Sağlık İçin Şifalı Bitkiler / Prof.Dr. Erdem Yeşilada
Ülkemizde bitkisel ürünlerle ilgili bir standart yok, dolayısıyla aktarlar ne verirse kullanıyoruz. Sizce bitkilerde ve bitkisel ürünlerde standart olmalı mı? Fitoterapi alanında yurtdışındaki sistem nasıl işliyor?
Fitoterapi, insanlık tarihi kadar eski bir tedavi şeklidir. 18. yüzyıldan itibaren sistemleşmiştir.
Dolayısıyla günümüzde bitkisel ya da sentetik de olsa tedavi ve insan sağlığı için kullanılabilecek her ürünün standart olması istenir. Standardizasyondan kasıt, kullandığımız ürünler içerisinde, etkili olarak tanımladığımız maddelerin yeterince bulunmasıdır. Mesela siz bir domatesi yerken içerisindeki etkili madde olan likopenin varlığını ya da yokluğunu aramazsınız, sadece lezzetini sorgularsınız. Ama biz eczacılar olarak fitoterapinin etkinliğini değerlendirebilmek için domatesin içerisindeki likopenin miktarını önemseriz. Şu anda manavlardaki hiçbir domatesin üzerinde “şunda % 0,5 bunda % 0,9 likopen taşıyor” diye bir yazı yoktur. Buna rağmen bazı meslek grupları “günde şu kadar balık, bu kadar domates yiyin” diyor ve “domatesin ve böğürtlenin antioksidan özelliği iki-üç-on misli gibi” bir karşılaştırma yapıyor. Neye göre karşılaştırdığı bilinmediği için bunlar gerçek yorumlar değildir.
Mesela balık yiyerek standart bir Omega3 alabilmeniz mümkün değil. Ancak balığı nereden aldığınız önemli. Yapılan çalışmalarda, Baltık-Kuzey Buz Denizi’ndeki balıkların Omega3 oranıyla Ege’deki balıkların Omega3 oranı arasında 50 misli fark var. Çünkü sıcak denizlerde Omega3 fazla olmuyor. Ama sağlığımı korumak ya da bir rahatsızlığımı tedavi etmek için Omega3’e ihtiyacım varsa hapını almak durumundayım.
Uluslararası otoritelerin bitkisel ya da sentetik de olsa güncel ilaç kavramıyla ilgili bir görüş bildirmesi gerektiğinde mutlaka standardizasyon isterler. Biz eczacılar da güncel fitoterapi kavramında standardizasyondan yana tavır koyuyoruz.
Bitkisel ilaçlara ilginin bu kadar artmasının nedenini nasıl yorumlayabilirsiniz?
Halk ilacı olarak bir geleneği yansıtması sonucu binlerce yıllık bir geçmişi var. İkinci Dünya Savaşı’nda taraflardan birinin yenilmesinde bitkisel ilaçların etkili olduğunu görüyorum. Mesela Hitler, zamanında ülkesinde bir şeyler yapmak için dünyadaki önemli bilim adamlarını, kimyacıları topladı. Çünkü Alman orduları sıtmadan kırıldı ve kinin’i sağlayamadılar. Zira kinin’in bulunduğu ağaçlar müttefik kuvvetlerin elindeydi. Bunun üzerine Hitler zorladı ve oradaki bilim adamları tarafından kinin’e benzeyen formüle sahip klorokini sentezlediler. Klorokin, sıtma tedavisinde hâlâ kullanılıyor. Hitler yenilince Amerika, Rusya o bilim adamlarının çoğuna sahip oldu, geri kalanlarını da Güney Amerika dahil diğer ülkelere gönderdi. Dolayısıyla İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünyada müthiş bir kimya hamlesi oldu.
Başınız ağrıyınca dağa çıkacaksınız, oradaki şu otu bulacaksınız, onu kaynatıp içeceksiniz de başınızın ağrısı geçecek veya başka bir ağrınızı dindireceksiniz. Artık kimse bunlarla uğraşmıyor. Onun yerine ağzınıza bir tane ilaç atıyorsunuz, bütün ağrılarınız geçiyor. Onu da paranıza göre eczaneden alabiliyorsunuz. Dolayısıyla bu hızlı etki, insanların kolayına geldi.
Ama 1960’ların ortalarında talidomit macerası insanların aklını başına getirmeye başladı.
Talidomit, hamilelik kusmalarını azaltmak veya tamamen kesmek için bebek bekleyen annelere verilen bir ilaçtı. Ancak bu ilaçları kullanan annelerden doğan çocukların eli, kolu, ayağı gelişmemiş ya da hiç yoktu. Maalesef o dönemde böyle bir nesil doğdu. O zaman insanlar “Biz bu ilacı alıyoruz ve etkili oluyor. Ama içimizde neler yapıyor acaba?” demeye başladılar. Bunun üzerine özellikle 1970’lerin sonu, 1980’lerin başından itibaren farmakolojik, yani ilaç bilgilerinde ve kimyasal ilaç araştırmalarında müthiş gelişmeler oldu.
Ardından bitkilerin etkinliğini ortaya koyabilecek yöntemler çoğaldı. Buna “etnofarmakoloji” deniliyor. Amacı, halk ilaçlarının etkinliğini deney hayvanlarında göstermek ve onun etkili maddelerini bulmak. Ben de bu konuda çalışıyorum. Hatta bunlarla ilgili çok önemli yayınlar yapan uluslararası bir derginin de editörüyüm.
Giderek etnofarmakoloji önem kazanmaya başladı. O zamana kadar halk ilacı çalışmaları pek popüler değildi. Hatta ben yeni mesleğe başladığım zaman Türkiye’deki halk ilaçlarını kaydetmek için çalışmalar yaptığımda hiçbir kurumdan destek bulamadım. Daha sonra Japon Milli Eğitim Kültür Bakanlığı, bizi 12 yıl süreyle destekledi. Bütün Türkiye’yi gezip halk ilaçlarını derledik. Bu, Türkiye’de programlı ve sistemik olarak bilimsel anlamda yapılan ilk çalışmadır. Ardından da oradaki etkili birleşikleri izole etme yoluna gittik. Mesela “İyileştiren Bitkiler” kitabımı 2000 yılından önce yazamazdım. Çünkü yeterli bilgi yoktu. Şimdi ise devasa ve müthiş bir bilgi birikimi var ve bize de günlük hayatta bunları yorumlamak kalıyor.
Aslında ben bütün hastalıkların tedavisinin bitkilerde bulunduğuna inanan biriyim. Hem kendi çalışmalarımda hem de yapılan diğer çalışmaları incelediğimde de hep aynı sonuca varıyorum.
Ancak burada önemli husus, “bitkisel” zararsızdır diye düşünmemektir. Gerçekten önemli olan onu kontrol edebilmek. Mesela silahı kullanmayı bileceksin ama bilmiyorsan ya birisini ya da kendini vurursun. Dolayısıyla iki ucu keskin kılıç. O yüzden bitkisel ilaçları, bu işin uzmanlarının kontrolü altında uygulamak gerekir. Çünkü hiçbir zararı olmaz dediğimizde birçok yan tesiri olabiliyor ya da ölüme bile yol açabiliyor.
Vitamin hapları kullanmak konusunda ne söyleyebilirsiniz? Gerçekten faydalı mı?
Mesela özellikle hamilelik döneminde alınması gereken folik asittir. Eğer folik asit hamilelik döneminde alınmazsa, bebeklerde önemli nöral tüp defekt denilen sinir sistemi üzerinde sorunlara yol açıyor.
Ama bunun dışında doğrudan vitaminlerin etkinliğini ortaya koyan çalışmalar yok. Bazen “Vitaminler etki etmiyor.” gibi uluslararası yayınlarda saçma yazılar çıkıyor. Esasında vitaminler hayatımızın bir parçası. Ama herkese standart olarak aynı vitamini vermek yanlıştır. Biz Akdenizliler olarak daha çok yeşillik, sebze ve meyve tüketiriz. Dolayısıyla bunlar vitaminlerimizin en önemli kaynağı. Hâlbuki Amerikalılar daha çok et bazlı beslenir. Ama etten birazcık B12 vitamini alırsınız. Başka yiyeceklerden sağlayacağınız vitamin yok gibidir. Ayrıca Amerika karmaşık bir toplum; İtalyan, İngiliz ya da başka ülke insanları bir arada bulunuyor ve hepsinin de beslenme şekli farklı. Dolayısıyla o kişilerin beslenmesine göre vitamin takviyesi gerekir.
Ancak gördüğüm kadarıyla insanlar “sağlığımı korusun” diye gelişigüzel vitamin kullanıyor. Ama bunu mutlaka beslenme şeklimizi göz önüne alarak yapmamız lazım. Her zaman söylediğim şudur: “İnsan kendi kendinin doktoru, hekimi olmayı bilmeli.” Çünkü sizi 15-20 dakika gören bir hekimden bütün hayatınızı çözmesi beklenemez.
Günümüzde artık insanın genetik yapısına uygun ilaç formu araştırmaları yapılıyor. Çünkü aynı hastalık için size iyi gelen bir ilaç, bana yararlı olmayabilir. İşte insanın genetik yapısını bilmek ve ona göre ilaç vermek gibi bir kavram ortada ve buna ait birçok ipucu var. Belki bundan 10-20 yıl sonra kendi genotipimize göre özel ilaç kullanacağız ve ona göre tedavi olacağız. İstenen de budur.
Dolayısıyla vitaminlere asla gereksiz denilemez. Çünkü insan vücudu biyokimyasal bir fabrikadır ve bir endüstri tesisi gibi çalışır. Vücudumuzdaki biyokimyasal reaksiyonların gerçekleşmesini sağlayanlar da çoğunlukla vitaminlerdir. Eğer siz belli bir vitamini yeterince almazsanız ölmezsiniz. Ama vücudunuzdaki o kısmın belirli dış etkenlere olan direnci azalır. Normalde kendinizi koruyabilecek ve hastalıklara karşı savaşabilecekken, bundan belki 20-30-40-50 yıl sonra herhangi bir organ yetmezliğine bağlı olarak çeşitli rahatsızlıklar gelişebilir.
O nedenle durup dururken “Kendimi çok yorgun hissediyorum, bir vitamin alayım.” demek de “Vitamine hiç ihtiyacım yok, ben yeterince besleniyorum.” demek de saçma. Çünkü günümüzde siz ne derecede yeterli beslenerek vitamin alabiliyorsunuz? Artık yediklerimizin hepsi her mevsimde var. Vitaminler de bir fotosentez ürünü, bitkilerde de belli bir proses sonucu meydana geliyor. Bu nedenle de kendi beslenme tarzınıza göre vitaminleri ayarlamanız gerekiyor. Çünkü onun da fazlası zararlıdır. Mesela bir ara E vitamininin çok alınması isteniyordu. Ama yediğimiz yağlar vasıtasıyla birçok kişide E vitamini var zaten. Eğer E vitamini fazla alınırsa vücutta birikir ve karaciğer yağlanmasına yol açabilir.
Günümüzde sigara içenlerde beta karotenin akciğer kanseri riskini arttırdığına dair bazı veriler ortaya çıktı. Tabi ki “Ben sigara içiyorum, havuç yersem kanser olurum.” demek değil. Ama riski arttırıyor. Şimdi riskin artması, tek bir faktöre bağlı değil. Başka bir yığın koşulların bir araya gelmesi ve beta karotenle birleşmesi sonucu meydana geliyor. Belki bunun gerçekleşme oranı 5 kişiden 1 kişi. Ama yine de bir risktir bu. Siz arabanın kontağını çevirdiğiniz andan itibaren bir risk alarak çıkıyorsunuz ve bir damperli kamyonun sizin arabanızın üstüne çıkmayacağından emin değilsiniz. Aynı onun gibi düşünebilirsiniz.
Beyinsel aktiviteleri desteklemek ve unutkanlık için ne tavsiye edersiniz?
Aslında unutkanlık, normal bir prosestir. Hangi yaşta olursa olsun herkes unutur. Bu sizin o konuya verdiğiniz öneme ve onu ne sıklıkla tekrarladığınıza bağlıdır. Ben sizi bir kere gördümse adınızı hatırlamam. Bu “Ben demans oldum, bunadım.” anlamına gelmez. Ama sizi her gün görür ve uzun uzun sohbet edersem isminizi unutmam. Öte yandan ben her gün gördüğüm asistanımın adını bile unutuyorum. Çünkü bazı durumlarda hafıza arkaya gidiyor. Bilgisayardaki bir dosyayı bulmak zaman alıyorsa beyin de aynı onun gibi çalışıyor. Fazla bilgileri bir dosyanın altına itiyorsun ve daha sonra onu neyin altına koyduğunu bulman gerekiyor.
Benim 43 yıllık meslek hayatımda 4.000 civarında öğrencim oldu. Eczacı arkadaşlarla birlikte Kıbrıs’taki toplantıdaydım. 790 kişi vardı ve bir kısmı da öğrencimdi. Gelip kendini tanıtıyor. Önce hatırlayamayabiliyorum ama 15 dakika-yarım saat sonra aklıma geliyor. Çünkü beynimde arkaya itilmiş durumda.
Mesela biz birçok bitkinin Latince adını biliyoruz. Eğer onları unutmaya başlarsam kendimde bir tehlike vardır diye düşünüyorum. Yoksa sizin ya da asistanımın ismini unutmuşum, benim için o bir kriter değil.
Siz bir insana beyin geliştirici ilaçlar vererek Einstein yaratamazsınız. Yani adamın beyin kapasitesi düşükse onu âlim yapmanız mümkün değil. Beyin geliştirmeye yardımcı olan ve en bilinen ilaç Ginkgo Biloba’dır.
Ağzımıza aldığımız her şey kanımızdan beyne ulaşmaz. Eğer midemize giden ve kana karışan her bir şey beyne gitseydi, beynimiz de bağırsaklarımız gibi olurdu. O zaman da o artıkları atacak bir boşluk gerekirdi kafamızda. Ayrıca beynimize giden damarlarda başka bir madde birikiyor ve yeterince kan akımı olmadığı için oradaki hücreler doğru dürüst beslenemiyor ve küçülmeye başlıyor. Aynen damarlarımızdaki kolesterole bağlı tıkanıklık gibi.
İşte beynimize giden kan yolunda bir moleküler elek bulunuyor ve Ginkgo Biloba adındaki ilaç oradan geçebiliyor. Oradaki zararlı maddeyi azaltıyor ya da siliyor ve daha çok kan akımının olmasını sağlayarak o hücrelerin küçülmesini önlüyor. Çünkü çok kuvvetli antioksidan özelliği var. Bu bakımdan Ginkgo Biloba önemlidir.
Onun dışında ceviz. Ceviz, aynı zamanda da iyi bir bitkisel Omega3 kaynağıdır. Yine gerçek Ginseng denen bir bitkinin kökleri çok önemlidir. Bunun dışında gerek ada çayı, gerek çay, gerekse uçucu yağ halinde, beyin kapasitesini arttırıcı özellikleri var.
Kış aylarındayız. Soğuk algınlığına ya da gribe yakalanmamak ve vücut direncini yükseltmek için neler kullanabiliriz?
Ben her iki durumda da antibiyotik kullanılmasına karşıyım. Çünkü antibiyotiğe dirençli mikroorganizmalar, mikroplar gelişiyor. Dolayısıyla antibiyotiği, gelecek nesillerimize, torunlarımıza bir ihanet olarak düşünüyorum.
Mesela ada çayı, müthiş etkilidir. Boğazında hafif bir yanma hissettiğinde hemen ada çayı içeceksin. Yine şekersiz ama % 10’luk yapılan yoğun bir ada çayıyla da gargara yapacaksın. Ya da karabiberli süt. Sütü kaynatacaksın, içerisine kendinin çektiği taze karabiberden bolca koyacaksın ve 1 kaşık da bal atacaksın. Onu sıcak sıcak içeceksin. Bütün boğazı yakıyor. Tedbir almak gerekli. Çünkü virüs, hücre içine girdikten sonra yapacağın hiçbir tedavi ve ilaç yok. Dolayısıyla solunum yoluyla virüs içine girmeden, senin onu yok etmen gerekiyor. Eğer ada çayı kullanamıyorsan sineollü bazı preparatlar var, onlardan bir tane ağzına atacaksın. Pastilden daha önemli. Çünkü içerisinde şeker yok.
Soğuk algınlığına yakalandığında tükürüğün yoğunlaşır. Eğer şekerli bir pastili ağzına atarsan, o şeker mikroorganizmaların gelişmesi için uygun ortam yaratır ve mikroorganizmalar büyük bir keyifle çoğalırlar. Bunun içerisindeki tatlandırıcı madde de sorbitoldür. Ada çayının etkili maddesi de okaliptüstün etkili maddesiyle aynıdır: Sineol.
Ben yılda 3 defa bağışıklık sistemini destekleyici kür yaparım. Birincisi Eylül-Ekim, ikincisi Şubat-Mart, üçüncüsü Mayıs-Haziran döneminde. Gerçek ginseng kullanılabilir. Gün içerisinde de ada çayı içerim.
Bitki çaylarının içine şeker koymamak lazım. Mutlaka bir şey koymak istiyorsak gerçek bal konulmalı.
Stres ve depresyon, çağın önemli sorunlarından. Bu konudaki önerileriniz nelerdir?
Ben antidepresan kullanılmasına da karşı olan biriyim. Tabi ki anksiyete gelişerek depresyona yol açar. Ancak anksiyete fazındayken müdahale edilmesi gerekiyor.
Lavanta yağı koklandığında çok iyi bir yatıştırıcıdır. Uyku sorununuz varsa lavanta yağından iki-üç damla yutun, ondan sonra yatın. Vücutta birikmez, ters etki yapmaz. Ben migren hastasıyım ama hiçbir şekilde ilaç kullanmam. Nane Yağı koklarım. Tabi bunlar da eczaneden alınmalı. Çünkü piyasada sahtesi çok var. Ben yıllar önce bir fuara götürmek için fakültede bir çay hazırlamıştım. Kalanını da buradaki farmakolog arkadaş içmiş, “2 gün uyudum hocam.” demişti. Bitkiler bu kadar etkilidir.
Bu tip karışımları içerek bütün iç sıkıntılarınızdan uzaklaşabilirsiniz.
Çünkü bunlar kademe kademe gelişir. Birinci kademe, uykusuzluk. İkinci kademe, anksiyete. Üçüncü kademe, stres. Eğer kişi stres olduysa sarı kantaron ekstresinin günde 900 mg alınmasını öneriyorum. Ama yine organ nakli olanların kesinlikle kullanmaması gerekiyor.
Aslında bitkilerin en etkin kullanıldığı alanlardan biri, sinir yatıştırıcı olmalarıdır. Mesela kedi otu var. Kullanması biraz zordur, kirli çorap gibi kokar. Ama çok etkilidir. Eczanelerde hapları bulunuyor. Özel bir formülle doğrudan bağırsağa göndermek gerekiyor. Ancak çay olarak etkili olmaz. Hem içmesi zordur hem de sıcak suyla bozulur.
