Nükleer Enerji Türkiye İçin Neden Gerekli? / Dr. Necmi Dayday
Türkiye’nin neden nükleere ihtiyacı var? Yıllık enerji ihtiyacımızı karşılamakta zorlanıyor muyuz? Akkuyu enerji santralimizden enerji ihtiyacımızın ne kadarı karşılanacak?
Türkiye’nin enerji ihtiyacı; nüfus artışı, şehirleşme, sanayileşme ve teknolojik ilerlemeler sonucu artmaktadır. ETKB’nin verilerine göre; 2013’te 240 TWs olan elektrik tüketimi 2023 yılında 420 TWs’a çıkacaktır. 2013 sonu itibariyle, Türkiye’nin toplam kurulu gücü 61500 MW olup, kaynak bakımından; termik, hidrolik, rüzgâr ve doğalgaz kullanılmaktadır. Üretilen elektriğin %50’den fazlası ithal doğalgazdan elde edilmektedir. On yıl sonraki ihtiyacımızın bu şekilde karşılanmasına devamın çok ciddi sorunlara yol açacağı açıktır. Bu ihtiyacın fosil kökenli; petrol, doğalgaz ve kömür gibi birincil enerji kaynaklarından karşılanması sonucu günümüzde dışa bağımlılık yaklaşık %72 olup, dış ticaret açığının yarıya yakını enerji ithalatından kaynaklanmaktadır. Son 10 yılda enerji talebi yaklaşık % 42 oranında büyürken, enerji kaynakları için yaptığımız ödeme beş buçuk misli arttı. 2001’de 8,3 milyar dolar olan enerji ithalatımız 2011 yılında 54 milyar dolara yükseldi. Ülkemizin, bugün için 65 milyar dolar civarında olan câri açığının büyük bir bölümü enerji kaynakları ithalinden kaynaklanmaktadır.
Mümkün olan en kısa sürede nükleer enerjiye geçiş sağlanmadığı takdirde çok ciddi sorunlarla karşılaşmamız kaçınılmazdır.
İlaveten, iklim değişikliğine yol açan karbondioksit yayımının sınırlandırılması, Rusya ve Ortadoğu’ya olan enerji bağımlılığının azaltılması gibi gerekçelerle de nükleer enerji seçeneği gündemde daima üst sıralarda yer almalıdır.
4 nükleer reaktör ünitesi olan Akkuyu nükleer enerji santrali yaklaşık 5000 Mwe gücünde olup, 2023 yılında tümü işletmeye alındığında aynı yıl için ETKB tarafından öngörülen elektrik tüketiminin % 8,3’ünü karşılayacaktır.
Nükleer santrallerin Türkiye’nin ekonomisine, sanayileşmesine ve topluma ne gibi artıları olacak?
Meslek hayatımda, özellikle Birleşmiş Milletler’in özerk bir kuruluşu olan Uluslararası Atom Enerji Ajansı (UAEA) uzmanı olarak çalıştığım yirmi yıl içerisinde, çoğunluğu nükleer santraller olmak üzere; nükleer enerjinin sulhçu amaçlarla kullanım alanında, her tür nükleer tesisi kapsayan, yüzden fazla nükleer tesiste bir gün ile üç hafta arasında süren UAEA Güvenlik Denetimlerinde bulundum. Dolayısıyla, nükleer teknolojiye sahip olmuş birçok ülkede doğrudan gözlem yapma imkânım oldu.
Bu çalışmalardan bana, nükleer teknolojiye girmiş bir ülkede; nükleer altyapı ile ilgili tesislerin planlaması, tasarımı, mühendisliği, işletmeciliği, kalite kontrolü ve emniyet bilinciyle çok ileri bir teknolojik kültür yarattığını gösterdi.
Nükleer enerjiye ve benzeri ileri teknolojilere sadece bir elektrik üretim aracı ve enerji seçeneklerinden herhangi biri olarak bakılmamalıdır. Zira, günümüzde hayati önemi olan teknoloji üretiminde söz sahibi olmak için nükleer teknoloji gibi ileri bir teknolojiyi kazanmak ve bu sayede bilimsel ve teknolojik sahada ilerlemek, hatta bir sıçrama yapmak mümkündür.
Bir nükleer santralde, toplam sayısı 550 bine varan, farklı işlevi yapan yaklaşık 22 bin parça bulunur. Bu alanda, teknoloji transferi yoluyla, Türk sanayicisine büyük bir iş sahası yaratılabilir. Bu meyanda, yeni yapım ve üretim tekniklerinin öğrenilmesi ve geliştirilmesi, bilimsel, teknik ve teknolojik kapasitenin arttırılması, kalite kontrolünün ve kalitenin sağlanması, sanayide değişik iş kollarının kurulup çalıştırılması, yeni iş alanlarının açılarak istihdamın artırılması gibi konular da sayılabilir.
On yıl içinde, Türkiye’nin enerji arz güvenliğinin sağlanması ve bölgede enerji iletim merkezi haline gelmesi için, 200 milyar TL’lik enerji yatırımının yapılması gerekmektedir. Öngörülen yatırımlar içinde, nükleer enerjinin, Akkuyu NGS (Nükleer Güç Santrali) için 22 milyar ve Sinop NGS için de 20 milyar dolar olmak üzere, toplamda 42 milyar dolar gibi, çok önemli bir payı vardır. Zamanında yapılacak uygun bir teknoloji transferi yoluyla, imalat sanayimiz başta olmak üzere; mühendislik, proje, danışmanlık gibi alanlarda yapılacak geliştirmeler sonucunda, bu büyük pastadan 15 milyar dolar civarında bir pay almamız mümkündür.
Dünyada Nükleer Santrallere 200 Milyar Dolar Yatırım
Ayrıca önümüzdeki 15 yılda Türkiye dahil, Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Orta Avrupa ülkelerinde 37 nükleer santralin inşa edileceği ve toplam nükleer enerji yatırımının 200 milyar dolar olacağı öngörülmektedir. Nükleer alanda, yerelleştirme çalışmaları sonucu, ‘nükleer yetkinlik’ kazanacak büyük firmalarımız, orta boy KOBİ’lerimiz, iç ve dış firmalarla ortak girişimler yaparak veya taşeron olarak çalışarak, bu dev pazardan çok önemli paylar alma durumuna gelecektir.
Nükleer enerji üretimine hâkim olmanın yan ürünlerinden, getirisi hayli yüksek olan nükleer uygulama alanları da vardır: Nükleer izotop teknolojisi ve üretimi, tıbbi görüntü cihazlarının tasarımı ve yapımı, çeşitli radyofarmasotiklerin üretimi, kimyasal ve nötronik analiz teknikleriyle hassas malzeme analizleri, tahribatsız muayene teknikleriyle malzeme yapı analizleri, radyasyon tespiti cihazları tasarımı ve imalatı vs…
Bunlara ilâveten, nükleer endüstriyle ilgili; eğitim, araştırma, geliştirme ve planlama, düzenleme ve kontrol işleri gibi destekleyici pek çok alt yapının kurulmasını ve geliştirilmesini, ülkede güvenli çalışma kültürünün yerleştirilmesini zorunlu kılan çok önemli yan etkileri vardır. Bu ise ülkenin genel kalkınmasında çok büyük bir rol oynamaktadır. Bu duruma, Güney Kore, Hindistan ve Çin’i örnek olarak gösterebiliriz.
Kıssadan hisse olmak üzere; bilgiye ve tecrübeye dayanan uzun soluklu rasyonel bir planlamayla yapılacak uygun bir nükleer teknoloji transferi yoluyla ülkeye kazandırılacak olan nükleer teknoloji; kaynak ve teknoloji bakımından dışa bağımlılığı azaltmayı, iklim değişikliğine yol açan CO2 (karbon dioksit) gazı salınımını azaltmayı, sanayide yüksek kaliteyi sağlamayı ve en önemlisi, birinci reaktör inşasında % 25 civarında olabilecek yerli payı, ilk 10 yılın sonlarında % 60’lara, ikinci 10 yılın sonunda ise % 80’lere çıkarmak mümkündür. Daha uzun vadede de (2035 yılı civarında), seçilecek reaktör tipine bağlı olarak, bu oranı %90’lara çıkarmamız mümkündür, diyebilirim.
Nükleer enerjinin güvenli olmadığı konusunda ve çevre kirliliği yaptığı ile ilgili eleştiriler konusunda ne söylemek istersiniz?
1954 yılından bugüne geçen 60 yılda elektrik üretmiş olan toplam 695 reaktörün işletmesinden, nükleer endüstri, yaklaşık on altı bin reaktör-yıllık bir işletme deneyimi kazanmıştır. Reaktör-yılı, bir reaktörün bir yıl müddetle çalışmasını ifade eder. 16 bin reaktör-yılını, tek bir reaktörün 16 bin yıl çalıştığını veya 16 bin reaktörün bir yıl çalıştığı şeklinde yorumlayabiliriz. Buna göre, basit bir aritmetik çarpma işlemi sonucu, yaklaşık beş milyon sekiz yüz bin gün elde ederiz.
Bu beş milyon sekiz yüz bin reaktör işletme gününde meydana gelen 3 büyük kaza vardır: 1981’de ABD’de, 1986’da Rusya’da ve 1911’de Japonya’da. Bu durumda; günde bir nükleer kaza ihtimalinin on milyonda beş olduğunu söyleyebiliriz. Bu kazalarda da Çernobil kazası hariç, nükleer radyasyona maruz kalma sonucu ölen veya sakat kalan yoktur. Fukushima’da ölenler, deprem sonucu oluşan tsunaminin kurbanı olmuştur.
Nükleer santral kazası sonucu ölüm ihtimalini, Türkiye’de trafik kazası sonucu ölüm ihtimaliyle karşılaştırmak üzere kısa bir hesaplamayı da okuyucuya bırakıyorum.
Nükleer kaza durumu hariç, nükleer santral, çevreye radyasyon salıcı radyoaktif maddelerin yayılmasına yol açmazlar. Ayrıca, karbon, sülfür ve azotdioksit gibi çevreye zarar verici gazların artmasına da sebep olmaz. Aksine, bu gazların salınımına sebep olan termik santrallerin yerine ikame edilirse, bu gibi çevre zararlarının azalmasına katkıda bulunur.
Ülkemizde nükleer enerji konusunda yeterli teknik eleman, teknoloji var mı?
Ne yazık ki bu sorunuza yürekten bir evet demem mümkün değil. 1957-1980 arası, bazıları uluslararası düzeyde, 1300-1400 kadar nükleer uzman ve mühendis yetiştirdik. Ne yazık ki nükleer santral kurulması gerçekleşmeyince bu uzmanların bir kısmı dış ülkelerde, bir kısmı da yurt içinde nükleer dışı alanlarda çalışmaya başladı.
Bir reaktörün yapımı, 500-600’ünün nükleer teknoloji, geri kalanın da yaklaşık 30 bilimsel ve mühendislik alanında uzman 2500 kişilik bir insan kaynağı gerektiriyor. Önümüzdeki yirmi yılda yapılması gereken eğitim çalışmalarının boyutuna işaret etmek maksadıyla, nükleer reaktörler işleten ve imal eden ülkelerden iki örnek vermekle yetineyim: Fransa’nın 200 bin, Güney Kore’nin 40 bin civarında nükleer alanda çalışan uzmanı vardır.
Teknolojiye gelince; sanayi sektörümüzün bugünkü durumu, işin uzmanları tarafından yapılacak tutarlı ve ayrıntılı bir planlama ve kapsamlı ve sürekli bir çalışmayla, önümüzdeki on yılda oldukça yüksek bir “nükleer düzeye” getirilebilir.
25 Yıl Boyunca Reaktör Kazası Yaşanmadı
Dünyada nükleer enerji santrallerinin kapandığı söyleniyor? Bu, gerçeği yansıtıyor mu?
Hayır! Dünyada, Mayıs 2014 itibariyle, 31 ülkede 435 nükleer reaktör işletmededir. 72 reaktör inşâ, 160’ı proje ve 120’si planlama safhasındadır.
27 AB ülkesi, birincil enerji tüketiminin %14,6’sını, elektrik ihtiyacının ise %31’ini nükleer santrallerden temin etmektedir. Son on yıl içinde de AB’nin nükleer enerji kapasitesinin arttırılması yönünde büyük ivme oluşturuldu. Öyleki yeni reaktörlerin yapımını durdurma kararı almış olan Almanya ve İsveç, nükleer enerjiden tamamen vazgeçmiş olan İtalya ve Polanya dahi eski kararlarını gözden geçirerek değiştirme yönüne gittiler.
Avrupa ülkelerinin “Nükleer Rönesans”a geçme kararı almasında üç etken önemli rol oynamıştır;
1. Çernobil’deki kazadan 11 Mart 2011’deki Fukishima Daiiçi Nükleer Santral kazasına kadar geçen 25 yılda hiçbir önemli reaktör kazasının yaşanmaması.
2. Reaktör tasarımında ve yapımında gerçekleştirilen önemli gelişmeler.
3. Rusya’nın yarattığı, siyasi amaçlara yönelik doğalgaz krizleri.
Bunlara ek olarak, 450 milyon nüfuslu AB pazarını en son nesil reaktörlerinin satışına açmak isteyen nükleer enerji firmalarının topluca bastırması da etkili oldu.
Fukushima olayı, reaktörler için duyulan isteği oldukça yavaşlattı, hatta bazı ülkelerde soğuttu.
Avrupa’da reaktörlerin kapatılacağı hakkındaki abartılı haberleri değerlendirmek için, AB’nin önemli ülkelerinin nükleer enerji açısından durumlarını gösteren tabloya göz atmakta yarar var.
Bu tablodan anlaşılacağı gibi AB ülkelerinin en önemli nükleer enerji üreticileri -Almanya dahil- nükleer santrallerinin sayısını en kısa zamanda artırma yolunda adımlar atıyor.
Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın (UAEA) “Eurobarometre” adlı incelemesinde, 27 AB ülkesinin vatandaşlarına sorulan; “Size göre, nükleer enerjinin diğer enerji kaynaklarının toplamına olan oranı azaltılmalı mıdır, aynı mı kalmalıdır, yoksa çoğaltılmalı mıdır?” şeklindeki sorularına, 2010 yılında “azaltılmalı” diyen Almanların sayısı %52 idi. Bu oran Fransa’da %37, Belçika’da %35, İsveç’te %36 ve Finlandiya’da %23’tür. 27 AB ülkesinin ortalaması %34’tür. Görülüyor ki nükleere karşıtlık oranı en yüksek ülke Almanya’dır. Fukushima olayından sonra Almanya, İsviçre gibi bazı ülkelerde bu oranlarda bir artma beklenirse de bu artışların Eurobarometre-2010 sonuçlarına etkisi büyük oranlarda olmayacaktır.
Her ülkenin kendine has özellikleri ve ihtiyaçları vardır. Şartları, Türkiye’ninkinden çok farklı olan bir ülkenin yaptıklarını ileri sürerek, enerji politika ve planlamalarımızı yönlendirmeye çalışanlardan sakınmak gerekir.
Bugüne kadar neden nükleer enerji santrali kurulmadı, teşebbüs edilmedi mi?
1968’den bu yana dört nükleer santral yapım ihalesi açıldıysa da finansman, uluslararası konjonktür, gizli dış ambargolar ve nükleer dışı enerji ithalatı ve tesisi yapımında yer bazı alan, yerli firmaların da katıldığı karşıt lobi faaliyetleri sonucu, hiçbiri olumlu sonuçlandırılamadı.
Nükleer santral kurulmasıyla Türkiye nükleer silah üretebilecek mi?
Hayır! Türkiye, 5 Mart 1970’te yürürlüğe giren, uluslararası bir antlaşma olan, Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme Antlaşması’nı 28 Ocak 1969’da imzaladı ve 17 Temmuz 1980’de onaylamıştır. Bu imzasıyla, nükleer enerjiyi yalnızca barışçıl amaçlarla kullanacağını, geliştireceğini ve nükleer silah yapımına yönelmeyeceğini beyan ve deruhte etmiştir. Hükümet, 1990’lı yılların sonunda yürürlüğe giren Ek Protokolü de 6 Temmuz 2000’de imzaladı ve 17 Haziran 2001’de TBMM tarafından onaylanarak yürürlüğe girdi.
Ayrıca, ABD, Rusya, Kanada, Japonya ve Fransa gibi ülkelerle imzaladığımız nükleer işbirliği veya tesis inşâsı anlaşmalarında aynı hususları deruhte etmiş bulunuyoruz. Türkiye’nin nükleer konularda tâbi olduğu denetimler, UAEA tarafından, sorunsuz bir şekilde yürütülmüş ve yürütülmektedir.
Dr. Necmi Dayday (10 Mayıs 1943, Erzurum) Türk nükleer fizikçidir. Galatasaray Lisesi’nden mezuniyetinden sonra, Boğaziçi Üniversitesi’nde Fizik okudu. 1969 yılında İstanbul Teknik Üniversitesi, İTÜ Nükleer Enerji Enstitüsü’nde, Nükleer Uzmanlık Masterı’nı birincilikle bitirerek aldı. Fransız Atom Enerjisi Komiserliği bursunu kazanarak 1970’te gittiği Saclay Nükleer Araştırma Merkezi (1), Fransız Nükleer Bilimler ve Teknikler Milli Enstitüsü’nden, Reaktör Fiziği İleri Etüdler Diploması’nı ‘’Yüksek Şeref Derecesi‘’ ile aldı.
ÇNAEM TR–2 Araştırma Reaktörü Tasarım ve Yapım Ünitesi Reaktör Fiziği Grubu Şefi olarak projelendirme çalışmaları yaptı, yönetti ve ‘Reaktör İhale Komitesi’nde yer aldı. 1975–1978 yılları arasında Başbakanlık Atom Enerjisi Komisyonu Nükleer Güvenlik Komitesi üyesi olarak Nükleer Reaktör Yer Seçimi çalışmalarında yer aldı, 1978-1998 arası, UAEA’nın Nükleer Araştırmalar ve İzotoplar ve Nükleer Güvenlik Kontrolleri Bölümlerinde çalıştı, Galatasaray Üniversitesi Mühendislik ve Teknoloji Fakültesi’nde öğretim görevlisi olarak çalıştı.
Halihazırda Türkiye’nin Stratejik Vizyonu 2023 projesinde Bilim Kurulunda görevlidir. TSV 2023 projesi, yönetim kurulunda görev aldığı Türkiye Asya Stratejik Araştırmalar Merkezi TASAM’ın koordinasyonunda yürütülmektedir.
Ayrıca, ABD, Rusya, Kanada, Japonya ve Fransa gibi ülkelerle imzaladığımız nükleer işbirliği veya tesis inşâsı anlaşmalarında aynı hususları deruhte etmiş bulunuyoruz. Türkiye’nin nükleer konularda tâbi olduğu denetimler, UAEA tarafından, sorunsuz bir şekilde yürütülmüş ve yürütülmektedir.

