Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Ölüler Asla Yalan Söylemez 3

Bu Yazıyı Paylaşın:
Ölüler Asla Yalan Söylemez 3

Laz üslubuyla, “Hırsızın tekidir. İnsanın emeğini, bütün birikimlerini hiç acımadan çalar. Kiminle ortaklık yapsa onu batırmıştır. Hatta burada semirip, paslanmaz boru ve sac fabrikası kurdu. Rivayete göre, en büyük rakibi Numan Tekin’i batırdığı, adamın da kahrından cinnet geçirerek ailesini öldürüp intihar ettiği konuşulur.” “Sağol abi.” “Bir çay getirin komiserime.” “Sonra geniş zamanda içelim.” “Uşağım, benim dükkânıma gelip de ikramsız çıkılmaz. Şu kalemi al.” Tebessüm etti. “Rüşvete girer abi.” Kalemi Said’in cebine sokan Lokman; “Benden rüşvet alacak adam daha anasından doğmadı, geveze.” dedi. Karşılıklı gülüştüler. Daha kapıdan çıkmadan şubeyi aradı. “Bana, iş adamı Numan Tekin’in intihar vakası dosyasını ve hayat hikâyesini bulun talimatını verdi.” Hızlı adımlarını Galata Köprüsü’ne gelince yavaşlattı. Yüzünü boğaza döndü. İçine derin bir nefes çekti “Özlemişim.” dedi. Bu hasreti söndürmek için emniyete kadar yürüyerek gitti. Her şeye rağmen kafası bir isme takılı kalmıştı; “Numan Tekin”. Ofisten içeri girdiğinde Çetin’le göz göze geldiler. Her zamanki bilmişliğin verdiği ukalalıkla değil de yenilgiyi sindirememiş bir kralın hırs dolu bakışlarıyla bakıyordu. “Ne oldu oğlum? Platonik aşkından ayrılmış ergen bir halin var.” “Bir şey yok abi.” “Nasıl yok? Bir sorun yoksa bu halin ne?” “Bir şey yok olduğu için böyle.” “Yorma beni çocuk.” “Komiserim, bankaların işlemleri dışarıdan yapılmamış.

Müdürlerin şifreleri kullanılarak yapılmış.” “Eee” “Buraya kadar her şey normal. Ama gelen elektronik dosyaların kaynağına ulaşmaya çalışınca mahvoldum. Sinyal yok, analog sistem. Sisteme girdim. Geldiğini zannettiğim yere yöneldim. Karşımda koskoca bir hiç vardı. Yani güvenlik duvarı diye bir şey yoktu. Daha kötüsü Ölüler Asla Yalan Söylemez dosyası karşımda, ulaşmak isteyince de olay başlıyor.” “Benim anlayacağım Türkçe ile anlat.” “Çitsiz, duvarsız bir bahçe ve hiç kimse yok. Kırmızı kırmızı elmalar, canın çekmiş kolayca giriyorsun. Elmaya el uzattığın an bahçıvan çiftesiyle ateş açıyor, köpeği bacağından kapıyor. Ağaç senin gözüne dallarını sokuyor. Evin hanımı ve çocukları ortalığı velveleye veriyor. Kaçmak zorunda kalıyorsun. Durum bundan da beter. Kaynak size karşılık veriyor.

Savunmaya başlıyor. Ama aynı anda güçlü beş, on kişiyle saldırıyor. Sonra sisteminizi ele geçiriyor ve kullanmaya başlıyor. Ama virüs değil. Daha beteri kölesi oluyorsunuz.” “Bu şu an mümkünse kim veya kimler yapabilir?” “Aslında söylentisi yıllardır var. Ama gerçeğiyle karşılaşmamıştım. Buna ancak Nano teknolojiye en üst düzeyde yatırım yapıp araştırma yapan ülkeler sahip olabilir.” Said, bildiği en galez sözleri salladıktan sonra; “Eskiden her şeyin bir raconu, şerefi vardı. Hırsızlığın da hayaleti çıktı. O zaman bizde yeni teknoloji yoksa eldeki ve tecrübe sahibi olduğumuz teknikleri kullanacağız.” Umutsuz Çetin: “Ne o abi, köpeklere koklatıp mı bulacaksın?” Said yenilgiyi kabul etmeyen bir kişilikti. Önce hışımla baktı cevap bile vermedi. “Bana şubelerin güvenlik kamerası görüntülerini bulun.” “Elimizde; ama hiç bir şey yok. Defalarca inceledik.” “Ondan eminim bir de ben bakıp göreyim.” Hızlı adımlarla kriminal birimine geçtiler. “Yangın sabahını açın.” Her şey normal giderken bir anda asma tavandan beliren bir kıvılcım ve yangın başlıyor. “Diğer bankaların görüntülerini açın.” Sırayla baktıklarında olayın ortaya çıkış sebebi hepsinde aynı şekilde meydana gelmişti. Yangınların başlamasıyla paraların transferleri arasında anlık zaman farkları vardı. Said önce o hamsi gözlerini kıstı. Sonra “Klasik, her devirde klasiktir.” diyerek yanına Çetin’i de alıp olay mahallini incelemek için yola çıktı. Güvenlik şeridi ve bankaların özel güvenliklerince korunan şubelerden hâlâ genzi ve ciğerleri yakan yanık kokuları geliyordu. Çetin “Nereye bakacağımızı biliyor muyuz?” “Evet, her şeyin başladığı yere, yani tavandaki kablolar nasıl ateş aldı. Dikkat ettim tüm şubelerde yangın aynı şekilde başlamış.” “Komiserim, bunlar yanmaz kablo böyle alev alması imkânsız.” “Demek ki uşağım, imkânsız değilmiş en azından birileri için.” Bir sandalyenin üstüne çıktı. Feneri eline aldı. Yanık kokuları daha çok hissediliyordu. Manzara ise vücuttaki bütün damarları bir pres altında sıkıştırılıp sonra da kömürleşene kadar yakılan insana benziyordu. Ama daha kötüsü ne aradığını bilememekti. O an kendini havaya sıkılmış hedefsiz bir kurşun gibi hissetti. “Oğlum burada nereye, ne bakacağız.” “Abi, network kablolarını bul.” “Hepsi birbirine girmiş. Bir pense ver.” “Nereden bulayım?” “Komşu esnaftan bir yerden al gel.” Canı sıkılan Çetin “Benim gibi bir dehanın düştüğü durama bak, elektrikçi çırağı…” diye söylene söylene gitti. Esnaftan ödünç alınan pense ile yanan kabloların uzun bir parçası kesildi. Said tuhaf hisler içindeydi; milyarların izini bu yanmış kabloların ucunda arıyordu. Hassas dokunuşlar ve nihayet eline farklı bir madde geldi. Bu, mercimek büyüklüğünde tanımsız bir cisimdi. Net görebilmek için dışarı çıktılar. Sonra Said ile Çetin göz göze geldiler ve “Berrak Holding” dediler. Artık ne arayacaklarını biliyorlardı. Bir mercimek tanesi, Çetin heyecanla; “Komiserim emniyette ne kadar teknik eleman varsa bu çalışmaya katılsın. Samanlıkta günlerce devam edecek iğne arama operasyonu yapacağız.” Kısa bir zaman diliminde emniyetteki bütün teknik personel Berrak Holdingin toplantı salonundaydı. Said komiser tatlı Karadeniz şivesiyle: “Arkadaşlar, aradığımızın nev’ini değil ama cismini ve nerede arayacağımızı biliyoruz. Özellikle network ağ kablolarının üzerinde bir mercimek tanesi bulacaksınız. Arama; finans, bilgi işlem ve yönetim katından başlayacak. Belki binlerce metre kabloyu tarayacaksınız. Ama mutlaka bulacaksınız. Allah yardımcınız olsun.” Ellere eldivenler giyildi belki de günlerce arama yapılıp sonucunda koca bir hiç bulunacaktı. Ama meslek icabı en ufak detay bile atlanmamalı, üzerine gidilmeliydi. Önce sinyal tarayıcılarla köşe bucak inceleme yapıldı. Ama nafile, fiziki aramaya başlandı. Bir türlü sonuca ulaşılamıyordu.

Günler geçtikçe sinirler geriliyor, ümitler tükeniyordu. Said ise ilk günkü azmini ve hırsını koruyordu. Ayaküstü kahve içerken Çetin’le konuştular. “Evlat, ne dersin?” Yorgun gözlerle bakıp bezgin ellerle kahvesini içen Çetin: “Abim, onlar bulmamızı istemedikçe bulamayız.” Said öfkelendi: “Ne yani onlar bizden daha mı zeki veya akıllı ya da dört beş gözleri, elleri ayaklarımı var?” “Hayır, belki biz daha zeki ve akıllıyız.” “Öyleyse?” “Ama, bizden daha iyi ve doğru bir şekilde zekâ ve akıllarını kullanmayı bildikleri kesin bir gerçek. Aşikâr olan bu yönleriyle bizden üstünler. Haddimizi bilmemiz gerek.” Elindeki kahve dolu karton bardağı öfkeyle buruşturan Said büyük yeşil hamsi bakışlarıyla “Haddimizi biliriz bilmesine de ümitsizlik çukuruna da asla düşmeyiz. Şimdi tekrar sinyal taraması yapın.” dedi. Said’in içindeki bu direnç, ekibi ayakta tutuyordu.

Said, olanca dikkatini toplayarak binada kendisine tahsis edilen küçük odada evrakların arasında geçmişten bugüne bir iz, bağlantı bulmaya çalışıyordu. Numan Tekin, Şevket Kuru’nun en büyük rakibiymişsin. Sonra iflas bayrağını çekmişsin. Niye bu duruma düştün? Şirketinde her şey tıkırında, adeta düz yolda giderken tuzak için kazılan derin bir kuyuya nasıl düşürüldün? Bu ve benzeri soruların cevapları okunan her bir belgede birleşen noktalar gibi Said’in kafasında birleşti ve meseleyi çözdü. Lider olduğu için dışarıdan güçlü görünse de kendi içinde de ağır ağır aşınmaya başlayan umutlar tekrardan filizlendi. Artık yürüyebileceği bir yön vardı. Bu arada dışarıdan naralar gelmeye başladı. Bunlar daha çok tarlasında çift sürerken sabanına hazine küpü takılıp altınlara kavuşan fakir bir köylünün sevinç naralarına benziyordu. Dışarı çıkmak için ayağa kalktığında Çetin içeri daldı. Gülen gözler, muzaffer bir asker edasıyla “İşte bu abi.” “Ne o Çetin?” “Ne olduğunu tam olarak bilmiyorum fakat tahmin ediyorum. Eğer gerçekse bu hep o anlatılan efsanenin ete, kemiğe bürünmüş hali. Artık ismini bilmem kaçıncı nesil derler ama her şeyi küçültürken değerini, etkinliğini büyüten Nano teknoloji mahsulü bilgisayarlar.” Cisim özenle delil torbasına konuldu. Şevket telsizden anons geçti. “Çocuklar toplanın merkeze dönüyoruz.” Masadaki dağınık evrakları toplayıp Çetin’le birlikte çıktılar.

Arabasını emniyet şeridinden gaza kökleyerek lakabına uygun kullanan deli Said bir yandan da telefonla talimatlar veriyordu: “Komiser Serdar! Şu bizim müdürleri bir odaya topla, bir de şu neydi Islak Şakir.” “Efendim!” “Oğlum holding patronu ıslak mıydı neydi?” “Ha tamam, Şevket Kuru.” “Ha işte onu da aynı yerde hazır bulundur.” “Anlaşıldı.”

Bir daha asla itibarlı bir hayat yaşayamayacak, seçkin insanlarla oturup kalkamayacak. Hepsinden önemlisi artık zirveye tırmanacakları bir merdivenleri olmayan mahvolmuşluğun ve umutsuzluğun o kahreden hüznü üzerlerine adeta sinmiş insanlar sessizce bekliyorlardı. Açılan kapıdan içeri polislerce sokulan Şevket Kuru’yu görünce hepsi şöyle bir silkindi. “Bunun burada ne işi var?” sorusu gözlerinde, manalı manalı birbirlerine baktılar. Yaşı ilerlemesine rağmen gün geçtikçe gençleşen hırsı ve dinç duruşuyla Şevket; “Geçmiş olsun.” diyecekti ki hızlı ve sert adımlarla içeri komiser Said girdi. Laf boğazına düğümlendi. Said’in gözlerindeki her şeyi biliyorum ifadesi korkuyu tavan yaptırdı. Said koltuğa oturup geriye doğru yaslandı. Herkesi tek tek süzdü. Üst perdeden anlaşılır ve net bir tonda konuşmaya başladı: “Ben, ortaokul birinci sınıftayken hem mahalleden hem de sınıftan arkadaşım olan iki kişi vardı. Beraber yer, içer, ödevlerimizi beraber yapardık. Ama kopyaları hep ben verirdim. Geceleri ise serseriler gibi dolaşmak en çok sevdiğimiz sosyal faaliyetimizdi. Onu güzelleştiren ise komşuların bahçe duvarının üstünden sarkmış meyve ağaçlarından meyve çalmaktı. En çokta ayva çalardık. Hatta çetenin ismi “üç kardeşler ayva hırsızlığı çetesi”ydi. Komşulardan istesek verirlerdi. Hâli hazırda bizim bahçede de vardı. Ama belki adrenalin belki çalmanın verdiği o iğrenç haz bilemiyorum biz hep çalardık. Ama bir zaman sonra yollarımız ayrıldı. Biri okulu bırakıp marangoz, diğeri kahvehaneci oldu. Ben de âkil bâli olunca tövbekâr bir insan oldum.” Konuyla alakasız ve anlamsız hayat hikâyesi hepsinin canını sıkmıştı. Said sandalyede dik konuma geldi. Kollarını masanın üzerine koydu. Ve can alıcı soruyu sordu: “Beyler! Siz kimin bahçesinden ayva çaldınız?” Önce çıt çıkmadı. En son bu gerginliğe ve hakaretlere katlanamayan, şekle girmeyen saçları, doğuştan kesik gibi duran yüzüyle Volkan Kılıç atıldı: “Eeee uzattınız ulan! Varsa bir suçumuz atın bizi içeri, yeter artık. Buradakiler bu ülkenin iyi yetişmiş, kıymetli, itibarlı ve geleceği parlak insanları. Ve bir kumpasla alt edilmeye çalışılıyor bu aşikâr. Siz de ukala tavır ve aptalca hikâyelerle buna çanak tutuyorsunuz. Gerçeği bal gibi biliyorsunuz.” Said bu çıkışa tebessüm etti: “Beyler, beyler! Ya siz beni hiç dinlemiyorsunuz ya da anlamak istemiyorsunuz veya aptalca kibrinizden kâle almıyorsunuz. Bakın tekrar söylüyorum; ben âkil bâli olmadan, çocukluktan gençliğe oradan da adamlığa geçmeden önce dedim. Beyim siz bu itibara ulaşmadan önce diyorummm... Anlaşıldı. İsterseniz iş adamı Numan Tekin’den bahsedeyim.” Bu isim odanın dört bir yanında yankılandı; sonra herkes vicdanlarımıza inmesin diye kulaklarını tıkadı. Ama bir kişi, kızıla çalan sakalı, yuvarlak yüzü, kırmızı yanakları ve her şeye rağmen biraz merhametini yitirmeyen bakışlarıyla Sabit Katrancı haykırdı: “Yeter artık vicdan azabından öleceğim.” Eliyle odadakileri göstererek: “Bizler, masum insanların hayatları üzerine gelecek inşa eden bir grup zavallıyız. Memur bey! Bizler kendi halinde, bankalarda müşteri temsilcisi konumunda çalışan insanlardık. Şevket Kuru’nun da her birimizin şubesinde hesabı vardı. Zamanla müşteri ziyaretleri, çay, kahve, yemek derken muhabbet ilerledi. Sazlı, sözlü zevk ortamlarında gecelerimiz geçti. Zaten bir kere lüks yaşamın tadını aldın mı eskiye asla bir daha dönmek istemiyorsun. Sele kapılan zavallı gibi daha çoğunu istemekten kendini alamıyorsun. Bu arada Şevket Bey çevresinin gücünü hissettirmişti. Nihayet parlak bir geleceğe giden merdivenleri üçer beşer atlamanın yolu onunla dostluğu artırmaktan geçiyordu. Şu işe bakın ki bizim hiçbirimiz tesadüfen seçilmemiştik. Hepimizin şubesinde Numan Tekin’in daha doğrusu Tekin Paslanmaz’ın hesabı vardı. Şevket, bizi bir virüs gibi ele geçirdikten sonra öldürücü darbe için harekete geçti. Tekin Paslanmaz’ın hem kapasite artırmak hem de üretemediklerini ithal etmek için atağa kalktığı bir dönemdi. Şevket önce bizlerle tek tek görüştü. Planlarını anlattı. Numan Bey’in ve Tekin Paslanmaz’ın çekleri, hesapta para olsa da ödenmeyecek veya geciktirilecekti. Ayrıca müşteri ziyaretlerinde firmanın ödeme güçlüğü çektiği, batışa geçtiği söylentisi usulca yayılacaktı.” Odadaki herkesin başı öne eğikti. Bir kişi hariç. Şevket Kuru, kibirle başını dik tutarken yumrukları öfkeyle sıkılmıştı. Said: “Sonra ne oldu? Numan Tekin ne yaptı?” “Zavallı adam, çok düzgün bir iş adamıydı. Kredi kullanmaz hep öz kaynaklarıyla büyürdü. Piyasada müthiş bir itibarı vardı. Hatta esnaf arasında şu söz meşhurdu: Paran banka kasasında duracağına Numan Bey’in kasasında dursun daha iyidir.” Said: “O derece yani.” “Evet, tabi müşteriler utandıklarından hemen telefon açıp ‘Çekin karşılıksız, söylentiler var doğrumu?’ diye bir şey diyemediler. Zaten bütün dikkatini ithalat ve kapasite arttırmaya vermişti. Ama kartopu sessizce büyüyüp öldürücü bir çığa çoktan dönmüştü. Ham maddeyi vadeli alamaz oldu. Bazı alacaklılar vadeli alacaklarını hemen istediler. Kim olursa olsun ondan talep edilen nakti bir anda karşılayamazdı. Bu arada getirdiği mallar gümrükten Şevket Kuru sayesinde bir türlü çıkamıyordu. Dolayısıyla siparişler tek tek iptal ediliyor, buna ek sattığı ürünlerde ise el altından piyasaya daha düşük fiyatlılar veriliyordu. İptal edilen siparişler, düşen ciro ve kaçınılmaz nakit sıkıntısı ve nihayet koca fabrikatör Numan Tekin kredi almak için kapımızda.

Tabi biz krediyi jet hızında çıkarttık. Kredi sözleşmesinin altına attığı imza aslında onun iflas imzasıydı. Nihayet ödenmeyen krediler ve başlayan icralar. Gerisi malumunuz.” İtiraf bitince kendisini bilmez sıkıcı bir sessizlik oldu. Ve Said: “Beyler! Sizler bugün fiilen suçsuz ama kâğıt üzerinde suçlusunuz. Fakat yıllar önce fiilen suçlu, hukuken masumdunuz. Şimdi o günahların bedelini ödeyeceksiniz.” Sonra ayağa kalktı. Koltuktaki Şevket’in yüzüne yüzünü yaklaştırdı. O kadar ki nefesleri birbirine karışıyordu. Said o yeşil gözlerini muhatabının rengini kaybetmiş gözlerine dikti: “Senin hayatın boyunca yaptığın tüm pislikleri tek tek ortaya çıkartacağım. Zerresine kadar hesap vereceksin.”

Şevket ayağa kalkarak tehdide tehditle karşılık verdi. “Ateş olsan cürmün kadar yer yakarsın. Senin cürmün ise benim gücüm karşısında deryada damladır. Hadi oradan basit altı yüz elli yedilik adam.” dedi. Said: “Şevket Kuru, seni ve beni hayatta tutan duygu ortak. Ne o dersen? Hırs... Farkımız, sen bununla hayatları karartırken, ben suçluları bulup adaleti tesis etmeye çalışıyorum. Doğru, ben dünyayı değiştiremem ki zaten; öyle bir iddiada bulunmayacak kadar akıllıyım. Ama birinizi cezalandırmak demek mazlumların ümitlenip ‘Allah razı olsun bu yiğitten, onun sayesinde hakkımız alındı.’ demesi bana yeter. Bu arada sizin gibiler, lüks içinde yaşarken her an enselenecek olmanın korkusuyla hayattan zevk alamadan yaşayıp gideceksiniz. Bir Deli Said’in varlığını bilmek size yeter, korkaklar ordusu! Benim kârım ne olacak? Ben günahkâr biriyim ama kıyamet günü Rabbim’e ‘Allahım ben zalimle mücadele ettim. Mazlumun elinden tuttum. Bunu da senin ihsan ettiğin konumumla yaptım, emanetine sahip çıktım.’ diyeceğim.” Pis pis gülen Şevket: “Seni bir kurşunla harcarlar evlat.” dedi. Ama bu Said’in kahkaha atmasına engel olamadı. “Pis herif, sizin gibi korkaklar benim gibileri ancak arkadan vurabilirler. Yiğit, haince de olsa öldürülmeli ki Rabbi’nin huzuruna şehadet şerbeti içerek çıksın.” Sonra elini bir kartal pençesi gibi açıp Şevket’in yüzüne doğru hızlıca indirdi. Tam tenine değecekken durdu. “Serdar oğlum! Bunları tek tek ayrı odalarda tutun, sonra da ifadelerini alın. Ama önce büyüklerimizi toplantı odasına davet edin.” Ağır adımlarla toplantıya hazırlık yapmak için odasına gitti.

Devamı Gelecek Ay