Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Mükemmelliyetçilik Anaforu ve Günahlarımız

Bu Yazıyı Paylaşın:
Mükemmelliyetçilik Anaforu ve Günahlarımız

Mükemmelliyetçilik Masa üstü lambasının ipinden çekerek kapatınca odası tamamen karanlığa gömüldü. Gözlerini sıkıca yumdu. Sığınırcasına çöktüğü kapı dibinde kendisini bir nokta veya hiç gibi görüyordu. Ve o cümle ise hâlâ duvarlarda, beyninin içinde ve düşünce dünyasında yankılanmaktaydı: “Sen de dahil hiç kimse mükemmel değildir baba!” Gözlerini açtı. Karanlığa alışmıştı. Duvarları görünmez hale getiren kütüphaneye sığmayan kitaplarını seçebiliyordu. Çoğunluğunu neredeyse ezbere biliyordu. Hatta Türkçe tercümelerine bile güvenmemiş veya tenezzül etmemiş, Arapçalarını alıp okumuştu. Ve kendi kaleme aldığı eserlerine bakarken şu duyguya kapılıyordu: “Ne muhteşemlerdi!” Hepsi, İslam aleminin yüzlerce yıllık sorunlarına ki en büyük müçtehidlerin hatalı görüşlerine bile tashih ve çözümler getiriyordu. Gözleri tekrardan gururla dolarken, o asi on sekizlik delikanlının bastırılmış öfke patlamasıyla söylediği “Sen mükemmel değilsin!” sözünü acilen yalanlamaya, çürütmeye ihtiyaç hissediyordu... Zamanda bir anda geriye doğru yolculuk yaptı. Okuduğu okullardaki arkadaşları aklına geldi. Onlar gizli gizli gençlik günahlarını işlerken, o rüyasını bile görse tövbe edip mübarekliğinden şüpheleniyordu. Ya okul başarıları; herkes tarafından takdir ediliyordu. İlme olan kabiliyeti, insanları etkileyen düşünce ve konuşmaları, kesilmeyen alkışlarla sonuçlanan seminerler, konferanslar geldi gözünün önüne... Oradaki kendisine hayran hayran bakan insan manzaralarına ne demeliydi? Evet, evet gerçekten de ulaşılmaz bir şahsiyetti.

O, gecenin koyu karanlığında kendisini akılcı gerekçelerle aklarken, ayak seslerinden karısının geldiği belliydi. Ürkek bir tavırla kapıyı araladı; kocasıyla oğlu arasında kalan mahcup bir eş, üzgün bir anne içeri girdi. Karısının, bu zayıf halini görmesini istemiyordu. Güçlü görünmek için kendisini zorladı. Ama artık tükenmişti, olduğu yerden kımıldayamadı bile. Esma Hanım, o tatlı, yeşil gözlerinde karmaşaların olduğu belli bakışlarıyla kocasının yanına çöktü. Müşfik bir sesle; “Üzülme Cemil Bey!” dedi. Cemil tamam manasında elini kaldırdı. Kadın bir adım daha atamadı. Cemil aslında o an seven bir insanın sıcaklığına muhtaçtı. Ona güzel, tatlı kelimeler ile karşılık vermek istedi ama acizliğinin hissedileceğini fark edince vazgeçti.

İtiraf edilemeyen gerçek şuydu ki; Cemil’e Esma Hanım’ın hissettirdikleri bir eşin veya annenin verdiği duyguların ötesinde bir durumdu. Onun girdabına girmekten korktu. Zaten bu konuda ona oldukça da gıcıktı, hatta sırf bu sebepten değişik bahaneler bulup kızardı. Çocukları, etrafındaki insanlar, ona daha içten ve samimi bir saygı gösterir, derin bir sevgiyle severlerdi. Kendisini düşündü; çocuklarına harçlık ve itibar veren bir babaydı. Çevresine ise ilim, akıl dağıtan bir alim; buna rağmen ihtiyaç kadar ilişki kurulan bir insandı. İçindeki duygu selinin patlamasına engel olan o kalın ve yüksek duvarların en yüksek burcundan öfke dolu sert bir sesle eşine bağırdı. “Beni yalnız bırak!” Bütün hiddetine ve sertliğine rağmen, gözleri bütün acizliğiyle; “Ne olur benim elimi bırakma, beni sev, sevgi denizinde erit.” diyordu. İç âleminde fırtınalar koparken, etrafındaki insanlara kestiği mükemmellik rolüne dönmeye acil ihtiyacı vardı. Etrafına ördüğü eksiksizlik duvarlarını kimse aşamazdı. Açık pencereden içeri dolan ılık bahar rüzgârı perdeleri dalgalandırırken, içindeki surları ince, yumuşak bir dokunuşla yıkacaktı. Nakavt olmadan düştüğü yerden kalkmak için kısa ve etli ellerini yere dayadığında, rüzgâr beyninin ve aklının en ücra köşelerine ilk balyozu indirmişti. Bu, kitaplıktan salına salına önüne düşen bir takvim yaprağıydı. 20 Ekim 1975 tarihliydi. Üniversitede öğrenci olduğu zamana aitti. Bunu niye saklamıştı? Veya o günden bugüne ne getirmişti? Siyah-Beyaz, biraz da yılların sararttığı yaprağın arka yüzünü okumak için çevirdi. “İyi bilin ki Allah’ın dostlarına korku yoktur; onlar üzülmeyeceklerdir. Onlar iman etmiş ve Allah’a karşı gelmekten sakınmış olanlardır.” (Yunus, 10/62, 63) Daha önce de defalarca bu ayeti okumuş, tefsir etmiş ama neden şimdi bu kadar tesirliydi? Çünkü idrak kapısı yeni açılıyordu. Bazı şeyler verilmeyince ya da lütfedilinceye kadar sabırla beklemek, razı olmak gerekirdi.

Kendisindeki aceleciliği ve isyanı fark etti. Kalbinin en derinlerinden, kurumuş çölde mucizevi şekilde fışkıran kuyu suyu gibi bir damla gözyaşı döktü. Bu nedamet gözyaşlarıydı. Bunca yıllık ibadetlerin, çalışmaların boşa gittiğini hissetti. Çünkü ilmi artıkça edepsizleşmişti. Bu argo kelimelerle, kabadayı davranışlarıyla yapılan bir edepsizlik değildi. Öğrendiği her bir harfi zehirli bir kurşun gibi önce öğreten hocalarına, sonra silsile yollu gönüllerde güzide yerleri olan büyük alimlere karşı kullanmıştı. Aklı sıra onları mat edip zirve şahsiyet olacaktı. Bir an için bütün gücünü toplayıp kitaplarını yakmak istedi. Ama bu kolay değildi. Benlik kalelerinin burçlarını aşmaya gücü yetmedi. Sonra mahcup gözlerle narin bir kar tanesi gibi önüne düşen takvim yaprağının geldiği yere baktı. Belki rüzgâr meleği hâlâ oradaydı; onun nurundan bir zerresini içine alıp bütün zulmetimi boşaltırım diye düşündü. Bütün ilmi bu yaşadıkları karşısında aciz kalmıştı. Adeta aklı, yeter artık beni zorlama sınıra dayandım derken, kalbi beni aç bıraktın öleceğim dercesine bağırıyordu. Ruhu ise onu kınıyordu.

Dünyanın en günahkârıydı, mucizevî bir halde ayağa kalktı. Karanlık odadan loş ve ince koridorda duvarlara tutunarak yürüdü. Oturma odasının kapısına geldi. Karısı manasızca televizyon izliyordu. Sessizce içeri girdi. Eşinin kucağına başını koyduğu bu haliyle sevgiye aç bir kedi yavrusuna benziyordu. Bunu hisseden kadın müşfik bir dokunuşla kocasının saçlarını okşadı. Elinin sıcaklığını hissettikçe kendini bıraktı. Her şeye rağmen göz pınarlarının ucuna kadar gelen yaşlarını umursamıyordu. “Korkma canım erkeklerde ağlar... Sadece öyle her yerde ağlamaz. Güçlü görünmenin aptal yorgunluğunu bırak, ağla.” İçindeki tüm engellere rağmen zorla birkaç damla akıtabildi. Karısı yumuşak, merhametli, kuşatıcı ve bilgece ses tonuyla devam ediyordu. “Yalnızlık zor bir zanaat canım... Hele hele aptalca birçok insan içinde tek kalabiliyorsan bu daha acı verici. Çünkü gün geçtikçe an ve an topluma, insanlara ve insanlığa karşı öfke ve kin nöbeti başlar. İçin için seni yer bitirir. Bu tükenişi ancak, ben en iyiyim diğerleri beni anlamıyor savunmasıyla geçebilirsin.” Karısının bu tespitleri acı bir ilaçtı onun için; benliği bu ilacı içmeyi kuvvetle reddediyordu. Karısı ise müşfik sesiyle devam ediyordu: “Parası çok olan zenginliğini kişilik yapar, kimisi itibarlı mesleğini, bazısı Allah vergisi yakışıklılığını ya da akademik kariyerini... İçlerinde en kötüsü; Allah’a yaptığı ibadet ile, O’nun rızası için tahsil ettiği din ilmine olduğundan daha fazla puan vererek baskın bir kişilik haline getirenlerdir. Bu kişilikler bunu fark etse de geri dönemez, çünkü kişiliği yok olacaktır.” Kadın rüzgârın ferahlatıcı esintisine eşlik etsin dercesine kısık olan televizyonun sesini sevdiği türküyü dinlemek için hafiften yükseltti. Sonra devam etti: “Ya bu nasıl oluyor? Tek suçlu sen misin? Tabi ki hayır... Geçen sene bizim uşaklardan komiser Kemal’in görev yaptığı şehre gitmiştim hatırlarsın.” “Evet” “Akşam yemeği yemek için hatırı sayılır bir yol gittik. Dayanamadım, ‘Yeğenim gittiğimiz yer çok mu meşhur da bu kadar zahmet çekiyoruz?’ dedim. ‘Hayır, şehirdekilerin çoğu beni tanıyor, görevimden dolayı para almak istemiyorlar. Zorla veriyorum. Ama bazen, ikramdır bir öğün yemekten bir şey olmaz düşüncesi içime düştükçe bedavacılığa kılıf bulup meyletmeye başlıyorum. Ben de kendimce sert tedbirler alıyorum. Senin anlayacağın ablacığım her görevin, mesleğin yan tesirleri var.’ dedi. İşte canım senin gibi ilmi çok olanlar daha doğrusu bunu kimliği yapanlara devamlı soru sorulduğundan, saygı gördüğünden, ilişkileri hep hoca-talebe formatında oluyor. Yanlarında hep seven, gönüllü hizmet edenleri de olunca farkında olmadan ayakları yerden kesiliyor. Gerçeklikten kopuyor ve ‘Acaba ben şu makama mı geldim, zamanın en büyüğü ben miyim?’ gibi vehimlerinizi bir kaç rüya, hal vb. olayla tasdikleyince kendi kendinize ‘En mükemmel benim, hatta Gavsım, daha ilerisi Mehdiyim.’ bile diyebilirsiniz, kendinizi bu makamlarda zannedebilirsiniz. Buna Peygamberimiz ucup demiştir beyim...”

Adam teslim olmuş, yeter artık bana sadece çözümünü söyle dercesine bakıyordu. “İşte bu sebepten normal insanlar gibi yaşayacaksın. Marketten kendi ekmeğini alacak, pazarda pazarcının el çabukluğuyla birkaç çürük domates koymasına bilerek göz yumup ‘Evlat birkaç tane de kötüsünden koy da zarar etme.’ diyecek kadar da esprili yaklaşıp büyüklüğünü zekice hissettirecek, terzide yırtık pantolon cebini diktirip kaçan vapurun arkasından koşup yetişemeyecek, için yana yana sanki boşu boşuna yirmi dakika daha bekleyecek, kimsenin bilmediği kuytu köşelerde kimsesiz şarapçılara her şeye rağmen kol kanat gereceksin. Ve çok ama çok seveceksin...” Son kelimelere, gelen bebek ağlaması eşlik ediyordu. “Canım işte sana fırsat. Git şimdi bebeğimiz Tuğçe’yi avutarak başla. Burada devşirdiğin evlat sevgisini bütün insanlara verirsen bunu aşarsın...”

Çocuğunu ilk defa başka bir sevgi penceresinden severek avuturken yılların iç muhasebesi devam ediyordu. Bebeğin yüzüne bakarak; insan masumiyeti niye koruyamıyordu? Kendisi nasıl bu kadar kirlenmişti? Yıllar yılı nasıl nefs-i emmarenin esiri olup Allah’a değil de hevesleri için ibadet yapmıştı?

Bu soruların cevabını aradı. Ahlak bilgisiyle, ahlaklı olmak başka başka değerlerdi. Bunların mukayesesini kendi içinde yaparken küçük bebeğin ağlaması kesilmiş mışıl mışıl uyumaya başlamıştı.

Şimdi gecenin koyu karanlığında, ona hayatındaki en büyük uyarıcı şamarı atan oğlu Furkan’ı bulmak için yola viran olma vaktiydi. Ama asıl bulması gereken; insanı gerçekten tanıyan, ahlakı yaşayarak öğreten hikmet ehli gerçek bir liderdi. O zaman karanlıktan aydınlığa çıkacak, bunca yıllık birikim asıl o zaman bir mânâ kazanacaktı...