Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Osmanlı Kütüphanelerindeki Eski Yunanca ve Latince Kitapların Batı’daki Serüveni / Nafiye Nihan Yıldız

Bu Yazıyı Paylaşın:
Osmanlı Kütüphanelerindeki Eski Yunanca ve Latince Kitapların Batı’daki Serüveni / Nafiye Nihan Yıldız

Osmanlı klasik çağında Batılı seyyahların doğudaki faaliyetleri nelerdir? Yunan ve Latin yazma eser arayışları ve Batı’ya kaçırılan Doğu kitaplarıyla ilgili neler söylersiniz?

Bu faaliyetler daha çok Doğu Roma imparatorluğunun son hanedanı Paleologosların kitap koleksiyonlarını da içerdiği iddia edilen Bizans kütüphanelerinden Osmanlı kütüphanelerine intikal eden, antik Yunanca ve Latince el yazmalarını aramaya yöneliktir. Bunlar aynı zamanda Doğu Hristiyanlığının metinleri olduğu için özel bir ilgi görmektedir. Bir ikinci faaliyet ise İslamî yazmaları keşfetme ve bunları Şarkiyat koleksiyonları oluşturmak üzere Avrupa’ya götürmektir.

Öncelikle ilkinden biraz bahsedelim. Avrupa’daki entelektüel zümrenin oldukça ilgi duyduğu Osmanlı kütüphanelerinde kaldığı düşünülen antik Yunanca ve Latince yazmaların hikayesi İstanbul’un fethedildiği tarihe uzanır. İstanbul’dan kaçan Bizanslı âlimlerin yanlarında getirebildikleri kadar kitap getirdiğini, geri kalan koleksiyonların da Osmanlı’nın elinde kaldığı düşünülür. Fatih Sultan Mehmet’in büyük bir sanat, edebiyat ve bilim hâmisi olduğu bilindiğinden Batı, onun Bizans’tan kalan kütüphanelere sahip çıkıp değerli yazmaları saray ve saltanat kütüphanelerinde muhafaza ettiği kanaatindedir. Diğer Osmanlı sultanlarının da Yunanca ve Latince yazmalara değer verdiği için onları koruyup saklamaya devam ettiği fikri yaygınlaşır. Ayrıca, manastır ve patrikliklere bağlı kütüphanelerde de Yunanca ve Latince yazmaların muhafaza edildiğine inanılır. Bu sebeple Doğu ziyaretinde bulunan Batılılar, Osmanlı kütüphanelerinde Yunanca ve Latince eser arayışlarını istikrarlı bir şekilde devam ettirmişler. Amaçları, bunları toplayıp Batı’ya götürmek. Yunanca ve Latince yazmaları aradıkları mekânların başında Saray Kütüphanesi gelir. Ancak buraya girmeleri pek mümkün olmadığı için ancak söylentiler üzerinden birtakım çıkarımlar yapılmıştır. Manastır ve patriklik kütüphaneleri daha rahat girebildikleri ve araştırma yapabildikleri yerlerdir. İstanbul, Prens adaları, Sakız, Patmos, Athos (Aynoroz) gibi Akdeniz’deki adalar, patrikhane kütüphaneleri gibi mekânlarda buldukları eserleri yanlarında götürmüşlerdir. İstanbul ise bu arayışın merkezidir. Girebildikleri halk kütüphanelerinde de aynı arayışı sürdürmüşler, ama Yunanca ve Latince eserlere dair pek bir şey bulamadıklarını dile getirmişlerdir. Bununla beraber özellikle Saray Kütüphanesinin, Yunanca ve Latince kitap barındırdığına dair düşüncenin Batı’da bir mit/mitos haline geldiğini söylemeliyim. Git gide hayal gücüyle karışık, kulaktan dolma sözlerle efsaneleşen bir anlatı görüyoruz. Hakikate ulaşmaya çalışanlar ise şüpheci yaklaşıyor. Öyle ki Osmanlı kütüphanelerinde var olduğu söylenen Bizans’tan kalma antik Yunanca ve Latince yazmalara dair araştırma 19. yüzyıl seyyahları tarafından da sürdürülüyor. Kendi kültür dünyalarına ait olduğunu düşündükleri bu kitapları elde etmek veya bunların hakikaten Osmanlı saray kütüphanesinde var olup olmadığını araştırmak problematik halini koruyor 19. yüzyılda da. Bu konuya 2-3 cümle de olsa değinmeyen seyahatname yazarı bulmak zor.

Doğu’nun bilgi kaynaklarına erişmek ve onları tanımak için Doğu-İslâm yazmalarına ilgi duyuyorlar. Avrupa’da zaten bir Şark Kütüphanesi oluşturma modası da gelişiyor o yıllarda. Osmanlı halk kütüphaneleri, eğer erişebilirlerse Osmanlı devlet adamlarının şahsî kütüphaneleri ve özellikle sahaflar, Doğu-İslam el yazmalarına ulaşmak için ideal yerler. Sahaflarla düzgün bir ilişki ve iletişim kurabilirlerse yazma eser toplamaları hiç de zor olmuyor. İstanbul başta olmak üzere Kahire, Bağdat, İskenderiye, Halep, Kudüs, Şam, Mekke, Medine gibi şehirlerden kitap topladıklarını görüyoruz. Topladıkları kitaplar hem Osmanlı’nın kullandığı kadim İslam ve Doğu kaynakları hem de Osmanlı’nın kendi ürettiği eserler. Bu eserler basit din kitaplarından ibaret değil tabi. İslam dünyasının başvuru kaynağı haline gelmiş hadis, tefsir, fıkıh vs. konulu kitapların yanında çeşitli tarih, siyaset, hukuk, ahlâk, edebiyat, şiir konulu kitaplar da merak edilip toplanıyor. Yani genelde Doğu’nun ve özelde Türklerin bilgilerini, bilgi kaynaklarını ve yazılı kültürünü tanıma, bunlara vâkıf olma isteği var. Bunlar toplanarak Batı’ya götürülüyor, saklanıyor, basılarak çoğaltılıyor, değerlendiriliyor.

Gelen Batılıların elçi, elçi maiyetindeki dil oğlanı, din adamı, bilim adamı, müsteşrik, tüccar veya soylu gezginler olduklarını belirtelim. Elçilerin resmî görevlerinin yanında Osmanlı kitapları toplamak, Latince ve Yunanca yazma aramak gibi görevleri de olabiliyor. Bu kişisel bir ilgi de olabilir. Avrupa’daki hâmileriyle yazışıp onların talimatları doğrultusunda Türkçe, Arapça, Farsça, Latince, Yunanca yazmalar arıyorlar. Bu hâmiler bir kral ya da kont, dük gibi aristokrat yöneticiler genellikle. Veya Şark’la uğraşan arkadaşlarının ricası üzerine de kitap arıyorlar. Mesela İngiliz elçi Thomas Roe, Canterbury Başpiskoposu, Bedford Kontesi, Arundell Kontu, Buckingham Dükünün istekleri üzerine Doğu Hristiyanlığının metinlerini İstanbul’daki ve Mora’daki patrikhane ve manastırlarda araştırmıştır. Habsburg elçisi Busbecq, bir dolu el yazması toplayıp ayrı bir gemiyle bunların Avrupa’ya naklini sağlamıştır ki bu eserler bugün Viyana Devlet Kütüphanesi’nde. Fransız elçilik kâtibi Antoine Galland’ın topladığı Doğu-İslâm yazmalarının haddi hesabı yok. Onlar da bugün Paris’teki Milli Kütüphane’de. Fransa Kralı adına toplanmış. Floransa’daki Medici Saray Kütüphanesindeki koleksiyonlar bu şekilde oluşmuş. Marsigli’nin Viyana ve Buda kuşatmalarında meydanlardan, camilerden topladığı 86.000 müellifin eserini içeren şahsî koleksiyonu bugün Bologna Üniversitesinde. Ulrich Jasper Seetzen, Sachsen-Gotha Veliaht Prensi için Doğu ülkelerinin bilgisini ve tefekkürünü taşıyan kitaplar satın alarak Şark koleksiyonu oluşturuyor. Bunlara ilk saltanat matbaasında basılan kitaplar da dahil. Avrupa’daki şahsî kütüphanelerin de Türkçe yazma eserlerle dolu olduğunu söyleyebiliriz. Mesela Avusturya imparatorluk tercümanı Ignaz Stürmer’in kütüphanesinde özellikle tarih konulu pek çok Türkçe eser mevcut. Bunun gibi çok örnek var. Değinmek istediğim nokta Batılı entelektüel dünyada, Osmanlı kütüphanelerindeki Bizans bakiyesi eski Yunanca ve Latince kitaplar kadar Doğu-İslâm yazmaları da ilgi görüyor. Osmanlı’nın İslam’ın temsilcisi olmasına rağmen Doğuyla birlikte Batı’nın kaynaklarını da muhafaza ettiği biliniyor.

Bir de son olarak Batılıların Doğu’daki araştırmalarından elde ettikleri bilgileri sürekli birbirleriyle paylaştıklarını ve konuyla ilgili bilgilerini sürekli güncel tuttuklarını da eklemek gerek. Seyahatnameler, mektuplar, günlükler bu paylaşımın bir aracı. Birbirlerine Doğu’da kitap bulunacak yerleri tarif etmeleri, nasıl daha kolay kitap toplanabileceğini açıklamaları, karşılaşacakları muameleyi anlatmaları, araştırmalarının sonucuna dair genel değerlendirme yapmaları gibi hususlar Doğu’dan kitap toplamanın Batılılar için dikkat ve ihtimam isteyen organize bir faaliyet olduğunu da gösteriyor. Doğu hakkındaki bu bilgiler daha sonra yayınlanarak Batı toplumuyla paylaşılıyor. Bunu sadece ilmî bir iş olarak düşünmemek lazım. Batı, çatışma içerisinde olduğu Doğu’nun güç kaynağını araştırmak için Doğu’nun sahip olduğu kitaplara ve bilgi kaynaklarına yöneliyor. Osmanlı sahip çıkıp muhafaza ettiği kitap, kütüphane ve bilgi kaynaklarının Batılılar tarafından incelenmesi bu anlamda düşünülmeli.

19. yüzyıl öncesindeki Batı yayınlarında Osmanlı bilgi kaynakları ve bilim sahalarıyla ilgili hangi veriler mevcut?

Batılılar, Osmanlı bilgi kaynakları ve bilim sahalarıyla ilgili kendilerine göre belirli bir tasnif yapmışlar. Buna göre İslam bilimleri, siyaset, mantık, belagat, ahlâk, tarih, sayı bilimleri (hesap; aritmetik, cebir, hendese), fen bilimleri (astronomi, astroloji, fizik, kimya, bitkibilim, tıp, doğa tarihi), coğrafya ve bahriye alanlarında değerlendirmelerde bulunmuşlar. Öncelikle bu verilerde belirli bir kısıt olduğunu dile getirmek gerekir. Batılıların Osmanlı bilim sahaları ve bilgi kaynaklarıyla ilgili gözlemleri kendi bilgileri ve bilim tanımlarıyla sınırlı. Batı’nın bilim anlayışıyla Doğu bilimlerini yorumlarken yaptıkları değerlendirmeler yüzeysel kalabiliyor. Veriler de yine yaptıkları araştırmanın derinliğine göre kısıtlı. Bununla beraber, Batı ve Doğu arasındaki kültürün ve bilim tanımlarının farkını anlamamızı ve netleştirmemizi sağlayan veriler olarak görebiliriz bunları. Ayrıca bazı Batılıların, Doğu’nun ve Batı’nın bilgi birikimiyle ilgili kıymetli yorumları da olmuştur. Daha çok bunların üzerinde duruyoruz.

Türklerin yazılı kültürüyle ilgili ilk çalışmayı yapan Venedik’in İstanbul balyosu Giovanni Battista Donado. 1680-84 yıllarında yazdığı eserinde Türklerin yazın kültürünü beklemediği kadar ileri seviyede bulduğunu belirtmiş. “Barbar” Türklerin tarih, edebiyat, güzel sanatlar bilmediğine yönelik inanışları çürüttüğünü de bizzat vurgulamış. Venedik balyosunun maiyeti içinde yer alan Cizvit papazı Giambattista Toderini ile Luigi Ferdinando Marsigli de bir yanda Türklerin bilim ve sanatta yetersiz olduğu söylenirken öte yanda Avrupa kütüphanelerinin Osmanlı’dan toplanan kitap koleksiyonlarıyla dolu olmasını anlamsız bulurlar. Özellikle Hz. Peygamber’in (s.a.v.) “İlim Çin’de bile olsa arayınız, ilim Müslümanlara farzdır.” gibi hadisleri dile getirerek Türklerin bilime ilgisiz kalmalarının mümkün olamayacağını söylemeleri önemlidir. Bu konuyla ilgili Avrupa’daki yanlış kanaati çürütmek niyetinde olduklarını görüyoruz. 19. yüzyıl öncesinde Türklerin yazılı kültürüyle ilgili Giambattista Toderini’nin en kapsamlı araştırmayı yaptığını görüyoruz. Doğu ve İslam bilimlerini de değerlendirmeye katmış, Kur’an-ı Kerim, tefsir, hadis, kelam, fıkıh, miras ve tereke paylaşımı konularını es geçmemiş. Türklerin hadis ve hadis usulüyle oldukça ilgilendiğini yazar. Kelam ilmini Müslüman metafiziği olarak tanımlar. Fıkıhla üzerinde durarak Osmanlı hukukunun tanımları, Kur’an, sünnet, hadis, sahabe, ulema, müçtehitlerin görüşü gibi kaynakları, kararların alınışı, uygulanışı, uygulayan kişileri ve yetkilerini anlatır. Osmanlı hukukunun kaynaklarının Kur’an, sünnet, fetvalar, kanunnameler, adetler, örfler, hükümdarın iradesi ile bütüncül olduğunu dile getirir. Özellikle Osmanlı hukukunun şer‘î ve örfî olarak iki türlü icra edildiğini belirtir. Türklerin siyaset kitaplarını çok beğendiğini görüyoruz. Nevali, Kınalızade, Müezzinzade, Lütfi Paşa gibi müelliflerin eserlerinden siyaset ilminin kaynağı olarak bahseder. Türklerin siyaset ilmiyle ilgili kaynaklarının Avrupa’nın kaynakları gibi ahlâksızlık, hile, yozlaşma ve kötülük içermediğini, siyasetin adeta bir sanat gibi ele alındığını belirterek takdir etmesi mühimdir. Mantıkta Aristocu görüşün hakim olduğunu ve Adâbü’l-bahs’in kibarca ve zekice tez çürütmenin yolunu anlattığını söyler. Temel ilkeler içeren belagat kitaplarının etkili olduğunu belirtir. Türkleri ahlâk ilminde epey başarılı ve bilgili bulur. Adâb-ı muaşeret kitaplarının çokluğuna değinir. Özellikle saray erkanının yetişmesinde kullanılan bu kitaplar sayesinde Türk devlet adamlarının diğer milletlerden üstün bir edep ve nezakete sahip olduklarını belirtmesi önemli. Pratik, siyasî, ahlâkî, malî bilgelikler içeren, belagat ve felsefeyle beraber öğrenilen adabın kaynaklarının da İslamî bilginin yanında Yunan ve Latin bilgi birikimini de taşıdığını söyler. Türklerin ahlâk konusunda ellerinde mükemmel kitapların bol miktarda bulunduğunu da ekler.

Türklerin başarılı olduğu bir diğer alanın da tarih olduğu kanısındalar. Yazılanlara göre, Osmanlı tarihçiliği kaynak ve temel açısından sağlam, tarih eserleri mükemmel, Arapça, Farsça ve Türkçe çok fazla tarih eserleri var. Mesela matbaada basılan Râşid Tarihi gurur duyulması gereken bir imparatorluk tarihi eseri denerek övülmüş. Zaten Avrupa’ya getirdikleri matbu ve el yazması eserlerinin önemli bir kısmının tarih eserleri olduğunu biliyoruz. Tarihin yanında Türklerin arşivcilik sistemleri de dikkat çekmiş. Marsigli’ye göre, Osmanlı Devleti’nin başarısı anlaşmalar, imtiyazlar, emirler, memur vazifeleri gibi iktisat ve idareyle ilgili her bir hususu belirli bir usul ve teşrifat dahilinden ince ayrıntısına kadar muntazam ve doğru biçimde kaydedip kayıtları en iyi şekilde muhafaza etmesinden ötürü ve bu sistemin başka bir örneği yok. Kayıt tutmayla ilgili olarak hesap işlerinde de Avrupalıları şaşırtacak derecede uzman oldukları dile getirilir. Hesap yapmada işleri epey kısaltan basit bir yöntem sayesinde Batılıların iki saatten önce içinden çıkamayacağı bir hesabı Türklerin pratik sistemleriyle birkaç dakikada halledebildiklerini yazarlar. Saltanat hazinesinin gelir-gider hesaplarının doğru şekilde hesap edilip kayda geçirildiğini, kamu kayıtlarının kusursuz olduğunu ifade ederler. Ayrıca Arapça ve Türkçe olan hesap kitaplarının mükemmel olduğunu ve bunların Batı dillerine çevrilmesinin bir kazanç olacağını söylemeleri önemlidir. Yeni kurulan mühendishanelerde geometriye önem verilir. Bitkibilimde İbn Sînâ ve Diyoskorit usulünü takip ettiklerini, medreselerde fizik ve astronomi okutulduğunu, Batlamyus sistemini iyi bildiklerini, Aristomenes, Aristarkhos, Arşimed, Öklid gibi Yunan eserlerinin Arapça tercümelerinden faydalandıklarını, Uluğ Bey, Kadızade, Ali Kuşçu gibi astronomi alanında gayet uzman Türk âlimler bulunduğunu yazarlar. Türklerin her türlü güneş saati yapımında ustalaşması astronomi bilgilerinin iyi seviyede olduğuna işaret eder. Doğa tarihinin fıkıh, kelam ve ilahiyat konuları için okutulduğunu, fizikte Aristocu anlayışın hakim olduğunu, fizik alanında iyi Arapça ve Türkçe kitapları olduğunu belirtirler. Müslümanların Aristo felsefesini, Arapçadan Latinceye tercümenin Batı’da başarısız olmasından mütevellit Avrupalılara göre, İbn Sînâ ve Farabî sayesinde en doğru tercümelerden okuduklarını yazar. Tıp kaynaklarının zengin olduğunu, kütüphanelerin tıp eserleriyle dolu olduğunu belirtirler.

Türklerin uzman oldukları bir diğer alanın da coğrafya olduğunu belirtirler. Türkler yaptıkları haritalarda özellikle Asya’da bulunan bölge ve şehirlere kendi kullandıkları isimlerin verdiklerini ve bu bilgilerin Avrupa haritalarıyla coğrafya kitaplarında bulunmamasının büyük bir eksiklik olduğunu söylüyor Marsigli. Tıpkı hesap kitaplarının Batı dillerine çevrilmesi istendiği gibi Türklerin coğrafya kitaplarının ve haritalarının da tercüme edilmesi isteniyor. Aksi takdirde Batı’nın Türkiye, İran, Arabistan ve Tataristan haritalarına vâkıf olamayacağı belirtiliyor. Bu istek aslında yine Batı’nın Osmanlı hakkında stratejik bilgiler toplama gayretini göstermektedir. Batı’nın Doğu hakkındaki bilgisini geliştirmesi için Türk kaynaklarına ihtiyaç duyuluyor. Yine Müslüman seyahatlerini anlatan Hac yolculukları, seyahatnameler ve coğrafya kitapları sayesinde İslam dünyası coğrafyasının daha iyi tanınacağı belirtiliyor. Demek ki Batılı seyyahların Doğu anlatıları onlar için yetersiz kalıyor ve bilgilerini Doğu kaynaklarıyla tamamlamak istiyorlar. Katip Çelebi’nin hem Doğu hem Batı kaynaklarını kullanarak yazdığı Cihannümâ’sının öneminden bahsederler. Sırf bu eserin tercümesi bile Türk imparatorluğunun ve sınırlarındaki ülkelerin bilgisini aktarmaya yetecektir. Bu eserin Avrupa’nın Asya ülkelerine ilişkin coğrafî hatalarını düzeltip daha iyi hale getireceğini yazarlar. Türklerin matbudan ziyade el yazması haritalarının olduğunu da ekliyorlar. Pîrî Reis’in Kitâb-ı Bahriyye’si bunlardan biridir. Mühendishanelerde gravür haritalar da kullanılır. Devletin tahrir defterleri kaydı da Türklerin coğrafya bilgilerini geliştirir. Bahriye bilimlerinin de Mühendishane-i Bahr-i Hümayun aracılığıyla desteklendiğini yazıyorlar. Kâtip Çelebi’nin Tuhfetü’l-kibâr fî esfâri’l-bihar eserini bahriye ve coğrafya alanıyla ilgili olarak anmışlar.