Gönül Dergisi | Kültür ve Medeniyet Dergisi

Takip Et

Mesnevi'den Pedagojik Yaklaşımlar / Doç. Dr. Süleyman Doğan

Bu Yazıyı Paylaşın:
Mesnevi'den Pedagojik Yaklaşımlar / Doç. Dr. Süleyman Doğan

Yazılarınızda, konuşmalarınızda ve özellikle “Mesnevi’den Pedagojik Telkinler” kitabınızda Mevlânâ’nın kıssalarının insan eğitimindeki rolü üzerinde duruyorsunuz. Bir olayı anlatmanın belki en pratik, en kestirme metodolojilerinden bir tanesi, kıssalarla bilgileri her düzeyden insanın belleğinde kalıcı hale getirebiliyorsunuz. Mesneviyi bu yönden nasıl değerlendiriyorsunuz?

Mesnevî 26 bin beyitten oluşan bir kitaptır, Mevlânâ’nın “Şaheserim” dediği eseridir. Divan edebiyatında; her beyit kendi içerisinde kafiyeli, diğer beyitler arasında kafiyesiz olan manzum esere mesnevî deniyor. Mesnevîyi birçok şair yazmış, ama Mesnevî denilince Mevlânâ akla geliyor. Hazret bu alanda da bir büyüklük göstermiş. Mesnevî manzum olarak çevrilerek günümüze aktarılmış. Gerçekten 13. yüzyılda yazılmış bir İslam ansiklopedisi niteliğindedir Mesnevî. Taşlardan, kuşlardan, diplomasiden, felsefeden, sosyolojiden, kozmolojiden, fizikten bahseder, bahsetmediği bir şey kalmamış, gerçekten çok şümullü bir kitap olarak ele alınmış. Hatta tefsir kitabı niteliği de vardır. Mevlânâ 1225 ayete, 725 hadise atıfta bulunmuştur. O sebeple dinî bir nitelik de taşır. Bunun yanında, sosyal bir kitap niteliği de taşır.

Pozitif psikolojide, halk psikolojisinde, Mesnevî’nin iki karşılığı vardır. Zaten bu hikâyeler halkta bir karşılık bulursa pratik hayatta müyesser olur, etkili olur. Birincisi, bu hikâyeleri okuyanlar model görürler, “Bunu ben de yapabilirim, tam bana göre.” diyebilir, modelleme olur, telkin olur. İkincisi de ayna olur; yani okuduğunda, “Tam beni anlatıyor.” der, âdeta şifa bulmuş gibi bir bilgi dağarcığına ulaşmış olur.

Mevlânâ’nın öngördüğü terbiye metodu da sorunuzda olduğu gibi hikâyelerle, hikmeti ve nasıl davranmanız gerektiğini yani doğru davranış modelini anlatır. Asıl itibariyle amacı eğitimden ziyade terbiyedir. Terbiye, Arapça “Rab” kökünden gelir; “büyüten, yetiştiren, temizleyen” manalarını içerir. Mevlânâ’daki terbiye metodu itidal üzerinedir, yani orta yol. Çünkü Mevlânâ’nın kaynağı ilâhî kaynaklıdır. Kendisi tarif ederken kendisini, “Ben yaşadığım sürece Kur’ân’ın hizmetkârıyım ve Hazreti Muhammed’in (sav) ayağının tozuyum, yolunda tozum.” diyor. Onun için, Mevlânâ’yı Peygamber’den, Kur’ân’dan ayrı düşünmek mümkün değildir.

O itidal metodunu, orta yolu anlatırken kerpiç örneğini verir. Der ki: “Kerpiç yaparken toprağa az su verirsen kerpiç olmaz, çok su verirsen de kerpiç olmaz. Ayarında ve kararında toprağa su vereceksin ki kerpiç olacak. Madem senin işin çocuk terbiyesiyse öğretmensen onun diliyle konuş.” Bakın, anaokulu öğretmeninin konuştuğu lisanla, kelimelerle, cümlelerle, lise öğretmeni veyahut da üniversite öğretmeninin lisanı aynı olur mu? Olmaması lazım gelir. Hemen der ki: “Her bir kuş tek başına bir inciri yutamaz.” Bir serçe, inciri tek başına yutabilir mi? Parçalaması lazım. Bir leylek belki yutabilir. Onun için, hepsine anlayacağı bir lisansla, anlayacağı bir dille, kabiliyetine göre anlatır. Mevlânâ, gerçekten o asırda insanın zihinsel, bireysel gelişmesi üzerine eğitimi öngörür ve şöyle bir örnek verir: Bir gün bir padişah, oğlunu aptalca… Aptal değil. Aptal başkadır, aptalca başkadır. Aptal demek, şahsiyetine kasteden bir şey. Aptalca demek, bir davranışa kastedilen bir durumdur. Biz çocuklarımızı eğitirken, onlara diyoruz ki: “Aptal oğlum, salak oğlum, geri zekâlı oğlum.” Doğrudan şahsiyetine matuf. Ama yaptığı aptalca davranıştır, salakça davranıştır. Davranışına söylüyorsunuz. Çünkü cezalar da davranışına verilir, şahsına verilmez. “Akıllı oğlum, süper oğlum.” O zaman da çocuk diyecek ki: “Ben akıllıyım, süperim, artık bir şey olmama gerek yok.” Ama akıllı davranışını methedersek Bu davranışını devam ettirir. Çocuk “İyi, güzel davranışlar gösteriyorsun…” diyerek övülmelidir.

Mevlânâ orada der ki: “Hiç kimseyi boş görmemek lazım.” Hemen örneği verir:

Musa aleyhisselam, yolda giderken bir çobana rastladı. Çoban şöyle diyordu: ”Ey Allahım! Ey Allahım! Sen neredesin? Sana kul, kurban olayım. Çarığını dikeyim. Saçlarını tarayayım. Elbiseni yıkayayım. Bitlerini kırayım. Sana süt getireyim. Elini öpeyim. Ayağını ovayım. Uykun geldiğinde yatacağın yeri süpüreyim. Ey büyük Allahım! Bütün keçilerim yoluna kurban olsun. Hey hey diye çağırıp feryat ettiğim Rabbim benim.”

Musa aleyhisselam sordu: ”Sen bunları kimin için söylüyorsun?”

Çoban, ”Yeri göğü yaratan, Allahım’a söylüyorum.” dedi.

Hz. Musa, ”Sen aklını mı kaybettin? Böyle saçma sapan şeyleri nasıl söylersin? Ayakkabı, çorap gibi şeyler sana ait ihtiyaçlardır. Âlemlerin Rabbi’nin bir şeye ihtiyacı olmak gibi bir sıfatı yoktur. Böyle konuşacağına, ağzına pamuk tıkayıp susman hayırlıdır.” diyerek çobanı azarladı.

Çoban, ”Ey Musa! Bu azarlamanla, sen benim ağzımı diktin. Pişmanlık ateşiyle canımı yaktın.” diyerek bir ah çekti. Elbisesini yırtıp çölün yolunu tuttu.

Biraz sonra Hz. Musa’ya vahiy geldi: ”Kulumuzu bizden ayırdın. Senin görevin, kullarımı bana yaklaştırmak mı yoksa ayırmak mı?”

Bu ikaz üzerine Hz. Musa çobanın peşine düştü. Çobanı bulup müjde verdi.

”Senin için Allah izin verdi. Bildiğin gibi ibadetini yapacaksın. Gönlüne nasıl gelirse öyle söyle.”

Çoban, ”Ey Musa! Daha önce içinde bulunduğum cezbe halinden çıktım. Şimdi sözle anlatılamayacak bir hal içerisindeyim.” dedi.

Mevlânâ Hazretleri’nin eğitimdeki itidal konusu ve soru-cevap yoluyla öğretim konusuna, “Eğitimde Sokratik Metot” diyoruz. Burada iki önemli unsur var; öğrenciye sorarak onun bilgisi ölçülüyor, öğrenci de öğretmene sorarak bilgi öğrenmiş oluyor. Yani iki taraflı anlatım metodu, soru-cevap metodu. Burada Mevlânâ bir şey soruyor ve cevap veriyor. “İnsanın kıymeti nedir?” diye bir soru soruyor ve cevap veriyor: “Aradığı şeydir.” diyor. Müthiş bir sözdür bu. İnsanın kıymeti, değeri aradığı şeydir. Acaba bugün modern insan ne arıyor? Para mı arıyor, mal mı arıyor, makam mı arıyor, şan mı, şöhret mi arıyor, Allah’ı mı arıyor? İşte bu aradığında gizli, insanın değeri. Aradığı neyse değeri de o kadar. Batı’nın materyalist sisteminde, ne kadar üretiyorsan değerin o kadar, mal üretiyorsan değerin o kadar. Ama Mevlânâ, değeri manevî bir değere veriyor.

Yine Mevlânâ, bugün modern dünyada bütün filozofların hiç söylemediği bir şey daha söylüyor: “Gök kubbe evim, insanlık ailem.” Müthiş bir sözdür bu. “Gök kubbe evim, insanlık ailem.” Bütün insanlığı ailesi olarak görüyor. Merhameti, şefkati, kuşatma muazzam. Bunu duyan Goethe deliye dönmüş, “Böyle bir söz olamaz.” demiş. 4 yıl Farsça öğrenmiş, Mevlânâ’ya mülhem divan yazmış ve diyor ki: “Weimarlıyım, dünya vatandaşıyım.”

Yine Mevlânâ diyor ki: “İnsan, Hazreti Musa’nın âsâsı değil, Hazreti İsa’nın nefesidir.” Âsâ nedir? Yok eden, yutan. Ama nefes diriltendir. Biliyorsunuz Hazreti İsa’nın nefesi ölüleri diriltiyordu. Mevlânâ sevgiyle, merhametle, şefkatle eğitimi öngörmektedir. Mevlânâ, “Disiplin dışarıdan verilen bir etki değil, insanın içerisinden gelen bir tepkidir.” diyor, disiplini öyle görüyor. “İnsanın en uzun yolculuğu, içine yaptığı yolculuktur.” diyor. Tasavvufun öngördüğü iç yolculuğu en uzun yolculuk olarak kabul ediyor.

İnsan ahlakının eğitimine maalesef önem verilmiyor. Günümüzde sadece bilgi ile bu işin halledileceği gibi bir algı var.

Maalesef bu çok yanlış bir algı… Mevlânâ şöyle söylüyor: “Bizim meclisimize hep iyiler gelmesin. Kötüler nereye gidecek?” Düşünebiliyor musunuz? Kim kötüye talip olur? “Kötüler nereye gidecek?” diyor. Mevlânâ, olaylara bir başka cepheden bakıyor, insanların bakmadığı bir cepheden. Onun için, Batılılar Mevlânâ’yı anlamışlar. Geçen sene Mevlânâ Müzesine 2,5 milyon insan gelmiş, bu sayının 1 milyonu yurtdışından gelenler. Bakınız, 1 milyon insan Konya’ya geliyor. Topkapı Müzesinden sonra ikinci ziyaret edilen yer Mevlânâ Müzesidir. Dayanağın, ışığın ilâhî olursa ondan neşet eden şeyler makes bulur.

Esasında, Hazreti Mevlânâ’nın kurduğu bu güzel sistemi sadece okuyup “Çok güzel.” demek doğru değil. Asıl olması gereken Mesnevî’nin söylediği hikmeti içselleştirmek ve hayata fonksiyonel olarak yaymak.

Bir irfan ehli pazara gidermiş, “Evladım, iki tane sağlamlarından koyuyorsan bir tane de çürüklerden koy. Yoksa o atılacak.” dermiş. Pazarcıya hikmet dersini nasıl veriyor; “Ben razıyım lakin sen insanların razı olmadığı bir işi yapıyorsun yani haram işlemiş oluyorsun.” diyor. Pazarcıya “Sen çürükleri çöpe atacaksın, sen atma ben atayım.” diyerek Mesnevî bir anlatımla ders veriyor. Utanma ve sorgulama duygusunu geliştirmiş oluyor.

Mevlânâ’nın insanlığın eğitimi için çok derin mânâlar ifade eden bir felsefesi var. Şöyle düşündüm: “Acaba Mesnevî bir pedagoji kitabı mı, terbiye kitabı mı? Mevlânâ, bir terbiyeci mi, günümüz tabiriyle pedagog mu?” Örneklerle gördüm ki Mevlânâ gerçekten aynı zamanda bir eğitimci, terbiyeci. Araştırmalarım onu ortaya çıkarttı.

Günümüz şu an bilgi çağı olduğundan dolayı, İslam toplumlarında, inananlarda şöyle bir durum da meydana geliyor: Bilgi çağı, bilgiye çok kolay ulaşılabiliyor ve sanki işler daha kolay olacak. Böyle bir kanaat hâsıl oldu ama şu anda içinde bulunmuş olduğumuz durum gösterdi ki bir rol model olmadan, esasında Hazreti Şems ve Hazreti Mevlânâ arasındaki ilişkide olduğu gibi bir rol model olmadan, kalbe o ateş düşmeden bu işin ahlak boyutu gerçekleşmeyecek. Bu konuda ne söylemek istersiniz?

Hazretten bir örnek verelim. Mevlânâ Hazretleri diyor ki: “Göz özü değiştirir, kulak huyu değiştirir.” Bunu ilk okuduğumda âdeta çarpıldım. Bakıyoruz, bugün gerçekten bütün öğrenim yolları, öğretim metotları gözle olan şeyler, çok tesirli. Göz dediğimiz şey mesela medya, medya dediğimiz şey diziler, filmler, televizyon, internet, cep telefonu, gazete. İnsanlar gözle seyrede seyrede değişim oluyor. Bu dizilerin, filmlerin, tiyatronun çok büyük etkisi var, toplumsal yapının değişmesinde. Hâlâ biz dünya Müslümanları olarak bunun farkında değiliz, hâlâ bu alanlara yatırım yapmıyoruz. Çok önemli yatırım yapılacak alanlar bunlar.

“Yeni şeyler söylemek lazım cancağızım.”

“Dün dünde kaldı cancağızım, yeni şeyler söylemek lazım.” diyerek Mevlânâ, ilerlemeyi, gelişmeyi, değişmeyi de öngörmüştür.