Para Oyununun Arka Planı ve Gerçek Kazananları / Dursun Ali Yaz
“Antik Çağdan Geleceğe Para” kitabını yazma aşamasında birçok tarihi olayın belgesini, hakkındaki kitapları ve yazıları incelediniz, sizi en çok etkileyen olay neydi?
Birincisi paranın ne olup olmadığının bilinmemesi beni çok şaşırttı. Kimimizin cebinde kimimizin kalbinde duran paranın anlaşılamaması tarih boyunca hiç değişmeyen bir olgu olarak günümüze kadar gelmiştir. Zenginiyle fakiriyle sabah para kazanmak için evden çıkmamıza rağmen paranın ne olduğu üzerine kafa yormadığımızı fark ettim. Günümüze gelirsek hâlen para ile nakitin farkını bilmiyoruz. Yeri gelmişken şöyle açıklamaya çalışayım. Para kavramsal bir olgudur, soyuttur hatta psikolojik bir kurgudur. Nakit ise somut, gerçek ve rasyonel bir nesnedir. Yani her nakit paradır ama her para nakit değildir. Bu basit görünen farkı bilmemek ekonomik krizlerde yanlış reçeteler uygulamamıza sebep oluyor. Örneğin yaşadığımız krizi atlatmamız için 20 milyar dolara ihtiyacımız olduğu tahmin ediliyor. Peki, nakit olarak mı para olarak mı? Para ile nakitin farkını bilmeyince ya borç almak, ya para basmak ya da servetleri vergilendirmeyi düşünüyoruz. Ancak bu olağanüstü günlerde uygulanabilecek başka bir yol daha var. Bankacılık sisteminin kredi vermek suretiyle yoktan para oluşturması gibi kamu bankaları reel sektöre kredi açarak finanse edebilir.
Bakınız merkez bankaları devletin egemenlik gücüne dayanarak nakit para basar. Bu nakit paraların önemli bir kısmı bankacılık sistemine girer. Buna mevduat diyoruz. Bankalar bu mevduata dayanarak kredi verir. Kredi adıyla verilen bu para, nakit değildir ama paradır. Dolayısıyla artık tedavülde merkez bankasının bastığı nakit paraya ilaveten verilen kredi tutarı kadar yeni para vardır. Buna da kaydi veya banka parası diyoruz. Aynı şey bu dönem için geçerli olmak kaydıyla kamu bankaları eliyle yapılabilir.
Tarih boyunca para ile metalar (ya da fiyatları) arasındaki ilişkinin nasıl kurulduğu sorusu ne gibi farklılıklar göstermektedir. Paranın değerini belirleyen nedir, kimdir?
Dünyanın en büyük fonunu yöneten Warren Buffet “Fiyat ne ödediğinizi, değer ise ne kazandığınızı ifade eder.” der. Paranın değerini ise tek şey belirler o da üretimdir. Bu tek kelimelik cevabı biraz açmak lazım. Çoğu aydının ağzından düşmeyen bir söylem vardır: “Amerika Birleşik Devletleri, yeşil dolarları basıp istediği ne varsa satın alıyor. 10 sente mâl ettiği 100 dolarlık kâğıt parçalarını har vurup harman savuruyor.” derler. Hâlbuki bütün milli paralar, karşılıksızdır yani her ülke 15 Ağustos 1971’den beri merkez bankasında altın rezerv etmeden para basar. O zaman bu şikâyeti yapanlar da istediği kadar para basıp gidip başka ülkeden mal veya hizmet alabilir. Peki, kabul edilir mi? Edilmez tabi. Her para kendi siyasi sınırları içerisinde kabul görürken dolar gibi tüm dünyada kabul gören banknotlardır. İşte bu kadar güçlü banknotlara ise rezerv para diyoruz. Bir ülke parasının rezerv para olması için o ülkenin küresel üretimi, sağlığı, bilimi, kültürü, silahları, orduları, sineması vs. ile tüm dünyayı domine etmesi gerekir. 100 yıl öncesine kadar bunu İngiltere yapıyordu. 1913 yılından sonra kısmen 1944 yılından sonra da tek başına ABD yapıyor. Örneğin ne zaman ABD üretimden çekilir, Türk telefonları dünyaya ihraç edilirse, ne zaman ABD’li çocuklar Çorum Üniversitesine okumaya gelirse, ne zaman ABD’li devlet adamları Cerrahpaşa tıp fakültesine ameliyata gelirse, ne zaman New Yorklu gençler Yeşilçam filmlerini dört gözle beklerse, ne zaman Türk ordusu Kanada’da askeri üs kurarsa o zaman Türk Lirasını cebinize koyup dünyanın her yerine gidebilirsiniz. Kısacası bu durumun hangi ülke olduğunuzla ve şanlı mazinizle de alakası yoktur. Yukarıdaki şartları gerçekleştiren kim varsa o ülkenin parası rezerv para olarak evrensel düzeyde itibarlı olacaktır.
Para zamanla araç olmaktan çıkıp amaç haline geldi. Para tarih boyunca araç yerine hep amaç mı olmuştur? Uğruna hep insan unsurunun berhava edildiği bu konuda neler söylemek istersiniz?
Para, filozofların bile eleştirdiği, hakaret ettiği bir olgudur. Sophokles 2.500 yıl önce parayı anlatmış: “İnsanlığa para kadar zarar vermiş başka bir icat yoktur. Para; kentleri tutsak eder, yuvalar yıkar, dürüst insanları baştan çıkarıp utanca boğar, kurnazlığa yönelterek saygısız olmayı öğretir.” demiştir. Antik Yunan filozoflarından Platon ise yabancı paranın yanı sıra altın ve gümüşü de yasaklamak istiyordu. Yazmış olduğu “Yasalar” isimli kitabında gerçek paranın yerine tüccarlar arasında kayıtları tutmak üzere bir tür jeton olarak değersiz madeni paraların ya da hükümet senetlerinin kullanılmasını teklif etmişti. Platon’a göre dürüst bir insan zengin olamazdı, çünkü sahtekârlık daima dürüstlükten daha çok kazandırırdı. Aristo ise hocasının görüşlerine karşıydı. Ancak piyasalar hakkında daha tuhaf görüşleri vardı. Aristo, pazarcıların aynı fiyattan satmasını öneriyordu. Çünkü pazarın varlık nedeni sadece alım satım yapmak değil açgözlülüğü de tatmin etmekti.
Aslında her iki filozof da paraya kavramsal açıdan yaklaşmıştır. Şöyle bir örnekle açıklamaya çalışayım. Türkiye’deki toplam para 165 milyar lira yani 25 milyar dolardır. Peki, bu paranın tamamının sizde olduğunu varsayalım. Dolmabahçe Sarayı’nı satın alabilir misiniz? Alamazsınız. Türkiye’de 20 milyon araç var. Satın alabilir misiniz? Alamazsınız. 20 milyondan fazla gayrimenkul var. Satın alabilir misiniz? Alamazsınız. Tonlarca hammadde, ürün, mamul, mobilya, tekstil ve gıda ürünlerini alabilir misiniz? Tabi ki alamazsınız. Peki, bir ülkedeki bütün para bizim olmasına rağmen bir binayı bile almaya yetmiyorsa biz nasıl oluyor da para uğruna kendimizi, değerlerimizi, hayallerimizi heba edebiliyoruz? Çünkü para, servetin likit halidir. Sizin sorunuzdaki insanlar paranın peşinde değil servetin peşindedir. Serveti ele geçirdiğinde ise sosyal itibarın peşindedir. Bu üçlüye sahip olmak isteyenlerin bir kısmı çalışarak, bir kısmı dini kullanarak bir kısmı da silah kullanarak erişmek istemiştir. İnsanlık tarihinin her anında, her yerde, her milletten, her dinden ve her kültürden bu tarz insanlar çıkmış ve çıkmaya devam edecektir. Tarih bize böyle söylüyor.
Banknotun yaygınlaşması ile kapitalizm aynı paralelde mi ilerlemiştir? Paranın, ihtiyaçları temin eden bir mübadele unsuru olmanın ötesine geçişinin hikâyesi nasıl? Başka bir deyişle nasıl oldu da “paranın büyük kısmının görünmez olup bilgisayar ekranlarındaki rakamlara dönüştüğü” bir dünyada yaşamaya başladık?
11 bin yıllık uygarlık tarihinde temel olarak altı çeşit para formu kullanıldı. Bunların beşincisi olan banknotları yani kâğıt parayı Çinliler icat etti. 1500 yıl önce gerçekleşen bu icadı halk benimsemediği için “uçan para” adını verdiler. Avrupalılar da 13. yüzyılda tanıştığı kâğıt parayı kabullenmeyip “fiat para” yani “yaptım oldu parası” dediler. Osmanlı ise 1840 yılında bastı ilk kâğıt parasını. Osmanlı halkı da reddetti ve “şekavet” yani “zorlama para” dediler. Çünkü herkes gümüş istiyordu. Sanayi Devrimi’yle birlikte hem kapitalizm kurumsal bir zemine kavuştu hem de artan alım satım ihtiyacını karşılamak için banknot kullanımı fazlalaştı. 1900’ün başından sonra iyice yaygınlaşan banknot kullanımı yaklaşık 1977’de ise yerini, az önce banka parası dediğimiz ve “Antik Çağdan Geleceğe PARA” isimli kitabımda ise “sanal para” adıyla tanımladığım kredi karşılığı yaratılan para formuna bıraktı.
Para basma ve para yaratma mekanizması birbirinden farklıdır. Merkez bankaları nakit para basar ve piyasaya sürer. Özel bankalar ise her kredi verdiğinde nakit olmayan para üretmiş olur. Bu yüzden ticaret bankalarının kredi vermek suretiyle gerçekleştirdiği emisyona özellikle “yaratma” tabirini kullanıyorum. Peki, kâğıt para basma ve sanal (kaydi) para yaratma süreci nasıl işliyor, basit birer örnekle anlatmaya çalışayım sizlere.
Kâğıt Para Nasıl Üretiliyor?
Yeni kurulan bir devletin hazine bakanı olduğunuzu hayal edin. İlk işiniz para basmak olacaktır. Ne kadar para basacağınızı tespit etmek için yıllık gayri safi hasılayı bilmeniz lazım, zira bu tutarın yaklaşık %10’u civarında para basmanın enflasyon yaratmadığını biliyoruz. Varsayalım ki ülkenizdeki yıllık ticaret hacminin 10 milyon lira olacağını öngördünüz ve merkez bankasından 1 milyon lira basmasını istediniz. Banka yetkilisi ise bu kadar parayı teminatsız veremeyeceğini ayrıca yıllık %20 faiz işleteceğini söyledi. Anlaştınız ve devletin tüzel kişiliğini borçlandıran bir kâğıt imzaladınız. İşte bu belgeye tahvil diyoruz.
Merkez bankası bir milyon lirayı farklı kupürlerde tasarladı, kalıplarını hazırladı, baskı tesislerini kurdu, binlerce personeli işe aldı ve paraları üretip siparişinizi teslim etti. Karşılığında da tahvilleri alıp gitti. Emisyona giren bu paralar, bilgisayarın olmadığı yakın tarihlerde kaydi para adıyla bilinirdi. Çünkü her para hareketinin kanıtı, yasal defterlere işlenen muhasebe kaydıydı. İşte bilgisayar ve internetin icadından sonra yukarıdaki kâğıt para-tahvil takası tek tuşla yapılmaya başlandı. Milyarlarca dolar, dijital bir dosyaya sıkıştırılıp devlete teslim ediliyor yine milyarlık bonolar merkez bankası hesaplarına aktarılıyordu. Aradaki tek fark, işlemi kanıtlayan delilin defter sayfaları değil bilgisayar ekranı olmasıydı. Şaşılacak kadar basit gelse de günümüz ulusal paraları, bilgisayara işlenen tek bir muhasebe fişiyle üretilmeye devam ediliyor.
Bu arada bir garipliği fark etmiş olmalısınız. Bir milyon lirayı borç olarak almıştınız. Dolayısıyla vade sonunda faiziyle birlikte 1,2 milyon ödeyecektiniz. Şimdi iyi düşünün, ekonomiyi ne kadar iyi yönetirseniz yönetin, göstergeleriniz ne kadar iyi olursa olsun emisyonda bir milyon lira olduğuna göre 200 bin liralık faizi nerden vereceksiniz? Finansal sistemin aşil topuğu denilen yer, işte burasıdır.
Aslında bu terslik, Nixon’ın altın karşılığı dolar basımından vazgeçtiği 1971 yılında başlamıştı. O tarihten sonra her milli para, altın karşılığı değil “Para ≠ Borç+Faiz” denklemiyle basılır oldu. Sizin hazine bakanı olarak bastırdığınız nakit paralar da aynı mantıkla yaratıldı. Eşitliğin başındaki para yani emisyon toplamı sabit kalmasına rağmen sağ taraftaki borç kısmı faiz yüzünden büyüdü. Dolayısıyla devletinizin bir yıl sonraki finansal durumu, 1.000 ≠ 1.200 gibi bir denkleme dönüştü. Uluslararası para sisteminin bu dizaynı, kapitalizmin en büyük sırrıdır. Zira borca gereksinim duyulmayan bir ekonomide kapitalizm nefes alamaz. Şimdi borcu kapatmak için para basmak isteseniz, yetki merkez bankasında olduğundan eliniz kolunuz bağlıdır. Yeniden para talep ederseniz ekstra faiz ödersiniz! Halktan toplamaya kalksanız zaten böyle bir para yok! Mecburen faiz miktarı kadar tekrar para isteyip karşılığında ise devlet adına borçlanma senedi vereceksiniz. Devletin borcu arttıkça vatandaşın serveti azalacağına göre özellikle düşük gelirli kesim gittikçe fakirleşecek!
Bir tuhaflık daha var. Bastırdığınız bir milyon lirayı devletin kasasına veya banka hesabına koydunuz. Mal ve hizmet satın aldıkça ödeme yapıyorsunuz. Peki, halkınız bu paraları iade etmek istediğinde karşılığında siz ne vereceksiniz? Çünkü emisyondaki para aslında devletin vatandaşına olan borcudur. Daha da kötüsü, paraların kimde olduğunu bile bilmiyorsunuz. Çünkü hepsi hamiline ve borç senedi statüsünde hazırlandı. Dahası bu tutarların bir kuruşu bile kamu borç stoğunda gözükmez! Beterin beteri var. Eğer borcunuzun tamamını ödemeye kalksanız ortalıkta para kalmayacağından piyasalar kilitlenecektir.
Kâğıt para senaryosu gerilim yüklüydü fakat şimdi izleyeceğimiz sanal para ise tam bir korku filmi olacak!
Sanal Para Kurgusu
Kâğıt para filminin başrolünde merkez bankası ve devlet vardı. Özel bankalar ise figürandı. Olay örgüsü, devlet tüzel kişiliğinin merkez bankasına borçlanması üzerine kurgulanmıştı. Sanal para filminin konusu da kredilendirme hakkında ancak buradaki kötü karakter, merkez bankası değil ticari bankalar. Devlet ise biraz kenara çekilerek mağdur rolünü özel sektör veya bireylere bırakacak. Ama itiraf edelim ticari bankalar daha acımasız çünkü merkez bankası verdiğinden fazlasını isterken ticaret bankaları ise olmayan parayı verip fazlasını isteyecek. En büyük silahları ise fiziki teslimle bile uğraşmadan elektrik, bilgisayar ve internet üçlüsünü birleştirip milyonlarca insanı saniyeler içinde borçlandırabilme yeteneğidir. Hedef kitlesini ise eğitim seviyesi düşük, dar gelirli, finansal okuryazarlığı zayıf, kültür veya sanatla ilgilenmeyen geniş bir kesim oluşturacak. Zira serflik Ortaçağ’da kaldı zannetmeyin, modern dünyanın borçluları aynı rolü devam ettiriyor. İzlememiş kişiye spoiler verilmez ama hepimiz sanal para filminde birer oyuncuyuz sadece ücret almıyoruz.
Kâğıt para filminde hazine bakanı olarak bir milyon lira bastırmıştınız. Bu paraların dönüp dolaşıp bankacılık sistemine girdiğini varsayalım. Öncelikle bir milyon liralık mevduatı teslim alan banka, belli bir kısmını munzam karşılık adıyla merkez bankasına yatırmak zorundadır. Bu oran, mevduat sahiplerinin aynı anda bankaya gidip paralarını isteme ihtimaline göre hesaplanır ve ortalaması %10 civarındadır. Dolayısıyla ticari bankalar, kasasına koyduğu bir milyonun 100 bin lirasını merkez bankasına bloke edip kalan 900 bini kredi olarak satabilir. Şimdi de bir girişimcinin 900 bin liraya ihtiyaç duyduğunu farz edin. Kredi için bankaya başvursun. Çektiği kredinin bir kısmını makine ekipmana, bir kısmını ise hammaddeye yatırıp üretime başlasın. Ödemelerini alan tedarikçi firmalar ise tahsil ettikleri paraları kendi bankalarına yatırsın. Sonuçta çekilen kredi, tekrar bankacılık sistemine girmiştir. Bu mevduatı alan bankalar % 10’luk kısmını merkez bankasına göndermek zorunda olduğundan 810 bin liraları kalacak. Şimdi başka bir müşterinin gelip bu parayı kredi olarak çektiğini kabul edelim. O ise ödemelerini yaparak borçlarını kapatsın. Paranın dolaşım gücü, piyasaya giren parayı yine bankalara getirecektir. Bu paranın da %10’u tekrar rezerve edilip kalan 730 bin lirası tüketici veya reel sektöre borç olarak satılacaktır. Sonra 655 bin ve 590 bin şeklinde devam eden film, sıfıra ulaşana kadar sürecektir.
Gerçek para diyebileceğimiz emisyon tutarı bir milyon lira olmasına rağmen, imzalanan kredi sözleşmeleriyle 900 bin liradan başlayıp 810, 730, 650, 590 ve sıfıra kadar kredi verilmişti. Bu krediler, tekrar bankacılık sistemine döndüğü için verilen kredi toplamı kadar ekstradan para yaratılmış oldu. Munzam karşılık oranı % 10 ise verilen krediler toplamı devletin ilk bastırdığı paranın dokuz katına ulaşana kadar sürecektir. Başka bir ifadeyle 1 milyon lira gerçek paraya karşılık 9 milyon lira sanal para yaratılmış olacaktır. Aynı daireyi dokuz kişiye satan hapse girer ama aynı parayı dokuz kez satan bankacının onurlandırılması kimseye garip gelmez. Çünkü kurgu inanılmaz basitlikte çalışır. Para isimli kitabıyla servet kazanan John Kenneth Galbraith’in ifadesiyle “Hatta öylesine basittir ki zihin kabullenmekte zorluk çeker.” İşte ticari bankacılar tarafından kredilendirme yoluyla yaratılan ve gerçekte hiç olmayan bu fiktif emisyona sanal para diyoruz. O hâlde “banka hesabınızdaki her kuruş, bir başkasının kredi borcuna tekabül eder” diyebiliriz.
Çarpıklığı görebilmek için senaryomuzu biraz değiştirelim. Toplam emisyon hacmi bir milyon lira olarak kalsın. Bu paranın hepsini size verelim ve götürüp hesabınıza yatırın. Bankanız 100 bin liralık kısmı merkez bankasına gönderdikten sonra kalan 900 bin lirayı satmaya hazırdır. Birisi gelip bu parayı kredi olarak çeksin ve sizden bir daire satın alsın. Tahsil ettiğiniz parayı tekrar bankaya yatırınca, hesap bakiyeniz 1,9 milyon lira olacaktır. Banka ise yatırdığınız 900 bin liradan yine karşılık ayırıp kalan 810 bin lirayı kredi versin. Krediyi alan kişi yine size gelip başka bir daire alsın. Bunu da bankaya yatırın. Banka yine karşılık ayırıp kalan miktarı kredi versin ve yine bu parayla sizden mal alsınlar. İki yüze yakın kredi işlemi sonunda, piyasadaki fiziki para toplamı 1 milyon lira olmasına rağmen sizin hesabınızda tam 10 milyon lira olacaktır. Aradaki 9 milyonluk fark ise bankaların açtığı kredi toplamı yani piyasadaki sanal para miktarıdır. Çünkü borçlanma devam ettikçe, dijital elbise giymiş sanal para hem yaşamaya hem de büyümeye devam etmiştir. Peki, bankadaki paranızı fiziken çekip başka bir ülkeye taşınmaya karar verirseniz, piyasadaki nakit toplamı sadece bir milyon lira olduğuna göre banka size neyle ödeme yapacak? Cevap çok basit: Yapamayacak! Sanal paranın en büyük tehlikesi işte burasıdır. Ticari bankaların munzam karşılık adıyla merkez bankasına yatırdığı para ise sanal para riskinin sigortasıdır. Kısacası eskiden altın rezerve edilip banknot basılırdı şimdi ise munzam karşılık hesabında para rezerve edilerek sanal para üretiliyor. Ancak bu önlemin yetersiz olduğunun farkında olan devletler, ikinci bir önlem daha alarak ticari bankalardaki mevduatın bir kısmına garanti verir. Örneğin Türk bankalarındaki her bir mevduat hesabı, 150 bin liraya kadar devlet tarafından sigortalıdır.
Aslında yukarıdaki örnek bir şeyi daha ispatlamaktadır. Sanıldığı gibi bankacılık sektörü karşılıksız para üretmekten ziyade elinde olmayan bir malı vitrine koymaktadır. Gerçekte var olmayan sanal parayı, müşterisinin yatırdığı mevduattan üretir. Başka bir müşteri gelir ve bu parayı kredi adıyla alır. Her banka, kredi karşılığında yarattığı paraları mevduat sahibi müşterisine mutlaka ödemek zorundadır. Bu ilginç sistemin Türkiye’deki yansımasına bakalım: 2020 Mart sonu itibariyle fiziki para toplamı 165 milyar, mevduatlar 2.687 milyar, krediler ise 2.772 milyardır. Bunun anlamı dolaşımdaki paranın yaklaşık %6’sı fiziki para iken kalan %94’ü kredilerle yaratılan sanal paradır. Kriz zamanlarında ise bu makas daha da açılır. İşte bu tuhaf döngü sayesinde Türk bankalarındaki mevduat toplamının yarısı sadece 5 bin kişiye, kalan yarısı ise 80 milyon insana aittir.
Yeni koronavirüsün pandemik etkisinin ekonomi eksenli muhtemel sonuçlarından bahseden stratejik düşüncelerde ve gelecek değerlendirmelerinde dijital para düşüncesinden sıkça söz ediliyor. Dijital paraya yaygın olarak geçileceğini düşünüyor musunuz? Böyle bir fotoğrafın yeni bir dünya düzeni anlamına geldiği söylenebilir mi?
Kripto paraların yakın gelecekte yedinci para formu olacağını zannetmiyorum. Bu tür komple teorileri herkesin hoşuna gidiyor. Sanırım bundan dolayı bu tür argümanlar ilgi görüyor. Tüm bunları parayı kuşatan muazzam teknolojiyi küçümsemek için söylemiyorum. Zira geleceğin yeni para formunun, bu korkunç teknolojiden çıkacağına kuşkum yok. Uygarlığın en tanınmış bilim insanı Einstein’a “Üçüncü dünya savaşı nasıl olacak?” diye sorarlar. Dâhinin yanıtı ilginçtir: “Onu bilmiyorum ama dördüncü dünya savaşı taş ve sopalarla yapılacak!” Eğer Einstein’a yedinci para formunu sorsalardı, muhtemelen: “Onu bilmiyorum ama sekizincisi arpa ve su olacak.” derdi. Ben ise şu kadarını söyleyebilirim: Geleceğin para formu ne olursa olsun; ruhunu siyaset, özünü altın, şeklini ise teknoloji belirleyecek.
