Nükleer Enerjinin Önemi ve Çevre Bilincini Yakalamak / Prof. Dr. Mustafa Öztürk
Bitkisel toprak kaç yılda oluşuyor biliyor musunuz? 500 yılda oluşuyor ve 10 hektarda yaklaşık 5 ton canlı var. Yani kaynıyor orası ama insanoğlu olarak biz doğayı kendimize göre kendimizin istediği gibi yönetilmesini istediğimiz için harvurup harman savuruyoruz. Orada ne canlılar var, onlar nasıl yaşıyorlar, oradaki denge nasıl yürüyor, bizim bu dengeye katkılarımız ne olacak? Çevreyle uyumlu yaşamamız için, doğanın dönüşümüne sebep olmamak için ne yapmamız lazım.
Çevre bilinci çok önemli, çünkü hayat devam ediyor ve biz çevremizi hor kullanıyoruz. Bu konuda neler söylersiniz?
İşte şehrimizi görüyorsunuz, bizim eserimiz bunlar, hepimizin eseri böyle bir şehirde yaşıyoruz. Bizim insanımız bu sahada aslında çok zayıf. Biz tabi mühendislik açısından çöp olayının üzerinde duruyoruz. Onun üzerinde çalışıyoruz. Çöp diyorsun, hava diyorsun, küresel ısınma diyorsun, atık su diyorsun, toprak diyorsun… Bunlar nasıl rehabilite edilir, nasıl geri kazanılır, kirletmenin önüne nasıl geçilir bunların üzerinde çalışıyoruz. Geçenlerde Kanada’ya gittik, Kanada‘da belli bölgelerde biyolojik çeşitliliğin zengin olduğu yerlerde sivrisinekleri öldüremiyorsun, yasak, o da doğanın bir dengesi deniliyor. Evinde önlemlerini al, işyerinde önlemlerini al ama onun yaşam hakkını kısıtlama diyor. Sivrisinek orada yaşayacak o biyolojik çeşitlilik orada kalacak diyorlar. Aynı sistem Yeni Zelanda‘da var. Dünyanın en kaliteli balı Yeni Zelanda‘da olur. Koyun yetiştiriciliğinin en fazla olduğu yer Yeni Zelanda’dır. Size de satıyor başka ülkelere de satıyor. Ama çevreyle uyumlu, doğayla uyumlu tarım yaparak bunu kazanıyor. Yani artık dünya değişiyor dün makineleşelim derken bugün diyoruz ki tarımlaşalım… Tarıma, doğaya daha çok önem verelim. Böyle bir değişim var bu seferde. Bugün çevreye zarar vermeden, insan sağlığına en uyumlu şekilde, doğadaki canlılara en uyumlu şekilde nasıl üretim yapabilirsiniz bunun peşindeyiz. Doğal ürünler diyoruz, ekolojik ürünler diyoruz vs. Bugün en güzelini kim üretiyorsa onu almamız lazım. Doğa, insanlığın değil bütün canlıların ahenkli olmasını söylüyor. İnsanoğlu olarak bozduk. Mesela havaya anormal derecede karbondioksit attık, anormal derecede metan gazları attık ve yeryüzünün iklimini değiştirdik. Değişen iklim ani sıcaklıklara neden oluyor; ani soğuklara neden oluyor; ani yağışlara neden oluyor. Şu anda bakın Amerika bunu yaşıyor; New Orleans dediğimiz bölgede sel felaketleriyle fırtınalarla boğuşurken hemen yukarıda Amerika’nın ortası kuraklıkla boğuşuyor. Bu sene mısır mesela çok pahalı olacak ki olmaya da başladı. Dengeyi en çok bozan ülke Amerika, mesela sera gazı salınımında birinciydi şimdi yerini Çin aldı. İki sene öncesine kadar en büyük kirletici Amerika’ydı, şimdi Çin. Kişi başına baktığınız zaman dünyada yine Amerika birinci sırada ama aşırı derece sanayileşme yoluna gittiği için, kirli sanayi ile iş yaptığı için en büyük sera gazı salınımı yapan ülke Çin. Hindistan’da da ciddi seviyede sera gazı salınımı var. Tabi bu ülkeler sera gazını azaltalım diyorlar ama bunun da bir bedeli var. Bu gazı attığın zaman havada da yok olmuyor. 50 yıla kadar kalabiliyor havada. Amerika yeni bir teknoloji geliştirdi, yakın zaman da onu piyasaya sürecek. Biz terörle uğraşırken onlar teknolojiyle uğraşıyor. Bizde terör ülkenin bütün katmanlarını ciddi bir şekilde kuşatmışken Amerika, Avrupa teknolojilerini geliştiriyor. Mesela yakında hibrit sistemli dediğimiz araçlar yani hidrojenli araçlar, lityumlu araçlar, güneş sistemli araçlar ve diğer ekipmanlar devreye girecek. Şimdi biz elektrikli araçlara teşvik edelim diyoruz kim yapıyor bunu? Renault yapıyor. Elektrikli araçlarda ana gövde lityum üretmektir. Şu telefonlarımızın bataryasında lityum vardır. Amerika gitti Afrika‘da lityum rezervleri zengin olan dağları satın aldı, kiraladı. Amerikalı böyle bakıyor olaya. Ana gövde orada lityum çünkü. Lityumu sen üretmediğin müddetçe zor, öbür tarafları üretmek çok kolay.
Yani hibrit araba üretmek sorun değil onun bataryasını üretmek maarif değil mi?
Çok kolay, esas ana gövde lityum. Ana gövde arabalarda nasıl motorsa elektrikli araçlarda da bataryadır. Ana gövdeyi kalitede üretir ve desteklersen elektrik sisteminde de bu olayları geliştirmiş olursun. Ben de çalışan delikanlılara diyorum ki olayın tüm yönlerini hayal edin. Siz hayal edemiyorsanız gelin oturalım beraber hayal edelim. Önce tüm yönleriyle hayal edeceksiniz, onu tartışacaksınız, ona göre raporunuzu yazacaksınız, ona göre çözüm yollarınızı, ona göre formatınızı oluşturacaksınız. Bir tanesini alırsanız öbür taraf eksik olunca iş sağlıklı yürümez. Bunlar on yıl içinde devreye girecek. On yıl içinde sizler bizler arabalarımızı kademe kademe değiştireceğiz. Benzin, mazotlar, diğer yakıtlar yerine bu çevreci arabalar reklamlarla da beynimize işlenerek gündemimize gelecek. Bizler var mıyız? Yokuz. Müslüman ülkeler hep kaynatlııyor dikkat edin. Sakin, durağan, araştırmaya yönelik, bilime yönelik çalışmalar kararlı yürüyemiyor.
Türkiye de bilime yeteri kadar önem veriliyor mu?
Sorunumuzun birinci ayağı eğitimden kaynaklanan, ezberci zihniyetten kaynaklanan sorgulama mantığımızın olmaması. Sorgulamayı güçlendirirsek, araştırmayı güçlendirirsek neyin nerede olduğunu araştırırsak o zaman o insan sahiplenme duygusuna sahip olur, o da bir şey bilmeye başlar. Bizdeki eğitim sistemi yanlış bir veriyle donatılmış durumda. Mesela ben dört yıl vekillik yaptım törenlerde müdür önde o çocuklar bire, ikiye giden, böyle pırlanta gibi çocuklar rap rap yürütülüyor. Ben şok olurdum. O törende o çocuk oynamalı eğlenmeli yani hayatının bir parçasını yaşamalı. Bunun tersi sizi daraltıyor, sizin çalışma alanınızı daraltıyor. Yani siz kalıplaşmış bilgilerin, kalıplaşmış şeylerin arasında kalıyorsunuz. Bizde ezbercilik sistemi var maalesef, çocuk sadece hocanın öğrettiğinden sorumlu. Fevkalade yanlış bir uygulama, çocuğa neyin nerede olduğunu öğretmeliyiz. Bilgiye nasıl ulaşabileceğini öğretmeliyiz. O bilgiyi kendi hayatında, iş hayatında nasıl kullanacağını öğretmeliyiz. Bugün üniversitelerimizde, okullarımızda kaç çocuğumuz kütüphaneye gidiyor da bir bilgiye ulaşıyor. Bir bilgiyle ilgili verilerden değişik yazarlardan, değişik araştırmacılardan verileri alıyor da ona göre bir bilgi haznesi oluşturuyor. Var mı böyle bir şey? Yok. Olmayınca ne oluyor? Ezbere dayanıyor. Ben buna şöyle bir örnek veriyorum: Benim oğlum Yıldız Teknik Üniversitesi inşaat mezunu. İşte okula gidip geliyor, oğlum dersine çalış diyoruz, 4 üzerinde 3,5 almıyor muyum, alıyorum, tamam işte daha ne istiyorsunuz? Ben orada anlatılanı anlıyorum. Evde çalışmama gerek kalmıyor. Tabi gel zaman git zaman Londra’da mastıra gitti. Oğlum neredesin? Kütüphanedeyim baba. Ne yapıyorsun? Araştırıyorum baba… Türkiye‘de Yıldız Teknik Üniversitesinin kütüphanesinin nerede olduğunu bilmeyen çocuk İngiltere‘de kütüphaneden çıkmıyor. Çocuğu kütüphaneye sokmadığın müddetçe bu sorunları çözemezsin.
İlkokul bir ikinci sınıftaki çocuğa da gidip kurbağanın bilmem neyini öğretme, hayatın becerilerini öğret. Kurbağayı, tarihi, Fransa’yı, Amerika’yı ne öğretiyorsun akarsuların, dağların isimlerini öğretiyorsun. Ben yirmi sene önce, Hollanda’dayım, Hollandalı profesör nereden geldiniz diye sordu? Dedim ki Türkiye’den geldim. Adam dedi ki, neresi orası? İstanbul, dedim. Haa tamam, dedi. Türkiye’yi bilmiyor ama ilmi çalışmalar yapıyor. Çocuklara bu heyecan verilmeli, bu sevgi verilmeli bunlar da yapılırken bütün bu olaylar çevreyle uyumlu yapılmalı, mesela bizim şu anda sanayilerimiz var değil mi, bir sürü çimento fabrikamız var, bir sürü demir çelik fabrikalarımız var, bu fabrikalar yoğun bir şekilde enerji tüketiyor. İthal enerjiye yılda 54 milyar dolar ödüyoruz. Avrupa ülkeleri enerji yoğunluklu sanayii bıraktılar. Artık tekstilin modasını üretiyor. Daha fazla para kazanmanın yolunu bulmaya çalışıyor. Ben bunun hammaddesini diğer ülkelerde ürettiririm diyor, başka ülkelerde üretiyor. O kirli sanayi aşırı derecede su tüketiyor, aşırı derecede enerji tüketiyor. Demir çelik mi? Üreten ülkeden alırım diyor. Orada da demir çeliği ürettirmeye teşvik ediyor, formüller geliştiriyor. Yani dolayısıyla Türkiye her yönden kendini sorgulamalı. Terör olmasaydı Türkiye sıçrar çok hızlı adımlarla ilerlerdi. Ama maalesef terör ciddi şekilde kafamızı bulandırıyor. Gençlerin geleceğini hapsediyor, yok ediyor…
Özel sektörü nasıl görüyorsunuz, bu konuda yeteri kadar ciddi adımlar atılıyor mu?
Yeterli düzeyde görmüyorum. Bu ortada, bilimsel çalışmalarımız neler, teknolojik çalışmalarımız neler bugün kaç tane markamız uluslararası boyutta, kaç markamız var. Markalarımızla gurur duyuyoruz ama Kanada’ya gittim, geziyoruz. Tekstilde çok güçlüyüz diyoruz ya, gittik, geziyoruz marketleri tekstilde bir markamızı gördüm, başka markamız yok. Bir ülkenin birinci sınıf ülkeler arasına girmesi için markalaşması lazım. Markalar dünya çapında olacak.
Avrupa’da bir çok nükleer santral var. Fransa’da 59, Almanya’da 17, Japonya’da 55, ABD’de 104, İngiltere’de 19 ve Kanada’da 18 santral var. Şimdi Türkiye bu konuda geç mi kaldı yoksa nükleer santral bir çevre felaketi mi?
Dünyada 470’e civarında aktif nükleer santral var. Nükleer Reaktör Sayısı Ermenistan’da bir tane, Bulgaristan’da iki tane Macaristan’da dört tane, Meksika’da iki tane, Pakistan’da iki tane, Romanya‘da iki tane, G.Afrika’da iki tane var. Bunun bir tanesi pilot tesis olarak Pakistan‘da. Pakistan halkı Müslüman bir ülkedir. Baradey’in de katkılarıyla, oradaki nükleerde uzman bilim adamlarının da katkılarıyla küçük, pilot ölçekli bir tesis yapıldı Pakistan‘da. Bunun dışında hiçbir İslam ülkesinde nükleer tesis yok. Belçika’da elektriğin %73-80’i nükleer santralden üretiliyor. Çok aşırı derecede elektrik olduğu için Belçika’da gündüz de sokak lambaları yanar. Şimdi nükleer teknolojide bir yere gelmek istiyorsan nükleer santralinizin olması lazım. Hastanelerde ve buna benzer yerlerde ciddi şekilde nükleer teknoloji kullanılıyor. Nükleer teknolojilerin nerede geliştiğini araştırdığınız da Amerika, Japonya, Kanada gibi genelde gelişmiş ülkelerde olduğunu göreceksiniz. Nükleer santral demek sadece elektrik enerjisi üretmek anlamında değildir. Çok cazip bir olay değil artık. Bunun bir de teknoloji ayağı var, bu ayaktan mahrum kalıyorsunuz. Ondan dolayı şu anda Türkiye’nin yaptığı anlaşmaya da bakacak olursak üreteceği enerji %5’i geçmiyor. Ama ne kazanacak buradan? Buradan kazanacağı en büyük avantaj nükleer teknolojiyle Türkiye’de artık piyasa da rol almaya başlayacak. O sahada araştırmaları, geliştirmeleri daha sağlıklı ve daha seri olarak yapabilecek. Yani olay salt enerji üretimi değil, olayın teknoloji tarafı daha güçlü.
Bir de nükleer atıkla ilgili söylentiler var. Bu konuda neler söylersiniz?
Bir nükleer santral kurulsa 50 yıl doğru dürüst atığı olmayacak, böyle bir atık problemi yok. Ben bunların adına Meclisteki konuşmalarda vs. de söyledim bu bir atık değil, kullanılmış maddedir. Yani ben onun %1 enerjisini alıyorum. % 99 enerjisi içerisinde. Dünya da yoğun olarak bu konuyla ilgili çalışma yapılıyor. Ben bunu nasıl tekrar enerjiye dönüştürürüm de enerji amaçlı olarak kullanırım. Ben var mıyım bu sahada, bu sahada da yokum. İşte tüm bunları göz önüne alarak nükleer enerji ve nükleer teknolojiye girmek lazım. Tabi bu teknolojiyi alırken de temiz, güvenilir, insanların kafasında sorun oluşturmayacak, hantal teknoloji değil gelişmiş teknolojileri almakta yarar var. Bu mücadelede sabırlı olacaksın çünkü bu teknoloji sende yok. Sende olmayınca bu teknolojiyi bir başlangıç olarak dışarıdan alıp başlatmak zorundasın. Ben başlatacağım dersen bunu yirmi yılda otuz yılda ancak bir noktaya getirirsin. Ben bu teknolojiye hızlı ulaşayım dersen dışarıdan teknolojiyle ilgili destek alman lazım.
Durum böyleyse biz bu teknolojide gecikmedik mi?
Hem de aşırı derecede geç kaldık. Hiçbir İslam ülkesinde bu teknolojiyi kullandırmıyorlar. Nükleer teknolojiye geçtiğinde artık birinci sınıf ülke oluyorsun. Artık dünyada önemli söz sahibi oluyorsun.
Sadece enerjiyle alakalı değil teknoloji de işin içerisine giriyor… O zaman bu Türkiye’nin gelişmesinin ana unsurlarından diyebilir miyiz?
Evet, ana unsurlardan biri. Ama bunu yaparken ben bugün enerjimi buradan sağlayacağım, demek yanlış. Ben nükleer enerjiyle dünyada söz sahibi olacağım, demek eksik… Diğer sahalarda da kendini teknolojik olarak geliştirmen lazım. Yani senin tarımda en iyi teknikleri uygulaman lazım, en kaliteli ürünleri üretebilmen lazım. Sağlıkta iyi hizmet veriyoruz, Avrupa’dan da daha iyiyiz Ama burada kullanılan ekipmanların %99’u Avrupa’dan geliyor. Oda müthiş bir para… Onun bakımı, yedek parçası, onarımı… İşte bizde teknoloji yok. Teknoloji kazanmakta öyle kolay değil. Benim çocuğum şu anda uçak motoru firmasında çalışıyor. Dünyanın en süper zihinleri orada çalışıyor. Dünyanın en büyük ikinci uçak motoru üreticisi, 10 yıl sonrasının uçak motorunun testleri bitti, böyle çalışıyorlar. Yani sistemleri tıkır tıkır işliyor. Devletin değil bu fabrika özel sektör ama devlet diyor ki bu fabrika benim. Ben bakanlıktayken elemanlara hep şunu derdim, filan fabrikayı düşman gözüyle görmeyin o fabrikayı nasıl sağlıklı hale getiririz onun mücadelesini verin. O fabrika da bu memleketin. O kirletiyorsa kirletmemesini öğretin ona. Öğrenmiyorsa birinci ikaz, ikinci ikaz ama ilk hamlede cephe açmayın, ilk hamlede onu doğru yere nasıl getiririm, doğru konuma nasıl getiririm bunun mücadelesini vermek lazım. Yani demek istediğim günümüzde artık devlet işletmeciliği yok, devlet işletmeci olamaz. Bunlar halkın yapacağı işler. Devlet güvenliği sağlar, eğitimde yardımcı olur, araştırma yaptırır, müthiş destek verir, her saha da ARGE’yi (araştırma-geliştirme) güçlendirir, alt yapı hizmetlerini yapar vs. devlet işletmecilik yaparsa orada işler karışıyor.
Dolayısıyla nükleer teknoloji olmazsa olmazlardan biri ama salt tek başına olmaz, diğer teknolojileri de değerlendirmek lazım.
Ama bunu kullanıp bundan bir şey üretebilirsek o zaman kaliteli oluyor değil mi?
Önün açıksa bugün dünyayı yöneten iki önemli sektör vardır. Belli sanayiler; otomotiv sanayi, ilaç sanayi, kimya sanayi, uçak sanayi, nükleer teknolojiler gibi sanayiler dünyayı yönetiyor, bunlar lokomotif görevi görüyor. Senin bu sanayilerde illa uçak üretmene gerek yok, öyle bir şey üret ki mesela vize kartı, bugün ispanya vize kartından müthiş para kazanıyor. Bir şey üret ve kazan. Yani kazan, o da kazansın sen de kazan. Bu işleri konuşmakla olmuyor, uygula. Bor bu kadar kıymetliyse buyur uygula, hadi bakalım, en zengin ülkeyiz. Hadi devlet enstitü de kurdurdu hadi bakalım, konuşmayı bırakın, filan ülke dar boğaz yapıyor demeyi bırakın, üretelim. Bordan ne üretilecekse üret, devlet destek veriyor buna, para da veriyor. Yani meselenin özü olaya bütüncül bakmak, ona göre çözüm üretmek. Dolayısıyla ben bor noktasında rakamı böyle koyuyorum: elimde dünyadaki döngüsü 1,5 milyar dolar olan bor, öbür taraftan sadece Türkiye bu yıl dışarıdan ithal ettiği enerjiye 52 milyar dolar ödedi. Benzin ve mazot bu meblağa dâhil değil. O zaman nereden bakarsan 70 milyar dolar, müthiş bir para… O zaman benim enerjiyi iyi düşünmem lazım. Birileri çıkıyor Türkiye’de güneş enerjisi üretelim, güneş enerjisi üretilecek yerler belli. Neresi? Konya- Aksaray o bölge, Urfa’da bir bölge var, Van’da bir bölge var. Güneşte en önemli olay güneşlilik süresi yani bulutsuz güneşlilik süresinin en uzun olduğu, güneşin en uzun kaldığı süre önemli. Sıcak da önemli değil. Hani bir laf var ya “yarım hoca dinden eder, yarım doktor candan eder” diye. Hemen güneş enerjisi yapalım diyorlar. Güneş tarlası yapacağın yerde arazi düz olacak, eğimli, dağlık arazi de yapamıyorsun. Bizim memlekete termik santraller yapılacak, vatandaş bir pankart asmış “güneş enerjili termik santrale hayır”. Çağırın gelsin konuşalım, dedim. Geldi, buyur, dedim. Dedim ki bu arkadaş ne diyor biliyor musunuz? Bütün portakal ağaçlarını keselim güneş tarlalarına dönüştürelim bu çevre düşmanı aslında. Bilmeden çevre düşmanlığı yapıyor. Yani Türkiye tartışırken sağlıklı tartışamıyor, müzakere edemiyor. Bir kere bu tartışmayı yapan tartıştığı konuyu bilmiyor. Çevre Bakanlığındayken Türkiye’de çevre gazetecileri olsun dedik. Bir haber yapıyor çevreyle ilgili bazı yerler doğru bazı yerler yanlış oturmuyor cümleler. Bir eğitim semineri verdik. İstanbul’daki seminere beni de çağırdılar. Bana sorular sordular. Durdurdu yabancı, derhal müdahale etti, sen, dedi siyasi soru soruyorsun. Hoca çevreyi iyi biliyor ama senin sorun siyasi dedi. O soruyu öyle soramazsın şöyle sorarsan daha doğru, dedi. Yani çevre politikası da olur da dedi, sen sorarken suçluyorsun, bundan dolayı bu soruyu soramazsın, dedi. Borla ilgili noktaya gelirsek önemli bir cevherdir. Bunlara kafa yorulur bunlarla ilgili incelemeler yapılır, ARGE’ler yapılır, dünya bu tip çalışmaları yapıyor, biz de yaparız. Bunlar salt lâfta kalmamalı.
Şimdi bir de rüzgârgülü var.
Evet, zaten şu anda Türkiye’de bütün noktalar tutulmuş durumda. Türkiye’de rüzgârın hızının belirli bir seviyenin üstünde olduğu yerlerde rüzgârgülleri kuruluyor. Türkiye rüzgârda çok iyi durumda çok iyi yatırım yaptı. Ama bütün malzemeleri de yurt dışından aldı, teknolojimiz yok, sadece uyguluyoruz. Rüzgârgülleri dediğimiz paneller oturmuş, istikrarlı hale geldi. Hollanda enerjisinin %20’sini rüzgârdan elde ediyor ama arazi uygun olacak, yatırım yaptığında 3-4 senede kendini amorti etmesi lazım. Türkiye’de ama her yer tutuldu. Rüzgârla ilgili yatırımların çoğu yapıldı, yapılmaya da devam ediyor. Ama her halükarda rüzgârı yaptınız, hidroelektriği yaptınız, güneşi yaptınız, nükleeri yaptınız, termik olacak sürekli enerji üretimin olacak. Yani güneş akşam yok nereden enerjiyi sağlayacaksın? Rüzgâr durdu, esmiyor, enerjiyi nereden sağlayacaksın? Barajlar kurudu enerjiyi nereden sağlayacaksın? Nükleer veya termik santrallerden, bunların bütün dengelerini güderek bunları üreteceksin. Biz bir kere enerji fakiri bir ülkeyiz. Enerji üretimimiz kişi başına 2600-2700 kw/saat arasında değişiyor. Hemen yanı başımızdaki Yunanistan‘a baktığımız zaman kişi başına tüketimi 5400 kw/ saat. Bizim o seviyeye gelmemiz için yaklaşık 230 milyar dolarlık yatırım yapmamız lazım. Evet, biz enerji fakiri bir ülkeyiz ama enerjiyi de yoğun kullanan bir ülkeyiz. Böyle tezatlarımız var. Bunlar çözülür mü, çözülür. Bütün Avrupa ülkeleri zamanında böyle sorunlar yaşamış ama şimdi yoğun enerji harcayan sanayileri bırakmışlar. Hollanda, Danimarka, Almanya, İngiltere gibi ülkeler enerji yoğun sanayi azaltmış durumdalar. Bizim insanımız; enerjiyi tasarruf edelim, enerji üretmeyelim verimli kullanırsak olur diyor. Hemen yanı başımızdaki Yunanistan da kişi başına düşen kullanılan enerji miktarı 5400 kw/saat. Avrupa’da ortalaması 8,5-10 bin kw/saat arası. Bizimki çok düşük… Türkiye bunları sağlıklı bir şekilde oturup tartışmıyor, değerlendirmiyoruz. Tabi nükleer santrallerin bir grubunu devlet işletiyor yanlış yapıyor, devlet işletmemeli. Ben ona kesinlikle karşıyım. Devletin hantal yapısı içinde sistemler kendini yenileyemiyor, iyileştiremiyor. Devletin bürokratik çarkları çok ağır, kendini yenilemesi çok zor. Bunlar tamamen özelleşmeli, pratik hale gelmeli, hızlı seri kendini yenileyebilmeli, kuralları buna göre düzenlenmeli. Artık termik santralin atığı da değerlendiriliyor, hazır beton tesislerinde kullanılıyor. Biz şimdi İstanbul da bir proje hazırlıyoruz; kentsel dönüşümde çıkacak atıklar nasıl değerlendirilecek. Bunlar çok kıymetli hammaddeler olabilir. Yol, kaldırım, kanalizasyon yapımında ham madde olarak kullanılabilir. Ben evimdeki kızartma yağını bile kızartıp kanalizasyona dökmeyeceğim. O iyi bir artık enerji kaynağı.
