Mazeret İnsanın Kendisine Söylediği En Büyük Yalandır / Dr. Şaban Kızıldağ
‘Mazeret Yok’ eğitiminizin çıkış noktası neydi?
Hazreti Ali’nin bir sözü: “Mazeret, insanın kendisine söylediği en büyük yalandır.” Bu sözü duyduğum anda içimde bu konuda bir şeyler yapma sorumluluğunu hissettim. Çünkü beni derinden etkilemişti. Hepimiz biliriz ki mazeret bizim en önemli toplumsal yaralarımızdan biridir. Bireysel konularda da toplumsal meselelerde de mazeret üretme konusunda son derece başarılı olduğumuz aşikâr. Çıkış noktası Hz. Ali’nin bir sözü olan “Mazeret Yok” eğitimleri, işte bu başarının bir ürünü!
İnsanların günlük yaşamda sık sık başvurduğu ve toplumsal bir alışkanlık halini alan ‘Mazeret’, özellikle iş hayatını olumsuz etkiliyor. İş hayatında yöneticiler, kalifiye eleman bulamamayı ve bulduklarında da aynı dili konuşamamayı başarısızlığın mazereti olarak gösteriyor. Çalışanların en önemli mazereti ise, maaşların yetersizliği ve her anlamda ‘daha fazlasını’ hak ettiklerini düşünmeleri. Başarısız çalışanların büyük bölümü, yanlış yerde ya da yanlış pozisyonda olduklarını, aslında daha iyi yerlerde çalışmaları gerektiğini düşünüyor. Aslında, yöneticiler için de çalışanlar için de temel sorun ‘mazeret üretme’ alışkanlığı. Bu, durumu iyice çözümsüz hale getiriyor. Elbette etkenler arasında, yanlış pozisyonlarda yanlış insanların çalıştırılması, sorumluluk ve yetki konusundaki kavram kargaşası gibi konular da var. Ama filmin adı ‘her şeye rağmen’ ve başrolde hep ‘mazeretler’ var.
Gençlerden büyük ilgi görüyorsunuz. Sizce bunun nedeni ne?
Gerçekten de eğitimlerimize geçlerin ilgisi çok fazla. Çünkü gençler, farkındalıklarını artırmak için elinden geleni yapıyor. Eksiklerin farkına varmakta daha başarılılar. Çünkü kompleksleri daha az ve henüz profesyonel hayatın başında oldukları için yeniliğe, değişime daha açıklar. Ön sıralarda her zaman onlar var. Kimi üniversiteden öğrencilerim, kimi beni bir şekilde duymuş olan genç arkadaşlar bunlar. Ayrıca aynı sıralarda, iş hayatında daha fazla başarı kazanmayı düşleyenler ve kariyerine yön vermeyi planlayanlar oluyor genellikle. Salondakilerin ortak özellikleri, hayatının gidişatından memnun olmayan ve yaşama karşı yeni bir bakış açısı kazanmak isteyen insanlar olmaları. Eğitimin sürekliliğine inanan insanlar bunlar. Öğrenmenin bitmeyen bir eylem olduğunu biliyorlar. Kendini bilmenin, en değerli meziyet olduğunun farkındalar... Ve bence bu, her kapıyı açan bir anahtar. Bu, yeniçağın en önemli vizyonu! Bizim tüm eğitimlerimiz, eğlenceli bir gösteri tadında geçiyor. İnsanlar iki saat boyunca hem kahkahalar atıyor hem öğreniyor hem kendileriyle yeniden tanışıyor. Bu özeliği ile “Mazeret Yok”, Türkiye’de benzeri olmayan bir eğitim. Eğlenmek ve öğrenmenin bu denli iç içe olduğu bir başka model yok!
HAYATIMIZ EZBERLERLE DOLU
Yolun başındayken 1 milyon kişiye ulaşmayı bekliyor muydunuz?
Eğitime hepimizin ihtiyacı var. Eğitim okulda biten bir eylem gibi algılanıyor ülkemizde. Kitap okuyan insana, ‘Ne o, âlim mi olacaksın?’ diye sorulabiliyor. Kediyi bile öldüren merakın, insanın başına sorundan başka bir şey getirmeyeceğine inanılıyor. Bir seminere ya da herhangi bir eğitime katılan insanla ‘Öğrenciliğini mi özledin?’ diyerek dalga geçilebiliyor. Çok güldüğümüzde, başımıza kötü bir şey geleceği korkusu duyuluyor. Hobi sahibi olmak için, emeklilik yılları bekleniyor. Günler hep yarına endeksli yaşanıyor. Hayat hep zannetmeler ve ertelemeler üzerine kuruluyor. Başkasının ne düşüneceği, her zaman her şeyden daha önemli oluyor. Hayatımız sahiden çok sayıda ezberle dolu. Bu nedenle, doğrusunu isterseniz sonucun şaşırtıcı olduğunu söyleyebilirim. Bu, umut veren bir durum. Kabukların kırıldığını gösteren bir sonuç…
ÖĞRENMENİN BİTTİĞİ YERDE CAHİLLİK BAŞLAR
Gerçekten de ‘öğrenmek öğrenilir’ mi?
Kesinlikle öyle. Bireysel ve toplumsal gelişim için, öğrenmeyi sürekli kılmak zorundayız. Bunun yolu da “öğrenmeyi öğrenmek” ama bir şartı var. İnsan önce kendisini tanıyacak, yaşadığı toplumu tanıyacak ve sürekliliğin önemini bilecek. Süreklilik olmadıkça, yenilenme yaşanmadıkça her şey eskiyor. Elbette eskimeyen şeyler de var ama biz iş hayatından, ticaretten, bilimden, toplumdan ve insandan bahsediyorsak “yeni olanın” peşinden gitmek zorundayız. Öğrenmek ve yenilik zaten hep iç içe. Cahilliğin, öğrenme eyleminin bittiği yerde başladığını unutmamak gerekiyor. Hedeflerimize ulaşmak için beklemek yerine harekete geçmeliyiz. Eğitim çalışmalarımın içeriği çok zengin. Ama benim için en önemlisi, eğitim sonunda katılımcılar tarafından söylenen söz: “Sizinle, hayata başka bir açıdan da bakmanın mümkün olduğunu hatırladım.” Bu ne denli doğru bir iş yaptığımızı ortaya koyuyor.
TOPLUM ÖNÜNDE KONUŞMA KORKUSU
İnsanların toplumun önüne çıkıp konuşamamasını nasıl yorumluyorsunuz?
Topluluk karşısında konuşmanın ölüm korkusundan sonra ikinci sırada geldiği bir ülkede yaşıyoruz. Millet olarak çok konuşan, spordan politikaya, sağlıktan mimarlığa kadar her alanda hemen hepimizin uzman kesildiği, attı mı mangalda kül bırakmayan, muhabbet etmeyi yani saatlerce havadan sudan konuşmayı çok seven bir toplumuz. Anlamadığımız hastalık, bilmediğimiz iş, çözemeyeceğimiz hükümet meselesi, ekran başında verdiğimiz taktiklerle yenemeyeceğimiz takım yok. Buna rağmen, özellikle topluluk karşısında konuşmaya çok fazla önem vermeyen, kurallı, denetimli, hazırlıklı, altyapı isteyen, bilimsel, sosyal temel gerektiren konuşmalar yapmaya bizi yönlendiren bir toplum geleneğinden geldiğimizi söylemek oldukça zor. Hatırlayın bir, evde büyükler konuşur, biz de dinlerdik, uzun uzun dinlerdik; çünkü boyumuza bakmadan konuşmanın uygun olmadığı terbiyesiyle büyüdük, büyütüldük. Okula gittik, öğretmenlerimiz anlattı, biz uzun uzun dinledik yine. Okulda da konuşmadık çünkü yanlış bir şeyler söylemekten korkuyorduk. Bu hayatımızı kâbusa çevirebilirdi. Askerde, okulda, evlendikten sonra evimizde, işyerimizde, kısacası neredeyse hiçbir yerde, konuşmamız için gereken zemin oluşmadı, oluşturulmadı.
KAÇ BEN VAR BENDEN İÇERİ?
Cümlelerimiz neden “Ben aslında şöyleyim…” diye başlıyor? Kendimiz olmamıza engel ne? Bu durumu nasıl aşarız?
Biz çocukluğumuzdan beri, yani bütün hayatımızda, hep iki tane “ben”le yaşadık. Birinci ben, ben olan ben; diğeri de başkalarının istediği “ben”, öyle değil mi? Annemizin istediği “ben”, babamızın istediği “ben”, öğretmenimizin istediği “ben”, komşuların istediği “ben”, arkadaşlarımızın istediği “ben”, eşimizin istediği “ben”, patronumuzun istediği “ben”... Biz çocukluğumuzdan beri hep bu çelişkiyle yaşadık. Bu nedenle kendimiz olmak konusunda sıkıntılar yaşıyoruz. Çünkü o sayısız “ben” kafamızı karıştırıyor ister istemez...
Bunun için insanlara, kendi gerçek “ben”lerini bulmaları için çağrıda bulunuyorum. İlk adım, ezberlerden uzaklaşmak. Engel sandığımız pek çok şeyin kendi kurgumuz olduğunun farkına varmak. Eğitim için, değişim için, gelişim için mazeret yok, diyorum. İnsanları hatırlamaya davet ediyorum. Çünkü bunların pek çoğu aslında bilip de unuttuğumuz şeyler. Bazıları daha en baştan yanlış öğrendiğimiz bilgiler. Bazılarıysa işimize gelmediği için görmezden geldiğimiz durumlar. Özetle, insanları, kendi gerçeklerini görmeleri için zorluyorum. Kendimiz olamadığımız sürece, ne istediğimizi bilmediğimiz sürece, “…mış gibi” yapmaya devam ettiğimiz sürece ve çocuk olmaktan vazgeçtiğimiz sürece hiçbir şeyi hakkıyla yaşayamayacağımızı anlatıyorum. Zaten içlerinde var olan yeni yolları keşfetmeleri için onlara yardımcı oluyor, hayatlarındaki çıkmazlara yeni kapılar açıyorum. Gerçekten de yolunuzu düzeltir, geçtiğiniz yolu da seçtiğiniz yolu da doğru belirlerseniz ve zihninizde doğru kapılar açarsanız, doğru evrenlere ulaşırsınız. O yollar sizi dilediğiniz yere götürür, o kapılar sizi dilediğiniz bilgiye ulaştırır. Yeter ki öğrenmekten vazgeçmeyin. Yeter ki isteyin. Yeter ki inanın... Ve asla unutmayın, bilgi her yerde ve herkes için...
ÇÖZÜM: KENDİMİZLE VE ÇEVREMİZLE YENİDEN İLETİŞİM KURMAK
İnsanlar birbirine selam vermeye çekiniyor, bir şeyler sormaya çekiniyor? Hiçbirimizin hiçbir şeye zamanı yetmiyor? Birbirimizi arayıp soramıyoruz, arkadaşlarımızın ziyaretlerine gidemiyoruz... Bunları nasıl yorumluyorsunuz?
Modern dünyanın insanları olarak, kalabalıkların içerisinde yalnız insanlarız. Arabesk bir deyimle ifade edersek hepimiz “Yalnızlar’ı yaşıyoruz.” Her gün aynı saatte, çoğunlukla da kör karanlıkta kalkıyoruz yataklarımızdan. Her gün aynı saatte biniyoruz otomobillere, otobüslere, vapurlara, trenlere, metrolara ve her gün hemen hemen aynı saatte aynı yorgunlukla, daha güne başlarken omuzlarımıza çöken o stresli yorgunlukla geliyoruz işyerimize. Masamıza oturduğumuzda, tezgâhımızın başına geçtiğimizde çoktan yorulmuş oluyoruz. Her gün benzer işleri yapıyoruz, benzer insanlarla görüşüyoruz. Birçoğumuz yoğun bir telefon trafiği yaşıyor. Ekmeğinin peşindeki her emekçi gibi ister masa başında ister sokakta ister tarlada olsun akşama kadar bir koşuşturmacadır gidiyor. İş dışında birbirimizle şöyle bir içten, sevgi dolu konuşmadan, konuşamadan, bırakın yanımızdakini, en yakınımız olan kendimizle, kendi yüzümüzle bile selamlaşamadan, halleşemeden, söyleşemeden akşam oluyor. Aynı şekilde evlerimize dönüyoruz. Aynı şekilde, sus pus, gergin, gürültüler içinde ve mutlaka yine yorgun. Birbirimize, kendimize, dünyaya, hayallerimize, duygularımıza o kadar yabancıyız ki… O kadar dinlemiyoruz ki, başta kendimiz olmak üzere kimseyi… O kadar ketumuz ki herkese… Bizi sonunda psikiyatrlar dinliyor, biz de psikologların tavsiyelerini dinliyoruz.
Peki, çözümü yok mu bunun? Var... Elbette var... Çözüm, kendimizle ve çevremizle yeniden iletişim kurmak... Ve bu zannettiğimiz kadar zor değil...
HOŞÇA BAK ZATINA, KİM ZÜBDEİ ALEMSİN SEN...
Modern zaman dediğimiz şu zamanlarda insanların birbirlerini anlamaları birlik olmaları için neler gerekli?
“Hoşça bak zatına, kim zübdei âlemsin sen…” diyor şair.
Yani “Kâinatın özüsün, özetisin, çekirdeğisin, kâinatın gözbebeğisin sen...”
Ve bunun için de hoşça bak zatına, kendi değerini bil, kendini küçümseme, hor görme, diyor.
Ama bazıları bunu nasıl anlıyor? “Bir tek sen böylesin, sadece sen varsın, yalnızca sen değerlisin, senden başka gözbebeği yok kâinatın” biçiminde, öyle değil mi?
İşte mesele de orada başlıyor.
Ben ve biz kavramlarına nasıl baktığımız çok önemli... Kendimizi dünyanın merkezi sanma halinden uzaklaşmak ve sadece tüketen insanlar olmaktan çıkmamız gerek. Yaşadığımız çevreyi önemsememiz, onun bir parçası olduğumuzu anlamamız gerek. Topluma ve kendine saygının ne demek olduğunu yeniden hatırlamamız gerek.
Ve sonra da ilişkilerimizi doğru kurmamız, iletişim sanatının inceliklerini iyi öğrenmemiz gerek... Mesela söylediklerimiz ya da söylemediklerimiz kadar önemli olan bir başka konu daha var: yüzümüz, beden dilimiz. Hiç kuşku yok ki “hepimizin yüreği Mevlana, Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Veli”. Fakat servis beton! Servis kaba, servis katı, yüzler asık, karanlık… İnsan, insana öyle bakar mı? Bakmalı mı? Duygularımızı, düşüncelerimizi yansıtırken, servis yaparken yani, gerçekten gözlerimizde, yüzümüzde problem yaşıyoruz. Yüreğimizde hissettiklerimizi yüzümüze yansıtamıyoruz. Oysa gerçekten insanca olan, insanın, yüreğini yüzüne yansıtmasıdır. Eğer insan yüzünü doğru kullanamazsa, karşısındaki insanın onun yüreğini tahmin edebilmesi mümkün değildir. Bunu yüzünüze yansıtamazsanız, muhatabınız iç yüzünüzü anlayabilmekte zorlanabilir. O bakımdan, insanın öncelikle kendisini tanıması gerekir. Bu çok önemlidir. Kendisiyle ilgili sorunları olmaması gerekir insanın.
Duygusal zekânın önemi ne? İlişkilere etkisi ne?
EQ (Emotional Qualification) duygusal yetkinlik anlamına geliyor. İletişim yeteneğini güçlendiren EQ, özellikle yöneticilerin iş hayatındaki tüm muhataplarla empati kurmasına olanak sağlıyor ve ihtiyaçları doğru anlamak, başarıyı garantiliyor. EQ, çalışanlar için de önemli elbette... Ve toplumun her ferdi için, sosyal ilişkilerin sağlıklı olması için çok gerekli. EQ eksikliği, büyük iletişim kazalarını beraberinde getiriyor... Birbirini anlamakta zorluk çeken insanların ortak sorunu olarak gösterebiliriz bunu. Geliştirilebilir mi? Evet... Nasıl? Eğitimle...
Peki, “Sosyal Zekâ” nedir?
EQ kadar önemli bir başka konu da SQ’dur, yani sosyal zekâ. SQ (Social Qualification) günümüz şirketlerinde sıkça uygulanan CRM’in (Müşteri İlişkileri Yönetimi) bireysel boyutunu temsil eder. CRM’in hayata aktarılan uygulaması olan SQ, yöneten kişinin sosyal çevresiyle kurduğu bağları simgeliyor. Bunu da EQ gibi çift taraflı düşünmek gerek. Yani yöneticiler kadar çalışanlar için de gerekli bir yeti.
Ahlaki zekâ nedir? Olmazsa ne gibi eksikler olur?
İş hayatının olmazsa olmazı için MQ (Moral Qualification) kodunu kullanıyoruz. Bir yöneticinin ahlak zekâsının başarısını doğrudan etkilediğini savunan MQ, dürüst olmayan kurumların başarı şansının olmadığını söylüyor ve şeffaflığın önemine dikkat çekiyor.
Hayat kalitesi zekâsı nedir?
İyi bir yöneticinin hayat kalitesine çok dikkat etmek zorunda olduğu LQ (Life Qualifation) ile özetleniyor. LQ; ruhsal-duygusal-fiziksel-sosyal ve zihinsel alanda dengeli yaşam anlamına geliyor. Bu dört unsurdan birinin eksik olması, başarıyı ciddi oranda düşürüyor.
Profesyonel zekâ ne peki? Hangi alanlara girer?
Profesyonel zekâ; yani PQ (Professional Qualification), çalışan yetkinliğini doğru ölçme ve sınıflandırma temeline dayanıyor. Yöneticiler için son derece önemli bir konu bu. Özellikle de aile şirketleri için. Kuruluşların üretkenliğini artıran PQ, aile şirketlerinde sosyal bağlar nedeniyle kritik pozisyonlara yanlış kişilerin yerleştirilmesine izin vermiyor. Daha sayısız yararı var elbette... Ancak hepsini burada sıralamak mümkün değil.
Bu konular, gösteri tadında bir eğitim olan “Mazeret Yok” adlı çalışmamızın dışında tuttuğumuz, kurumsal eğitimlerde işlediğimiz alanlar. “PQ ile Yönetme Rehberi” adıyla tek başlıkta topladığımız bu eğitimde, çoklu zekâ kavramını ele alıyoruz. Bir kurumun başındaki yöneticinin sahip olması gereken özellikleri oluşturan PQ, uzun soluklu ve istikrarlı ticari yaşamın en önemli göstergelerinden biri. Burada, entegre iletişim faaliyetlerinin bütününü oluşturan bir kavram olan marka zekâsından da (Brand Quotient – BQ) bahsediyoruz. İşletmelerin üretmiş olduklarını ürün ve hizmetleri nasıl konumlandırmaları gerektiği konusunda yol haritası niteliği taşıyan bir konu bu. Kurumsal platformlar için hazırladığımız, iş dünyasının profesyonellerine verdiğimiz eğitimlerden bir diğerinin üst başlığı da 5K 1N. Burada da “Bütünü kaliteli görmek ve kaliteli yönetmek” anlatılıyor. Yani öğrenilecek sınırsız konu ve öğrenmenin sayısız biçimi var. Yeter ki öğrenmek isteyen olsun!
