnşallah hallolacak, bak işte uğraşıyorlar, iyileştirmek için çabalıyorlar…” deyip tevekkül içinde olmuştu. Tevekkel olan diğerinden üç ay önce iyileşti. Öbüründe sıkıntılar kaldı. Hiç unutamam, hastalarıma da anlatırım. Olana inanıp güvendiğiniz zaman rahatsınız, beyin gücünüzü işin içine soktuğunuz zaman, nasılsa Yüce Allah bunun şifasını verecek dediğiniz zaman her şey çok daha iyi oluyor. O hastaları hiç unutamam.
Bir hasta daha vardı. Hastanın ayağı trafik kazasında çok kötü bir şekilde ezilmişti. Hastanede doktor arkadaşlarım ve hocalarım, bu ayağın mutlaka kesilmesi gerektiğini; kesilmezse çocuğa sıkıntı olacağını söylediler. Babası da kaza sonucu ölmüş. Çocuk 5 yaşında, o kadar güzel bir çocuktu ki, çok tatlı bakıyordu yüzümüze… Annesi de böyle yalvarır gözlerle bakıyordu yüzüme. Ben annesine: “Benim içimde bir his var. Sen de bana yardımcı olacaksın. Ben gece gündüz ilgileneceğim, herhangi bir ters durumda ameliyatını yapacağım. Ben bunun için mücadele edeceğim. Sen de bu konuda benden başkası ile konuşmayacaksın. Benim dediğim gibi sorulara cevap vereceksin.” dedim. Sabah vizitlerinde hocaya vakayı anlatmak lazım. O vaka kötü olarak anlatılırsa hoca hemen ameliyat ile kesilmesini istetecek. Ben her sabah ısrarla o kadına öğretiyordum, bugün şöyle oldu, böyle oldu. Yaranın da iyi yerlerini gösteriyordum hocaya ki, kesilmesin diye. Çok uğraştık ve çocuğun ayağı kesilmedi. Rabbim yardım etti çocuk kurtuldu. Şimdi koca delikanlı oldu, geçenlerde de evlendi. Ayağı gayet iyi, basıp yürüyebiliyor. Ayağın önünde bazı sekel kısım kaldı ama dıştan belli olmuyor. Mühendis oldu, aslanlar gibi şimdi. Devlet dairesinde çalışıyor. Onu da unutamam.
Çok kötü bir trafik kazası ile gelen bir hastam vardı. Kendisi ile uğraşıyoruz. Biz durumu kötü diye telaşlanıyoruz. O ise bizi teselli ediyordu. Merak etmeyin doktor bey düzelir düzelir; siz telaşlanmayın Allah şifasını verir. Vakti saati gelince olacak olur, kimse ne derse desin telaşlanmayın hocam diyordu. Biz kanı gelmedi, o gelmedi, bu gelmedi, bağırış, çağırış yaparken o bize hep moral veriyordu. Sonunda dayanamadım: “Ya abi, bu yaralar senin, sen nasıl oluyor da böyle sakin olabiliyorsun.” dedim. O da “Ya ne yapalım evlat, Allah’tan geldi. Ben şimdi bağırsam, çağırsam, sizi daha çok telaşlandırıp daha kötü olmaz mıyım.” dedi. Bize çok büyük bir hayat dersi vermişti. Hep hastalarıma onu söylerim. Bak, inanmak o işi halletmektir diye bize ısrarla onu öğretmişti. Bizde hastalarımıza hep onu anlatırız.
