Nefis Bir Bumerang mı?
Nefsin adına “sahip çıkabileceğin” her şey çıksın ortaya. Zaten çıkıyor da… Ama hiçbirini yapma!.. Sonra da Allah’a sığınmanın ne demek olduğunu öğren… Bu arada bütün dertler seni bulsun. Ama bil ki Allah (c.c.) kimseye kaldıramayacağı yükü yüklemez. (Bakara,2/286) Sen yine de Allah’tan sağlık afiyet ve huzur iste… İşte o zaman “Ben başkayım, nefsim başka” demekle başlayan, nefsinle cebelleştiğin ahiret yolculuğuna ve dünya serüvenine devam et… Eminim daha mutlu olursun… Yoksa henüz tam iman edemediğin “ahiret” gerçeğine dünyalık “imanınla” tutunma çaban, ikide bir kafa karışıklığı yapmaya devam edecek… Çünkü “nefsim başka, ben başka” demeden, ne nefsinin ne de kendinin notunu verecek, masaya yatıracaksın…
“Nefsin adına sahip çıkabileceğin her şey çıksın ortaya. Zaten çıkıyor da… Ama hiç birini yapma!..” Bu nedenle, belki de en iyi tövbekârlar, yaptığı günahın alabildiğine farkında olanlardır. Ne diyelim buna, biraz garip gelecek ama “Günah işleme ciddiyeti!..” Yani sonuçlarıyla yüzleşeceğini bilerek günah işlemek… Nefsin şedid ve şirret yüzünü bilmeyenler, gözyaşlarıyla dolu bir tövbeyi muhtemelen zor yapacaklardır. “Öyle günah olur ki tevbesi adama manen köşeyi döndürür.” anlamında sözler tam da burada çok işe yarıyor. “Günah Müslümanın malı” derler. İman etmeyenin günah kavramıyla, tövbeyle ne işi olur?.. İnanca dayalı bir tövbe sistemine tabi olmamış ki… Tövbe etmeli; çünkü insanın sadece nefsi değil, bir de ruhu var. Hep nefsine uyacak değil ya… Bir kez de aşk ile ruhuna uysun… “Benim nefsim, Firavun’un nefsinden yetmiş kat daha kâfirdi.” diyen bir idrak, nefsine bakıp “Ben en aşağıyım.” diyen bir ağız, neye ya da nelere tövbe edeceğini, iyi bir tövbekâr adayı olarak başkalarına kıyasla daha iyi bilecektir. Bunun adı, nefsi tanımaktır. Her şeyi tam yaptığını düşünenler, niye hiç muhasebe yapmazlar? Sütten çıkmış ak kaşık gibi bir benlik algısı olamaz. Bu insan fıtratına ters… Anlamak mümkün değil… Yapıp ettikleriyle sadece “ucb” yapan, “kibirlenen” insandan daha riyakârı var mı acaba? Kendi notunu kendi vermek, keşke muhasebe etmek olsaydı!.. Aslında muhasebe nasıl yapılır, bilen birisi bizlere bunu anlatmalı… Şenel İlhan Beyefendi, bu konularda yani “müspet benlik” ve “izzet-i nefs” konuları üzerinde etraflıca durur. Yani ümitle korku arasında, kendine zarar vermeden hakiki bir muhasebe yapmayı öğrenmek… Hem de müspet bir benlik geliştirmek… Kendini gereksiz yere hırpalamadan, gereksiz kafa karışıklıklarına düşmeden, vazgeçilmez olmadığını bilerek, sahte varlık duygularına düşmeden, tam da olması gerektiği gibi, yani doğru dürüst muhasebe yaparak ve doğru bir söz söylendiğinde “baş tacı” ederek… Ehh, mantık ve felsefe ilmiyle uğraşanlarda dahi, bu sağlam ölçüler olmadan hakikatle yüzleşmek mümkün olmaz diyebilirim… Bu da Şenel İlhan Beyefendi’nin daha işin başında bizler için ortaya koyduğu, her biri layıkıyla yaşanmış, her biri tane tane hikmetler ve derinlikler diyelim… Yaşaya yaşaya, göre göre, insanları gözleye gözleye, her biri merhamet yüklü çabalarının ürünü…
Ama insan kendini “sütten çıkmış ak kaşık” gibi görüyorsa hayalî makamlar uydurmak bile kaçınılmaz… Aslında konuştuğumuz bu zemin, tam da kendini tanıma zemini… İçimizden geçen vesveseleri ya da olumsuzlukları ciddiye almıyorsak problem yok. Zaten bir şekilde, ciddiye almamalıydık… Niçin? Çünkü sağlam bir ölçü olarak “Nefsim başka, ben başkayım.” demeyi öğrenmiştik. Şeytanın ya da nefsin iç ve dış itmeleriyle aklımızdan geçenleri hayatın binbir türlü hengâmesi içinde hayata geçiriverme ihtimalimiz her zaman var ve “Peki ya ben nefsime uyarsam?” garip vesvesesinin, bizde saçma sapan bir karşılık bulmaması için ne yapmalıyız? Çünkü hem nefsin gerçekten de potansiyel olarak çok adi olduğunu farketmişiz hem de bunu vesveselerle besleyip bir nebze kendimizi çaresiz hissediyorsak, kulluğun gerçek manada başlayacağı bir düzlüğe yelken açmışız demektir. İşte burası tam da yardım alınacak yer… Bu vesveselerin aklın çalışma biçiminden, görüntülerin, hayallerin bazı kavramların dış dünyadaki karşılıklarının zihnimizde birer temsili olmasından kaynaklanan koskoca bir “hiç” olduğunu görmekle, sonuçta Allah’a sığınmaktan başka bir yol olmadığını farketmeye başlarız. Çünkü orada nefsimizi değil, ruhumuzu sahiplendiğimiz bir tarafgirlik benliğimizi sarmaya başlar. Artık nefsin adiliğiyle değil ruhun güzelliğiyle akletmeye başlamışız demektir. Peki ya günah düşüncesi? Onlar zaten, uymamaya azmettiğimiz koca bir hiç değil mi? Sonuçlarını bilebildiğimiz ya da kestirebildiğimiz, Allah’a olan edep ve muhabbetimiz nedeniyle, asla tercih etmemeyi düşündüğümüz iç sesler, duygular, düşünceler… Ama sonuçta asla yapmayı düşündüğümüz davranışlar değil… En azından kendine inandığın kadar iman ettiğin müspet bir varlık alanı… Peki, Allah’a inandığın kadar iman ettiğin bir alana dönerse bu, o zaman ne olur? Zihnimizde ve kalbimizde mutmain olduğumuz bu konuların, Allah’a sığınarak yol alacağımız bir eyleme dönüşmesi ki, dünya denen sırlı imtihan alanında, insanın kendi manevi varlığını kendi gözünde sağlam bir niyete bürümesi demek… Ama dikkat edin, artık her an Allah’ın yardımını ve rahmetini talep eder bir hale geldik ve kısmen de olsa nefsimizle baş başa değiliz… Kendimizden çok emin olamasak bile, artık, insanın Allah’a sığınmasının önüne kim ve hangi güç geçebilir ki!.. Zamanla, en azından düşünce boyutunda kendimizi ahlaksız ilan edemeyeceğimiz bu süreç, ancak Allah Resulü’nün (s.a.v.) nezih tavsiye ve emirleriyle ve Allah’ın sonsuz kudret ve yardımıyla yüzümüzü Allah’a ve ahirete döndüğümüz bir “benlik savaşı” haline gelecektir. Meğer adam gibi adam olmak ne kadar zormuş… Meğer dünya imtihanının içi ne kadar da doluymuş… Meğer nefis ne kadar adi bir gerçek ve ne kadar azman bir potansiyelmiş… Meğer nefsimizle cebelleşirken, bizde ruhu yaratan ve ruhumuzla tanışmamızı sağlayan Allah’a, O’nun yardımına ne kadar da muhtaçmışız… Ne kadar da acizmişiz meğer… Oysa Allah (c.c.) insanı bir yerden alıp başka güzel bir yere koymaya, sonsuz kudretiyle gayet muktedirdir. Bizi hiç görmediğimiz ve bilmediğimiz güzelliklerle tanıştırmaya çok ama çok isteklidir. O yüzden, kulun yani insanın, iyilik ve güzellik adına bildiklerinden geri kalmasını hiç ama hiç istemez. Ama bizler, ürettiğimiz sahte benliklerle hep kendimizi kandırarak yola devam ederiz. Oysa iyilik iyiliğin kapısını açar, kötülük de kötülüğün kapısını... İnsanoğluna bir işte yorulduysa, daha güzel olan başka bir işe geçmesi söylenir. Çünkü insan sabırlı bir canlı değildir ve ona sabrı öğretirler. Bize bugün, Allah (c.c.) en çok neyi sever ve nelerden hoşlanmaz sorularının cevabı iyi verilirse ya da bunları iyi öğrenirsek, bu duygularla, Allah (c.c.) yolunda belki de büyük bir hızla ilerlemeye başlarız. Çünkü yolları açan O’dur, yollarda yardım eden O’dur, yolları kolaylaştıran O’dur… Aşılacak yolların, menzillerin ne denli çetin ve uzun olduğu bilinirse, Allah’a sığınmanın ve Allah’tan yardım istemenin ve O’nun yardımının ne denli yüce, ne denli tarifsiz güzel, ne kadar hikmetli ve mükemmel olduğu daha iyi anlaşılır.
Çok kıymetli büyüğümüz Şenel İlhan Beyefendi’nin yıllardır öğrettiği ve anlattığı ahlak düşüncesi, sadece bir düşünce egzersizi değil, hayatın içini ve benliğimizi her yönüyle dolduran, hayata geçirmeye azmettiğimiz “güzel ahlaklar”dır.
Aynı zamanda bugün pek çok konu, sadece zihnî diyalektik değil, bir istikamet ve duruş meselesidir. Şenel İlhan Beyefendi bu konuyu şöyle izah eder:
“Allah kul ilişkisinde, bazı duygu ve duruşlar olmazsa olmazdır! “Allah sevgisi, Allah korkusu ve Allah’tan hayâ” bunların en başlıcaları… Yani, bu duygular İslamî yaşantımızda ve hayatımızın her alanında dinamik bir işe yararlılıkla bizi yönlendirmeli ve dosdoğru ve takva yaşamamıza vesile olmalıdırlar!
Mesela, Allah’tan korkup günahlardan kaçılmasını öğütleyen ve sadece günahkârlara hitap eden çok faziletli ayetlerden biri olan, Şura Suresi otuzuncu ayette “Başınıza gelen bütün musibetler işlediğiniz günahlar sebebi iledir, Allah birçoğunu da affeder.” buyrularak günahlarımızın gazab-ı ilahiye sebep olduğunu apaçık işaret etmekte ve her günahın bir bedeli olduğunu ve daha bu dünyada iken bile musibet olarak kesinkes yaşayacağımızı kesin bir dille açıklamış oluyor!
Tevbe ve istiğfar bu ilahî gazaba karşı ilaç olsa da, samimi olmayan ve yalama cıvata gibi tutmayan tevbelere, Allah hastalık, sakatlık, zalimle muhataplık veya günahları temizleyecek ve aynı zamanda cezalandıracak en uygun, en etkili musibeti veriyor ve hep verecek olduğunu da apaçık beyan ediyor!
Daha açığı: Mesela, tesettüre riayet etmeyen bir kadın, her gün her gün aleni büyük günah işliyor ve tevbe falan da etmiyor… Ya da herhangi bir insan, namaz kılmıyor, her haltı ediyor ama tevbe etmiyor… Hatta bazıları da var ki beş vakit namaz kılan, farz ve sünnet ibadetlerini yapan, büyük günahlardan kaçan, zina etmeyen; içki içmeyen bir Müslüman bile, hiç farkında olmadan ve doğal olarak, çoğu zaman da tevbe etmeden ve hatta tevbe aklına bile gelmeden yalan söylüyor, riyakârlık yapıyor, haset ediyor, kibirleniyor, gıybet ediyor ve tabii kaçınılmaz son olarak da Allah’ın gazabı ve musibetler altında inim inim inliyor ve daha bu dünyada âdeta cehennemi yaşıyor ama uyanmıyor ve hâlâ maneviyat salağı gibi kendini gavs mavs gibi bi şey sanarak sürünüyor, rezil oluyor!
Kurtuluş mu ne? Apaçık ortada: Kesinlikle her günaha ertelemeden derhal tevbe etmek, asla tevbeyi erteleme riskine girmemek ve Allah korkusu ve sevgisi ile, Allah’tan hayâ psikolojisi ile takva üzere yaşamak; şeytanın ve nefsin ok ve kurşunlarının menzilinden uzak kalmak…
Evet, işte kesin kurtuluş bu, tam da bu!”
Yukarıdaki metinde Seyyidimiz tarafından gayet güzel izah edildiği gibi, tüm çekilen çilelerin temelinde “insanın terbiyesi” ve Allah indinde “ahiretin kazanılması” meselesi yatmaktadır. Allah (c.c.) sevdiklerini bizzat imtihan eylemekte ve kendi katındaki makamlarına çok yüksek bir adaletle taşımaktadır. Bu, Allah’ın çok büyük bir lütfudur. Ölçü dünyası oturmamış insanlar ise buralarda hep yalpalar ve çok zorlanırlar. Günümüzde her toplumda görülebilen pek çok sosyal ve psikolojik nedenli yani aslında toplumsal kibir, ötekileştirme, başkalarının zaafları üzerinden kendini temize çıkarma çabaları, insanı kendi gözünde dürüst ve akıllı; başkalarını günahkâr, aciz ve akılsız görme eğilimi, hem örnek olmaktan uzak kötü bir ahlak hem de kendi ile ilgili tespitlerde doğruları ıskalayan bir insan durumunda bırakır ki bu tavır, Allah’tan maneviyat, terakki, güzel ahlak talep eden bir insanın durması gereken yerden çok uzaktır.
Peki, manen nerede olduğumuzu nasıl bileceğiz? Şenel İlhan Beyefendi bu konuda, insanın ancak sıfatlaşmış güzel ahlaklara sahip olmasının anlamlı bir ölçü, uygulama ve değerlendirme zemini olabileceğini söyler. Bu meyanda nefsin makamlarından bahsederken, nasıl ki her makamın bir aşağıdaki nefis makamına bakan yönü varsa, nefs-i mutmainnenin de sadece mülhime ya da levvameye değil, hatta emmareye bakan yüzü olduğunu söyler. Klasik ezberlerimizi bozan ciddi bir düşünce bu. Nefsinize ne kadar güvenirsiniz bilemem ama mesela, kibirle mücadelenin ölene kadar devam edeceği düşüncesi de Seyyidimizin dillendirdiği önemli konulardan biridir. Yani onun düşüncesinde, kendine ve başkalarına kendi gözünde de olsa hakedilmemiş makamlar yani aslında sahte makamlar dağıtmanın hiç ama hiç yeri yoktur. Bu da gerçekten samimi bir niyet, kararlı bir çaba ve istikamet ile aşılacak yollar demektir. Allah davasında ciddiyeti muhkem bir yerde durmak… Allah davasında ciddiyeti olmayan insan asla Seyyidimizin dediği cümleleri büyük bir özgüvenle en azından tespit olarak dahi söyleyemez. Mesela o, “Ben kendi ilmime güvenmeyi ayrı bir ilim olarak tahsil ettim.” der. Bu konuda bir usûl sahibi olmak, bir sistem üzere hareket etmek… Yine “Arkadaşların benden faydalanma geleceklerini, onların aklına bırakmadım.” sözü de gerçekten çok ilginçtir. Durduğu yerin gayet farkında, kime neyi nasıl verebileceğini bilen bir eminlik ve merhamet sahibi olmak… İlmini, ahlakını, duruşunu bölüşmeyi seviyor ve istiyor. Yıllardır, onun önderliğinde teneffüs ettiğimiz bu ortam; insanın kendini kandırmadan, düştüğünde kalkmayı başaracak ölçülere sahip, doğruyu her zaman baş tacı eden, başkalarına adaletsizlik etmeyen bir yerde durmayı hem söz hem duruş olarak hep bizlere telkin etti. Hiç şüphesiz bu ortamın mimarı o… Bizler ölçü bozukluklarıyla dolu bir dünyanın mağdurları iken, böyle bir insanın varlığını, ancak ve ancak Allah’ın (c.c.) bizlere yardımı olarak görebiliriz. Nankör olmamak için başka bir yol da görünmüyor. Bu anlamda, çok sevilmesi de bir tesadüf değil tabii ki… Çünkü sevgiye aç ve sevgisiz bir dünyada, sevme konusunda önü açık, yolları açık bir topluluk oluşturdu. İslam’ın bu anlamda gerçek ve yaşanılabilir oluşuna anlamlı bir not olarak bunu iyi düşünmek lazım. İnsanların birbirini sevmemesi, ötekileştirmesi, hor ve hakir görmesi, hoşgörüsüz olması, başkalarının zayıflığı üzerinden kendini tenzih eden ve müstağni kılan iyilik edebiyatları ne yazık ki çağımızda çok yaygın… Irkçılığın, adam kayırmacılığın, hak yemenin, başkalarına zulmetmenin, başkalarını hunharca kandırmanın, haksızlık yapmanın önüne geçecek, güvenilir ahlak sahibi kaç kişiyi tanıyoruz Allah aşkına!.. Evet, çok konuşmayı değil, örnek olmayı sevmek lazım… Bilgi artık çok kolay ulaşılan bir kaynak, aramayı, okumayı ve süzmeyi bilene… Olanı, bilineni sadece anlatmak değil, “olmak” önemli artık. Bu her zaman böyleydi aslında… Kendine güvenen varsa çıksın, biz de ona birlikte hayran olalım… Ne kadar güzel olurdu, keşke, ah keşke…
Sahabeler Şam’a girdiklerinde oradaki papazların “Bunlar İsa’nın havarilerinden de üstün.” demeleri bir tesadüf olabilir mi? Mümkün mü bu? Onların bu tespiti, aradan yıllar geçmesine rağmen, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) sahabelere vurduğu ahlak mührü değildir de nedir acaba? Bir müsteşrik olarak yolculuğuna başlayan Rene Guenon’un Kahire’de bir Şazeli şeyhi olarak vefat etmesi çok anlamlı değil mi? Daha Hz. Peygamber’in (s.a.v.) tebliğ dönemlerinin başında, bir Yahudi âlimin “Bu yüz yalan söylemez.” diyerek Müslüman olması, doğru zamanda doğru yerde doğru insanla buluşmak değildir de nedir? Hangisi, hangi biri tesadüf ki, söyler misiniz?
Ah sevmek, ah aramak, ah bulmak… Allah (c.c.) kimi yarı yolda bırakmış ki!.. “Beni Rabbim terbiye etti, ne güzel terbiye etti.” diyen Hz. Peygamber’in (s.a.v.) mucize ahlakı, her zaman rehberimiz olmalı. “Şüphesiz ki Sen, yüce bir ahlâk üzeresin.”(el-Kalem,68/ 4) buyuran Allah’a (c.c.) tâbi olmalıyız. Kur’an’ın pek çok yerinde “Allah ve Resulü” şeklinde geçen o yüce kitaba uymalıyız. Çünkü Allah (c.c.) ayet ayet bizlerle konuşuyor. Sadece okumak, dinlemek, kulak vermek yeterli… Bir de Hz. Peygamber’den (s.a.v.) neyi, niçin ve nasıl hayata geçirdiğini öğrenmek… Yüce hitabı ve ulvî mesajı doğru almak…
Yoksa bugün her şeyi bahane ederek “fâsık kimliği” geliştirmek çok kolay… Nefsin şedidliği karşısında münafıklığa ya da küfre düşmek çok kolay artık… Kendimize dikkat ve yolumuza devam edelim…
Allah’a (c.c.) emanet olunuz dostlar…
