Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Ölüler Asla Yalan Söylemez 2

Bu Yazıyı Paylaşın:
Ölüler Asla Yalan Söylemez 2

Zehra’nın his dünyası patlama yapmıştı. Sağa sola savrulan her bir kelime Oliver Olsson’un yüreğini dağlamış, yüzü düşmüştü. Hisli bir şekilde “Ben de çok özlüyorum... Sabret, az kaldı.” dedi. Zehra, istemeden de olsa kocasının da yarasını kanatmıştı. Kalktı, saçını okşayıp öptü. “Ben hep yanındayım unutma.” dedi. Oliver Olsson’u ayakta tutan, bedel ödetme duygusu kadar, eşinin hiç eksilmeyen sevgisiydi. O’nu, derin bir uçurumdan düşerken tutunduğu sağlam bir dala benzetirdi. Zehra sonra eşinin elinden tuttu, en gelişmiş elektronik cihazın doksanlardan kalma televizyonun olduğu sade ve basit mobilyaların arasından geçtiler. Evin alt katının kapısını anahtarla açtı. Attıkları ilk adımla beraber otomatik yanan ışıklar odayı göz kamaştırıcı bir şekilde aydınlatmıştı. Ivır zıvırın konulduğu bir yerden ziyade, ancak gelişmiş devletlerin uhdesinde olabilecek bir araştırma merkezine benziyordu. Ve bütün mekanikliğine rağmen bir kadın elinin değdiği hissediliyordu.

Oliver Olsson, eşinin elini daha sıkı tutarak “Allah benden ailemi aldı ama onların yerine seni bahşetti.” Zehra sadece gülümsedi. Sonra siyah sandalyesine oturup bilgisayarını açtı. “Son duruma tekrardan bakalım; seninkilerin sorguları bitmiş. Ama kimse neyin ne olduğunu tam anlayabilmiş değil.” “Çok güzel. Şimdi şu ortaklara hesap bilgilerini gönder. Sonra da bütün tv kanallarına büyük hırsızlık haberini uçur.” “Gitti bile.”

Türkiye’de ikindi vaktiydi. İmamlar en içli ve yanık sesleriyle ezanlar okurken yaşlı amcalar ellerinden tuttukları torunlarıyla camiye gidiyordu. Arabalarını zar zor bir yerlere park edenler ise bu koşuşturmada belki vakit bulamayıp da namazı kaçırırım korkusunu taşıyarak acele adımlarla camiye gidiyorlardı. Tembellik yapan veya çalışma ortamından dolayı cemaate yetişemeyenler ise bulundukları mekânda seccadelerini serip âlemlerin Rabbi’ne yönelmekteydi. Berrak Holding’in iki ortağı Tuncay Sadık ile Yılmaz Kanalmaz, bilgisayarlarına düşen tanınmadık yabancı dosyayı açıyorlar. “Ölüler Asla Yalan Söylemez”. Önce virüs taraması yapıldı. Açılan dosya ile gözleri yerinden fırlayacakmış gibi oldu. Şevket Kuru’nun gizli hesap bilgileri. Tuncay, hemen telefonu kaldırdı, Yılmaz da elini ahizenin üzerine koymuştu ki çalınca hemen kaldırdı. Karşılıklı “Alo” “Alo” sonra aynı anda “Ölüler Asla Yalan Söylemez” dediler. Başka söz sarf etmeden sertçe telefonu kapattılar. Yılmaz Kanalmaz altı patları beline, hançerini eline aldı. Hışımla odadan çıktı. Tuncay Sadık ne kadar öfkelense de sakinliğini bozmadı. Yine aynı sakinlikle, gelen dosyaların çıktısını almayı unutmamıştı. Saniye farkıyla Şevket’in kapısının önünde buluştular. Sadece bakışıp odaya daldılar. Yaşadıklarının şokunu hala atamayıp düşünceli şekilde başı iki elinin arasındaki Şevket sarsıldı. Yılmaz göz açıp kapama aralığında silahı başına dayayıp “Niye, ulan niye? Çulsuz haldeyken seni ortak yaptık. Adam oldun. Teşekkürün böyle mi olacaktı?” Şevket’in, zaten bozuk olan vücut kimyası daha da bozuldu, kendisini saldı. “Ben, ben” dedi kekeleyerek. Tuncay ise çıktıları önüne fırlattı. “İnkar etme bak hesap bilgilerin.” Silah şakağında inceledi. “Evet, bunlar bana ait ama normal, şirketten hakkım olan paraları yatırdığım kara gün birikimlerim.” Yılmaz, silahı bırakıp bıçağın ucunu bastırarak boğazına dayadı. “Ulan, ne kara gününden bahsediyorsun sen. Bizim hayatımızı bitirdin. Şimdi çeliğin soğukluğunu hissetmeye başlayacaksın ve için ürperecek. Sonra içine yol aldıkça acı eklenip Azrail’in seninle olan ilk ve son randevusuna yetişmek için koşarak geldiğini hissedeceksin. Kanın ise dışarı doğru akarken bıçağımın çeliğini oradan da akarak elimi ısıtacak. Sen can çekişmeye başladığın an ise benim öfkem dinmeye, yüreğim soğumaya başlayacak...” Belki canice bir yaklaşımdı. Ya ihanete uğramanın verdiği acı neyle ölçülebilirdi? İhanet; insanlık tarihi kadar eski bir gerçek. Niye hep güvendiğin, kardeş bildiğinden gelirdi? Düşmanından gelse saldırı olurdu. Adı üstünde ihanet olması için sırtını döndüğünden, dayadığından gelmeliydi ki ihanet olsun. Ama çok acıtıcıydı. Bin düşmanla savaşsan yaralar alsan kolun, bacağın kopsa bu kadar insanı çökertmezdi. İnsanı öldüren, sadece cana ve mala zarar veriyordu. Hain ise güven, sadakât gibi en ulvi duyguları katlediyordu. O sebepten hainler en kanlı katillerden daha adilerdi. İbreti âlem için en can yakıcı şekilde cezalandırılmalıydılar. Bir daha kimse ihanete yeltenmesin, sadece için için kendilerini kemirsinler diye... Büyük bir gürültü kopararak omuz atılan kapıdan içeri birisi girdi. Bu, Şevket’in adamı Muammer’di. Karaköy’de esnaflık yaparken yanına aldığı Tophaneli Bitirim Muammer. Köpekten daha sadıktı. Zayıf ve çelimsiz görünümüne rağmen kuvvetli ve çevik bir vücut yapısı vardı. Aşağıdaki güvenlik odasından hışımla, patronunun odasına girildiğini görünce mermiyi namluya sürüp koşarak otuzbeşinci kata gelmişti. “Yılmaz Kanalmaz, hemen o pis bıçağını Şevket beyimin boynundan çek. Şakam yoktur bilirsiniz.” Şevket, sakin ol manasında elini kaldırdı. O ara Yılmaz masada duran altıpatlarını alıp Muammer’e doğrulttu. “Ulan, senin ve sahibinin bitirimliği bana sökmez.”dedi. Tuncay iki tarafı sakinleştirmeye çalışıyordu. “Akıllı olun! Burada dökülecek bir kan çöküşü hızlandırır.” En azından bir kişinin aklı başında olmalıydı. Korku ve heyecan iyice tırmanışa geçmişti fakat şahikaya ulaşmamıştı. Bu sefer içeri muhasebe müdürü koşarak girdi. “Patron” dedi. Manzarayı görünce frenleyip bir an duraksadı. “Siz ne yapıyorsunuz? Televizyonu açın.” dedi. Sonra da kendi elleriyle açtı. Alışılageldik son dakika haberleri tadında, olay ifşa ediliyordu: “Berrak Holding ortaklarından Şevket Kuru, topluluğun bütün nakdini kendi hesaplarına geçirdi. İşte belgeleri.” Bu haberi kanallar aynı anda yayına girmişti. Duydukları, bedenlerinde kimyasal bomba etkisi yapmış, ayaktaki ortakların ayakta durmaya mecali kalmamıştı. Bir anda odaya can sıkıcı bir sessizlik hakim oldu. Boyunlarındaki kıravatlarını çıkartıp attılar. Bu arada sekreterden su istenmişti. Olabilecek en hızlı şekilde getirildi. Kendini ilk toplayan Tuncay oldu. Önce delici ve yakıcı aletleri topladı. Herkesi o rahat deri koltuklara oturtup ne yapabileceklerini konuşmaya başladı. Ama ilk etapta anlamsız devrik cümleler kurdu. Belki daha ipin ucunu tutamamış, işe nereden başlayacağını bilemiyordu. Yılmaz yumruğunu masaya vurarak ayağa kalktı. “Şevket! Hemen hesabındaki paraları şirkete aktaracaksın.” Sesindeki netlik ve gemileri yakmışlık, karşı koyma gücünü eritmişti. Şevket hemen işlemlere başladı. Yılmaz devam etti: “Yönetim kurulunu ve işe yarar ne kadar adamımız varsa toplayın. Hemen, grubumuzda nakit sıkıntısının bulunmadığı ve ortaklık yapımızda bir sorun olmadığını izah eden bir basın açıklaması hazırlansın. Bütün tv kanallarıyla reklam görüşmeleri yapılsın. Tuncay! İşin borsa ayağı sende.” Yılmaz Kanalmaz mücadele adamıydı. Bu yaşa kadar hep savaştığından yorulmuştu. Artık dinleneyim dediği bir anda tekrar başa dönmek canını sıkmıştı. Ama yapacak bir şey yoktu, hayat size değil siz hayata uymak zorundaydınız. Yorgun adımlarla odasına geçti. Burası tam bir patron odasıydı. Oldukça şık ve zengin... Rahat koltuğuna oturdu. Yüzünü dışarıya döndü. Otuzbeşinci kattan aşağısı ne kadar küçük gözüküyordu. Ama buna rağmen kendisini hepsinden aciz hissediyordu. Utanmasa aşağıya inip bir dilenci misali insanlardan dua dilenecekti. Daha dört gün öncesine kadar ülkenin en muktedirlerindendi. Şimdi en acınacak adamdı... İşte bu duygularla telefonu eline aldı. Şu bankacıları bir arayalım bakalım ne çıkartacağız? Düne kadar bizimle çalışın diye kapımızda yatıyorlardı. Şimdi sıra onlarda, oranları ve şartları iyice kanırtacaklar.

Anadolu’da bir köy...

Avcı berber salonunun müşterileri pür dikkat haberleri izliyorlar. Yaşı ilerlemeye başlayan Avcı berber Halil, gözlüklerinin üstünden bakarak traşa devam ederken, sıra bekleyen müşteriler konuşmaya başlar. “Dünya kadar paranız var daha ne istersiniz?” “Yaşınızı başınızı almış adamlarsınız, ayıp yahu!” “Müptezel bunlar müptezel” “Eeee, muhtar emmi sen diyecen?” Sakin sakin bulmacasını çözen muhtar, sağında oturan imam Ahmet Çavuşoğlu’na döndü. Saygı ile “Buyurun hocam söz söylemek size düşer.” İmam okuduğu gazeteyi bıraktı. Muhtarla göz göze geldiler, gizli bir dille “tamam” dedi.

Ahmet Çavuşoğlu... Doğuştan imamdı. İlmi olmasa bile insanları idare edecek bir fıtratı vardı. Sık sakallarını sıvazladı. Tane tane konuşmaya başladı: Günün birinde büyük bir hırsızı asacaklarmış. Son arzun nedir, diye sorarlar. O da; “Annemi son bir defa görmek isterim.” der. Annesi gelince de; “Canım anam dilini uzatta öpeyim.” der. Annesi dilini uzatınca da ısırıp kopartır. Sormuşlar; “Niye böyle yaptın?” Hırsız demişki: “Ben çocukken komşunun yumurtalarını çalardım. Annem; “Ne güzel yaptın oğlum aferin.” derdi. O zaman bana kızıp tasvip etmeseydi ben bugün böyle olmayacaktım.” demiş. İri cüssesinde kafa ile boynun adeta bir olduğu adam “Eee hocam?” dedi. “Eeee si şu. Şimdi bizim burada komşu tarlanın sınırını büyüten, önünde yüzlerce koyun, kuzu olduğu halde komşu sürüden kuzu çalıp yiyen, ya da yandaki harmandan bir çuval saman çalan adamla, trilyonları varken yine de başkasının parasını indirenler, tarlaları farklı olsa da aynı tohumların ürünleridir. Şekli şemali, ismi önemli değil.” Cevaptan canı sıkılan avurtları çökük olan “Geç hocam, lafı dolandırıyorsun. Köylülerin ne alakısı var bu zeginlerle?” Mevzu derinleşecekti ama yarıda bırakmak da olmazdı. “Bilirsiniz eskiden soyadı değil lakaplarla insanlar tanınırdı. Misal sizin lakabınız ne? “Allah Bilmezler” Yanındaki iri adama sordu: “Ya sizin?” “Kirli Gömlekler” “Bize ise Çavuşoğları, muhtarıma ise Mollalar demişler. Bunları ahali şaka olsun diye takmamıştır. Bir şerrinizi gördüler ki bunlar üstünüze yapıştı. Yani sen burada bir kuzu çalmakta bir mahsur yok derken, orada olunca da para harmanından trilyonları götürmeyi normal kabul edersin. Yani hırs, haset, kısacası Allah’ı yok görerek yaşamak insanı hep zelil eder...”

İsviçre...

Oliver Olsson, “Canım, şimdi bunların paçası tutuşmuştur. Bu paradan bizim hakkımız olanı aktaralım, geri kalanı onlar zaten alırlar.” Kadında, uzun yaz sonu bereketli hasat yapan çiftçinin keyifli yüzündeki tebessüm vardı. Eşine sordu: “Miktar ne kadardı?” “Bir milyar yedi yüz yirmi bir milyon dört yüz elli sekiz bin yüz seksen dokuz dolar elli cent.” “Kesin net tutar bu mu? İstersen fazlasını da alabiliriz.” Teklif adama tatlı gelmişti gelmesine ama “Tatlım, biz hırsız değiliz. Bizden çalınan miktar ve aileme verilen zararın diyeti bu kadar tutuyor.” “Para, senin farklı hesaplarına küçük miktarlarda aktarılacak.” dedi ve sağ elinin işaret parmağını yukarıya kaldırıp sonra son noktayı koyarcasına enter tuşuna vurdu. Döner sandalyede geri döndü. Kocasıyla göz göze geldiler. Adamın gözleri dalmıştı. “Acılarla dolu on yıl.” dedi adam. “Gönlün ferahladı mı?” “Ailesizliğin acısını hiçbirşey soğutmuyor.” Kadın kocasına sımsıkı sarıldı. Diller lal olmuştu. Sonra kadın, eşinin parmaklarının arasına kendi parmaklarını kenetledi, gözlerinden yüreğinin derinliklerine baktı. “Keşke dedemi tanısaydın.” “Deden mi?” “Mustafa dedem; ben yetim ve öksüz kalınca benim bakımımı üstlenmiş. Lakabı Şeker Dede idi. Çocukları sevindirmek için hep kesesinde şekeri vardı. Büyükleri mutlu etmek için de tatlı dili. Sivas’ta tanımayan, sevmeyen yoktu. Suyun kiri akıtıp gittiği gibi o konuşurken sıkıntılar akar giderdi. Beni hep dizine oturturdu. Saçlarımı okşar, pamuk şekerim diye saatlerce severdi. Camiye bile beraber giderdik. Koskoca adam parkta saatlerini benimle geçirirdi. Bir tebessümüme dünyaları verirdi. Birgün beni, sahabeden Abdulvahap Gazi’nin türbesine götürdü. “Bak yavrum sen daha küçüksün, bense ömrümün ahirindeyim. Sana tavsiyem olsun; nerede, nasıl olursa olsun ahlaksızlığa, adetsizliğe, kısacası hiçbir zülme ortak olma. Hep hayır üzere yaşa, Hakk’ın rızasının dışında yaşama.” Zehra’nın sözü bitmemişti ki adam; “Sen olmasan, sen olmasan...” dedi içli içli. “Ben şimdi ömrümün en güzel yıllarını hapiste çürüten zavallıydım. O gün öfkemin, intikam alma duygusunun aklımı körelttiği, duygularımın esiri olduğu an yine böyle elimi tutmuş, sakin ol zaafiyet gösterme, demiş bana akıl olmuştun.” Kadın güldü. “Ya sen, ağzın dolu dolu intikamım ne olacak? Yaptıkları yanlarına kar mı kalacak, demiştin.” “Senin cevabınla, zekân kadar yüreğinin de kocaman olduğunu anlamıştım. Sen şimdi haklıyken haksız duruma düşeceksin. Ama korkma intikamını nasıl alacağını yakında ben sana göstereceğim. Bana basit bir teselli gibi gelmişti. O zamana kadar senin işini biraz da küçümsüyormuşum. Nano teknoloji... Hatta, düşün, küçücük bir su damlasında yirmi beş bilgisayar olacak hayalin ötesine geçilecek göreceksin, dedin. Ve aylar sonra burada ürettiğin o mercimek büyüklüğündeki cihazı elime verdin. Ne görüyorsun, diye sormuş cevabı yine kendin vermiştin. İşte intikamımızı bununla alacağız dediğinde neredeyse gülecektim. Ama şimdi onların gücünü daha iyi gördüm ve anladım. Sen bir dahisin. Ama hep aklıma takılır. Üniversiteyi niye bıraktın? Tam da müthiş bir akademik kariyere ulaşıp ve saygınlığa kavuşacakken neden ayrıldın?” Zehra o simsiyah gözlerinde kalbinin ve ruhunun en samimi duygularını yansıtan bakışıyla tek kelimeyle “Ahlak” dedi. Sonra başını öne eğdi, gözleri biraz buğlandı. “Ahlaksız bilgi, güç, insanlığa zulümden başka bir şey vermiyor. Ben bunun bir parçası olmak istemedim.” “İyi de gözlerin niye ağlamaklı oldu?” “Dedem aklıma geldi. O hep, ahlak seni bu dünyada ve ahirette ebedileştirsin, sana şiar olsun derdi. Saçımı okşar, bu kızımı hafız yapacağım, o zeki ve akıllı, derdi. Zaman zaman şeyhi İhramcızade İsmail Hakkı Toprak Efendi’nin sohbetlerini ve yaşadıkları hatıraları aktarırdı.” “Sonra” “Sonrası, hani siyah-beyaz film birden renklenir ya...” “Eeee” “İşte benimkisi tam tersi oldu. Dedem vefat etti. Almanya’ya amcamların yanına gönderdiler. Allah var, amcam da yetimliğimi hissettirmedi, okuttu. Ama dedemle beraberken aldığım o manevi haz yoktu. Sanki ben o zaman yetim kalmışım. Sonrasını biliyorsun üniversite yılları ve sen... Sen benim diğer yarım, ben senin öbür yarın olarak birbirimizden habersiz bu yaban ellere savrulmuşuz. Şimdi daha iyi anlıyorum.”

Kader, kaderde size bir yer takdir edilmişse mutlaka bedel ödüyor, acılarla yoğrulup oraya varıyorsunuz. İşte bu yaşı genç, tecrübeleri büyük iki insan, hayatlarında yeni bir evreye geçiyorlardı. Adam karısının elinden daha bir sıkı tutarak, dış dünyadan yalıtılmış teknoloji üssü bodrum katın merdivenlerinden acele adımlarla üst kata çıkardı. Sürpriz yapacaktı ama dayanamadı, teselli adına çantasından fotoğraflar çıkarttı. “Artık memlekete döneceğiz bir tanem... Bak bunlar almayı düşündüğüm yerlerin fotoğrafları.” “Neresi buralar?” “Aydın’ın küçük bir ilçesi Kuyucak. Havası sıcak, her türlü meyve, sebze yetişiyor. İki saatte Ege’nin en güzel sahillerinde tatil yapabiliyorsun. Büyük bir çiftlik almayı planlıyorum.” “Ya bu resim?” “O büyük aşkım İstanbul, orada da bir ev alacağım, havamızın değişmesini isteyince gideriz.” “Sadece havamız mı yoksa hayatının en güzel, tatlı günlerine dönmek için mi?” Baş öne düştü soru cevapsız kaldı. Ama hali en büyük ve açık cevaptı. Onlar kendilerince hayatlarının planlamasını yapıyordu. Ama kaderleri daha son sözü söylememişti. Geleceğin içinde barındırdığı her bir müphemliği kabullenip rıza göstermek gerekiyordu...

Türkiye...

Yaşanan olayları dikkatle takip eden Emniyet Genel Müdürü, soruşturmada kayde değer bir ilerleme olmayınca özel bir ekip kurma kararı aldı. Kime görev vermeliydi? Aklına, Mersin’de beraber çalıştığı Laz Said lakaplı Said Hacıabdullahoğlu geldi. Ters adamdı, insanlar ona saygı duyar ama bir o kadar da gıcık olurlardı. Genel müdür bizzat telefonla arayıp yeni görevini söyledi. Çalıştığı Van’dan ilk uçağa atlayan Said, akşama Vatan Emniyetteydi. Soruşturmanın başındaki komiser kendisini karşıladı. Kısaca izahatta bulunduktan sonra; “Efendim, zanlıları kendiniz sorgulamak ister misiniz?” “Hayır, farklı bir şey söylemezler. Bu iş bunların çapını aşar. Sen bana hepsinin özgeçmişini getir. Ne yemiş içmişler, kimlerle oturup kalkmışlar hepsini istiyorum. Ayrıca şu holdingciyi de araştır bana.” “Tamam” Said’in telefonu çaldı. “Abi, ben aşağıdayım.” “Kapıdaki memura ver.” “Koçum ben komiser Said. Çocuğu benim olduğum kata gönder.” Odaya, yirmi beş yaşlarında kıvır kıvır saçları, zeka fışkıran gözlerle kısa boylu bir genç girdi. “Komiserim” dedi. “Gel, evladım Çetin.” Tokalaştılar. “Komiser Serdar, haker Çetin. Eee bakma öyle şaşkın şaşkın. Bu derbeder görünümlü genç, zeki mi zekidir. Senin bildiğin en baba bankaların güvenlik duvarlarını aşmış, sembolik olarak bir lira hesabına geçirip ne yapabileceğini göstermiştir. Ama benim elimden kurtulamamış bir velettir. Şimdi benim adamım.” Serdar elini sıkıp “Hoş geldin.” dedi. Said, “Çetin, kaybedecek vaktimiz yok. Son olaylardan haberin vardır. Şimdi acil bi şekilde bankaların bilgi işlem merkezlerine gidip saldırı var mı yok mu bakacaksın. Ayrıca şu gazetelere gelen dosyaları kim nereden göndermiş bak, holding binasına git bak bakalım ne çıkacak. Hadi, hadi hareket.”

Akşama doğru...

Said komisere bilgiler gelmeye başlamıştı. Ve ilk dikkatini çeken, bu müdürlerin hepsi kankaydı. Çoğu, zamanında aynı şubelerde çalışmışlardı. Daha önemlisi Şevket Kuru’yla da sıkı dostlar. Kilit isim Şevket Kuru, sen kimsin? İnternetten araştırdı. Ekonomi dergilerindeki “Ben Karaköy’de küçük bir esnaftım.” diye başlayan hikayelerini anlatan röportaj çıktı karşısına. “Anlaşıldı, önce kürkçü dükkanına bir bakalım. Tilki neyle beslenmiş.” En eski zamanlardan beri ticaretin ve paranın merkezi olmuş Karaköy’de esnaflık yapan hemşehrisi Nalbur Lokman’ın kapısını çaldı. Her zamanki gibi antika koltuk ve masasında oturuyordu. Said’i görünce “Uşağım hoşgeldin.” diyerek ayağa kalkıp sarıldı. “Lokman abi hiç değişmemişsin, maşallah dükkan arı kovanı gibi. Yine sabah namazını kılınca burada mısın?” “Koçum çok kurcalama, o benim sırrım. Rızıklar o vakit dağıtılır. Uyanık olan kapar. Sen ne arıyorsun bunca zaman sonra?” “Şevket Kuru burada esnafmış, sen tanır mısın, nasıl bir adamdı?” Yaşlı kurt Lokman’ın yüzü birden ekşidi.

Devamı Gelecek ay...