Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Ölüler Asla Yalan Söylemez 4

Bu Yazıyı Paylaşın:
Ölüler Asla Yalan Söylemez 4

Az konuşup çok şüphe eden adamların bir araya geldiği soğuk odada Said önce kısa bir selamlama konuşması yaptı. “Müdürlerim ve kıymetli devlet büyüklerimiz. Malum vukuatla alakalı şunu diyebilirim; hem çok büyük bir yol aldık hem de başladığımız yerdeyiz.” Sonra Çetin’e başıyla işaret etti. Işıkları söndüren iyi kalpli hacker laptoptan duvardaki ekrana görüntüleri aktarmaya başladı. İlk olarak bir gazete kupürü göründü. “İflastan dolayı cinnet getiren iş adamı Numan Tekin, eşini ve üç çocuğunu öldürdükten sonra intihar etti.” Said tekrar söz aldı. İflas ve intihara kadar yaşanan olayları en ince teferruatlarıyla anlattı. İkinci görüntü ise saçı sakalına karışmış uyuşturucu krizindeki bir gencin haberiydi. “İflasla tüm servetlerini, cinayet ve intihar vakasıyla ailesini kaybeden bunalımlı genç Murat Tekin uyuşturucu batağına saplandı.” Murat Tekin, ailenin en büyük çocuğu, Fransa Sorbonne Üniversitesinde ekonomi okumuştu. Sabırla dinleyen istihbaratçı sordu: “Soygunla ilişkisi ne bu adamın?” “Evet, kuvvetli ihtimal, ailesini batağa sürükleyenlerden onların usulüyle ve ailesine yaşattıkları acıları hissettirerek bedel ödetmek istedi.” “Deliliniz?” “Gerçek delile götürecek kuvvetliye yakın delillerimiz var.” Küçük delil torbasını çıkarttı. “Şu an itibariyle tam olarak tanımlayamadığımız cisim tüm banka şubelerinde ve holding binasında mevcut. Ne tesadüf ki bütün şubeler ve holding binası son on yıl içinde ya tadilat görmüş ya da network ağları yenilenmiş. Taşeronlarla konuştuk, inceledik. İşçiler yılların elemanları fakat dikkat çeken bir olay onu da bir ustabaşı hayal meyal hatırlıyor. Saçı sakalı gür, güneş gözlüklü “Teknik servisten kontrole geliyorum.” diyerek kabloları tek tek inceleyen yabancı şahıs. Ki bu kuvvetle muhtemel Murat Tekin’di. Bu sistemi kurup en uygun zamanı bekledi. Bilimsel Araştırma Kurulu üyesi sordu: “O cihaz ne?” Çetin, müsaade isteyip söze başladı. “Bu bildiğimiz tüm sistemleri, kuralları değiştirecek bir teknoloji harikası ve biz şu an itibariyle bunu tam olarak çözümlemekten ve tanımlamaktan aciziz.” Emniyet müdürü biraz öfkeli biraz da heyecanlı bir tarzda “Tüm gücümüzle yüklenip yakalayalım ve cezalarını verelim.” Said, hüzünlü bir tebessümle “Ben sizinle aynı fikirde değilim. Bu kişiler tabi eğer tezimiz doğruysa terörist, hırsız veya hain değil. Sadece ailesinin diyetini ödeten ve gecikmiş adaleti adilane bir şekilde tesis eden zeki ve prensipli insanlar. İsteseydi bütün paraları hissettirmeden alabilirdi. Ama belli bir miktarın üzerini almadılar. Ki o da ailenin hakkı olan paradır. Biz onları yakalasak bile ceza yerine vatan hizmetinde kullanabileceğimiz dehalar olarak görmeli ve öyle muamele etmeliyiz.” Sözün bittiği yerde Çetin parmak ucundaki cihazı bilgisayarın üzerine bırakarak “Ve onlar izin vermeseydi biz bu kadar bile yol alamazdık.” O an perdede kendiliğinden yeni görüntüler daha doğrusu yazılar akmaya başladı. “Ölüler Asla Yalan Söylemez. Niye?” Odadakiler aptallaşmışçasına birbirlerine baktıktan sonra cevap arayan gözlerini duvara çevirdiklerinde şöyle yazıyordu: “Çünkü onlar yalan ve dolanın fayda vermediği ve ihtiyaç olmadığı hakikat alemindedirler. Tanımadığınız ölenlerin peşine düşmeyin ama yaşayan yalancılar ve hakikat inkârcılarıyla mücadele edin.” Said yumruğu sıkılı şekilde eli havada “Adamım be... İşte bu! Teşekkürler akıllı düşman.” dedi. Evet, o cisim hala aktifti, isteyince etkileşimde olduğu her şeyi kullanabiliyordu.

İSVİÇRE

Artık özlem bitiyordu. Valizler neredeyse toplanmış son eşyalar yerleştiriliyordu. Oliver, masanın çekmecesinden eski model bir cep telefonu çıkarttı. Başparmağıyla kayan kapağı açtı. Zehra “Artık onların miadı doldu.” dedi. “Benim için hala çalışıyor. Bunu bana kendisini sık sık aramam için annem hediye etmişti.” Ne zaman elime alsam karşıdan annemin sesini duyarım.” Zaten duygu yüklü olan ortam, dokunsan ağlayacak seviyeye geldi. Sonra babadan hatıra dolma kalem ve küçük kardeşlerin acemice ilk çizgileriyle çizilmiş “Sevgili abime. Serkan, Benim yakışıklıma. Ecrin. Süpermenime. Hakan” yazan kuru boya resim çalışmaları önce aynı kutuya oradan da valize girdiler. Vatana dönmek güzeldi ama her şeye rağmen yaşadığın evden, eşyalardan ayrılmak insanda buruk bir his bırakıyordu. Zehra şık ipek eşarbını aynanın karşısında bağlarken Oliver ona: “Canım, şimdi bana itiraf et, seni böyle üzen şey nedir?” Eşarbının son iğnesini de takan Zehra kocasına döndü ve “Korkuyorum.” “Yakalanmaktan mı?” Gülümseyerek “Hayır, hayır. Ahlaksız bilimden, teknolojiden. Ben üniversitedeyken teorik bir proje vardı. Ameliyatları en aza indirmek için aşı geliştirmek.” “Eee ne güzel. Nasıl yapacaklar bunu?” “Basit, sıvı moleküllere o hastalığı tedavi edici bilgiler yüklenecek, sonra o da vücuda enjekte edildiğinde hastalıklı bölgeyi o akıllı moleküller onaracak. Ameliyatlar en aza inecek.” “Tehlike nerede?” “Gözden kaçırılan nokta; aynı yöntemle beyin hücrelerini yönetmek yani her insanı biyolojik bir robot haline getirmek isteyenler var.” Oliver hiç şaşırmamıştı. “Yürüyen yeryüzü tanrıları her devirde olmuştur. Pisliğini kendi eliyle temizlemekten kurtulamayan zavallı seçilmiş zümre! Zehracığım doğruyu, güzeli bulmak, sezebilmek bir yetenektir. Kötülüğün, yanlışın karşısında durmak erdem. Ama doğruyu yaymak, hakim kılmak zulmü minimize etmek tek başımıza becerebileceğimiz bir iş değil. Bizim gibi insanlar ve onların başına geçecek adaletli, akıllı, iradeli kısacası güçlü belki de tüm zamanların en büyük lideriyle bu gerçekleşir. Bak şu haliyle bile dünya ne kadar kötü.” Işıl ışıl bakan siyah gözleriyle Zehra bunları zaten biliyorum dercesine başını salladı. “Ülkemizde bunları konuşacak çok vaktimiz olacak.” dedi. Valizlerini alıp alt kata indiler. Zehra son bir defa çay içmek isteyen eşi için tavşankanı çay demlemişti. Buharı üzerinde bardaktan yudumlanan çayla birlikte Oliver’in gözü kitaplıktaydı. “Bunu iyi akıl ettik.” “Evet, sen duvarı sağlam ördün değil mi?” “Zehram şüphen olmasın, kitaplık da duvarın önünde, kimse alt kata inemez. Biz bu tesisi ne yapacağız?” Derin bir nefes alan Zehra emin mütebessim bir çehre ile “Üniversitemizde kullanacağız. Öyle şaşkın şaşkın bakma Oliver. Dünyanın en basit kuralı; lider doğmadıysan doğurursun ya da yetiştirirsin veya bir lider arar bulursun.” Karısını alkışlayan adam “Sana hayranlığım bir kat daha arttı. Ama biz bir şeyi unutuyoruz.” “Neyi?” “Zavallı Oliver Olsson’u” “Evet, o Allah’ın bize açık bir yardımıydı. Sana benzeyen, aynı yaşlarda kimsesi olmayan ve berduş bir evsiz. Genç yaşta yakalayan ecel. İstesek bu kadarını ayarlayamazdık. Toprağı bol olsun. Şimdi kimsesizler mezarlığında yatarken ismi seninle yaşıyor. Canım, Türkiye’de Müslümanlığı seçmiş bir İsveçli olarak hangi ismi almayı düşünüyorsun?” “Olgun” “Olgun mu?” “Evet, ben ailemin Murat’ıydım. Fakat Murat Tekin yıllar önce öldü; Oliver ismiyle pişti. Şimdi Olgun bir insan olarak yaşayacağım.” “Hoş geldin aramıza Olgun Olsson.” Gülüştüler. Bu arada kapı çaldı. Kapıyı Oliver açtı. “Hoş geldiniz dostlarım.” dedi. Gelenler kısa sayılmayacak kadar boylu Melisa ile, zayıf, ince kara kuru diye tabir edilen tiplerden Bahtiyar’dı. “Hoş bulduk.” dediler. Zehra “çay” dedi. Sessizce olur manasında başlarını salladılar. Çünkü konuşmaya mecalleri yoktu. Misafirler tekli koltuklara oturdular. Çayları ikram eden ev sahipleri üçlü koltuğa geçtiler. “Hadi yüzünüz gülsün biraz, ölüme gitmiyoruz ya memlekete dönüyoruz. Arada yine geliriz.” Bu arada Zehra ikiliye birer tane büyük kapalı zarf verdi. Onlar şaşkın bakışlarla bakarken Oliver devam etti. “Bahtiyar! Bundan sonra firmanın çalışanı değil yüzde otuz ortağısın. Yani diğer patron sensin, nihayet uzun sabrın semeresini gördün.” Zehra söze devam etti. “Melisa sen mevzuyu kısmen biliyorsun. Mustafa Şekerci Vakfı, rahmetli dedemin adına kuruldu. Bütün resmi işlemler tamam.” Gözleri biraz nemlendi. “O hep İslam’ı uzak uzak diyarlarda anlatmak, yaymak isterdi. Böylece arzusu bir nebze gerçekleşmiş olur. Ruhu şad olsun. Bilgiler dosyada var. Sen bu vakfın yöneticisisin. Sakın başarır mıyız diye yüzeme bakma. Sen sevecen, muhlis sıcakkanlı bir insansın. Çevremizde ne kadar yetim, öksüz veya dışlanmış Müslüman evladı varsa onların bakımını, yetiştirilmesini ancak senin meziyetlerine sahip biri başarabilir. Bu, parayla yapılacak bir iş değil, gönül gücüyle yapılacak iş. Unutma onların her gülüşünde Rabbim hoşnut olacak, silinen her gözyaşlarında belki de bizim de büyük bir günahımız silinecek. İnşallah mübarek dedemin ismi buralarda yaşayacak.” Oliver devam etti. “Bahtiyar! Şirketin gelirlerinin yüzde ellisi vakfa aktarılacak gerisi bana gönderilecek, ona göre daha titiz olman gerekiyor” Bahtiyar çok şaşırmış bir o kadar da sevinmişti. Bir bağımlı iken kendisine inanıp sahip çıkan adam şimdi onu iş sahibi yapmıştı. Biten çaylar ayrılık vaktinin geldiğini gösteriyordu. Karı koca dostlarıyla vedalaşıp kapıdan çıktılar. El ele tutuşup giden âşıkların arkasından Melisa ve Bahtiyar dalgın gözlerle baktılar. Taksi durağına kadar yürümek isteyen Zehra ile Oliver arkalarında hüzünlü kalpler, hatıralar bırakıyorlardı. Ama daha önemlisi öyle âşıklardı ki, birbirine içten kenetlenmiş elleriyle sanki sonsuzluğa yürüyorlardı. Birkaç damla yaş akıtan Melisa: “Bahtiyar Bey! Ne güzel değil mi? Bir kadının böyle güvenip dayanabileceği çok seven bir kocasının olması.” Erkekler ağlamaz modundaki Bahtiyar: “Bir adam ise evde hep yanında duracak huzur veren bir kadın ister.” Melisa devam etti: “Zehra, Oliver için daha fazlasıydı. Bay Oliver öfke ve cömertlik, Zehra ise akıldı.” “Akıl mı?” “Evet, insan olma aklı. Adaletsizliğe tahammül edemeyen üst bir akıl. Bir gün bizde çay içerken internetten bir söz okudum. ‘İnsan Amacının Kuludur’ Sanki ona yeni bir hayat bahşetmiştim. Öyle heyecanlandı öyle heyecanlandı ki hemen bilgisayarın başına geldi. ‘Bu söz kime ait?’ diye sordu. Ben de ‘Bilemiyorum, sosyal medyada paylaşılmış bir özdeyiş.’ dedim. Tepkisi şu oldu: ‘Bu ne adaletsizlik, cibilliyetsizlik?’ diyerek öfke patlaması yaşadı. Sakin olun dedimse de olmadı ve dedi ki: ‘Bu cümle senin için sadece duygulandıran bir söz olabilir. Benim için ise damıtılmış bir fikir, temiz bir gönülde yeşermiş, hayat bulmuş hikmet damlası. Dünyadan felsefeciler, fizikçiler vb. birçok ilim ve bilim adamı, düşünür gelmiş geçmiş. Hepsi kıymetli ama en müstesnaları, paha biçilmezleri insanı tanıyıp onu eğitebilenlerdir. Ben hep insanı bilen bir insan arıyorum. Bu cümleyi kuran kişi işte o müstesna şahsiyetlerden olmalı. Onu gizlemek, yok görmek veya fikrini çalıp kendi malınmışçasına satmak dünyadaki en büyük hırsızlıktır. Ve onu insanlıktan saklamak en büyük ihanettir.’ İşte Zehra Hanım özünde, ruhunun en derinlerinde var olan o güzelliği tanıyıp onu çıkmazlardan çıkaracak bir ışık, yol, insan veya o sözün sahibi yüce şahsiyeti arıyor. Şundan emin ki onu doğduğu topraklarda bulacak.”

Bu Melisa’nın cılız bir yorumu muydu ya da yıllarını paylaştığı arkadaşı hakkında en doğru kişilik tahlili miydi bilinmez. Ama akıllı olanın hep akıllı olanı aradığı değişmez bir hakikatti.